Türkiye’de son dönemde “yeni çözüm süreci”, “çerçeve yasa” ve Kürt meselesi ekseninde yürütülen tartışmalar, aslında çok daha derin bir soruyu gündeme getiriyor: Devlet, nasıl bir gelecek tasarlıyor? Siyaset arenası ve kamuoyu ekseriyetle “Kürtler bu süreçten ne kazanacak, örgüte taviz mi veriliyor?” sorusuna sıkışmış durumda. Fakat bu odaklanma büyük resmi gözden kaçırmaktadır; asıl çözülmesi gereken muamma, devletin hangi jeopolitik mimariyi kurmaya çalıştığıdır.
Yaşanan gelişmeleri yalnızca terörün sona erdirilmesine yönelik lokal bir hamle veya klasik bir “Kürt açılımı” olarak nitelendirmek eksik bir okuma olacaktır. Ortada sadece iç siyaseti ilgilendiren bir mesele yoktur. Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politika, Osmanlı hinterlandına yapılan sürekli göndermeler, Suriye ve Irak’taki askerî varlık, Kafkasya’dan Afrika’ya uzanan nüfuz arayışı aynı bütünsel stratejinin parçalarıdır. Bu stratejiyi belirleyen yalnızca tarihsel hafıza değildir; değişen küresel jeoekonomidir. Dünyada rekabet artık yalnızca sınırlar üzerinden değil, enerji koridorları, ticaret yolları ve lojistik ağlar üzerinden yürümektedir. Azerbaycan gazını Avrupa’ya taşıyan TANAP, Irak-Türkiye enerji hattı, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon rezervleri ve Basra Körfezi’nden Avrupa’ya uzanan güzergâhlar Türkiye’yi sıradan bir transit ülke olmaktan çıkarıp jeopolitik bir kavşağa dönüştürmektedir. Aynı dönemde Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi ile Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) gibi projeler Avrasya’nın ticaret haritasını yeniden şekillendirmektedir. Böyle bir tabloda Ankara’nın çevresindeki kriz alanlarına yalnızca güvenlik perspektifiyle değil, küresel ticaret ve enerji rekabetinin bir parçası olarak yaklaşması şaşırtıcı değildir. Hedef; klasik anlamda sınırlarını koruyan katı bir ulus devletten ziyade, çevresini şekillendiren, hinterlandına hükmeden bölgesel bir güç yapısı oluşturmaktır.
Böyle makro bir hedefin doğal sonucu ise ulus devlet anlayışının geleneksel katılıklarını ister istemez esnetmek ve yumuşatmak olacaktır. Çünkü bölgesel ölçekte etki kurmaya ve küresel aktör olmaya çalışan hiçbir devlet, yalnızca tek bir homojen ulusal kimlik üzerinden geniş bir coğrafyayı yönetemez. İmparatorluk mantığı ile ulus devlet mantığı, en sert ve tavizsiz biçimleriyle aynı anda bir arada yaşayamaz. Etki alanı genişledikçe devlet, hinterlandındaki farklı unsurları ve kimlikleri kendi sistemine entegre edecek, onları merkeze bağlayacak yeni yönetsel yöntemler geliştirmek zorunda kalır. Nitekim Roma İmparatorluğu’nun “Pax Romana” (Roma Barışı) adına eyaletlerdeki yerel halklara Roma vatandaşlığı hakkı vermesi veya Osmanlı’nın fethedilen topraklardaki gayrimüslim tebaayı sisteme sadakatle bağlamak için uyguladığı istimâlet politikası, tarihsel olarak genişleyen her büyük gücün homojen yapıdan vazgeçmek zorunda kaldığının en açık kanıtıdır.
Bu çerçevede, yürütülen süreç salt bir “barış” ya da “Kürtlerin anayasal statü kazanması” ekseninde değerlendirilemez. Öncelikle şu gerçeği teslim etmek gerekir: Yıllar süren mücadeleden sonra askerî anlamda kesin bir üstünlük sağlayan, geçmişe kıyasla çok daha avantajlı bir konuma geldiğini düşünen ve kendisini haklı olarak kazanan taraf olarak gören bir devletin, tamamen baskı altına aldığı bir yapıya durduk yere toprak, özerklik ya da federasyon temelinde egemenlik paylaşımı teklif etmesi siyasetin olağan akışıyla bağdaşmaz. Masaya oturulmasının veya diyalog geliştirilmesinin nedeni bir mağlubiyet ya da geri adım değil; değişen jeopolitik ihtiyaçlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısından vazgeçmesini beklemek devlet aklı açısından gerçekçi değildir. Dolayısıyla ortada Kürt tarafının anayasal ya da idari bir statü kazandığı bir tablo yoktur.
Peki o halde taraflar neden bu zemine yaklaşıyor ve masaya sürülen “Çerçeve Yasa” taslak metnindeki “mutlak silahsızlanma” ön koşuluna rağmen süreç ilerleyebiliyor?
Çünkü jeopolitik analistlerin ve saha uzmanlarının da sıklıkla vurguladığı üzere, kağıt üzerindeki yasal metinler ile sahadaki küresel ve yapısal gerçekler arasında fark vardır. Bugün Suriye ve Irak denkleminde, ABD desteğiyle Fırat’ın doğusunu kontrol eden YPG/SDG gibi devasa bir silahlı ve idari gerçeklik varken, bu yapının Ankara’daki bir yasal mevzuata bakarak varlığını tamamen tasfiye etmesini beklemek rasyonel değildir. Üstelik yasanın; kasten öldürme suçuna karışan Kandil’i ve 2005 öncesi ceza alan kemik kadroyu hukuki güvence ve af kapsamı dışında bırakması, örgütün komuta kademesinin alt tabana samimi bir “silah bırakma” talimatı vermesinin önündeki en büyük psikolojik ve lojistik engeldir. ABD, Rusya ve İran gibi küresel aktörlerin bu silahlı yapıyı kendi Ortadoğu stratejilerinde birer kart olarak tuttuğu küresel bir satrançta, yerel bir yasal mevzuatla mutlak bir silahsızlanma sağlanamayacağını devlet aklı da bilmektedir.
Dolayısıyla birçok stratejik rapora da yansıyan genel kanaate göre, buradaki asıl motivasyon mutlak bir imha veya silahsızlanma değil, tıpkı Britanya İmparatorluğu’nun Hindistan sınırlarında kullandığı “tampon emirlikler” veya Osmanlı’nın doğu sınırlarını Safevi tehdidine karşı korumak adına Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi döneminde Kürt beylikleriyle geliştirdiği özel idari/askerî ittifak modeli gibi jeopolitik bir esneklik modelini çağrıştırmaktadır. Devletin sınır ötesindeki bu silahlı unsurları tamamen yok etmek yerine, onları yeni bölgesel denklemde Ankara’nın çıkarlarına hizmet eden, sınır muhafızı veya tampon güç işlevi gören yapısal bir enstrümana dönüştürmeyi amaçladığını söylemek yanlış bir okuma olmaz. Kürt siyaseti ise bu küresel fırtınada soyut anayasal statüler peşinde koşmak yerine, Suriye ve Irak’taki bu büyük jeopolitik tasarım içinde kendi fiili, siyasi ve hukuki varlığını güvence altına almayı daha gerçekçi bir hedef olarak görmektedir. Bu hamleyle devlet; enerji koridorlarında söz sahibi olmayı, petrol, doğal gaz ve ticaret yolları üzerinde hegemonya kurarak uluslararası pazarlıklarda büyük güçlerin baskılarına karşı daha dirençli hale gelmeyi amaçlamaktadır. Bu, küçümsenecek bir kazanç değildir.
Ancak bu devasa jeopolitik denklemin tam merkezinde, ıskalanmaması gereken hayati bir soru işareti duruyor: Türkiye bölgesel nüfuzunu genişletip küresel pazarlıklarda elini güçlendirse bile, bu stratejik başarı doğrudan sıradan vatandaşın hayat kalitesine, özgürlüğüne ve ekonomik refahına yansıyacak mı? Zira devlet aygıtının büyümesi ve güçlenmesi ile bireyin zenginleşip özgürleşmesi aynı şey değildir.
Dünya tarihi, zengin kaynaklara ve geniş etki alanlarına sahip olmak ile o zenginliği topluma adil, şeffaf biçimde dağıtmanın tamamen farklı şeyler olduğunu gösteren örneklerle doludur. İspanyol İmparatorluğu’nun 16. yüzyılda Güney Amerika’dan tonlarca altın ve gümüş getirerek dünyanın en zengin devleti haline gelmesine rağmen, bu zenginliği üretime ve adil bir sisteme dönüştüremeyip büyük bir enflasyon kriziyle halkını yoksulluğa mahkûm etmesi bu durumun en çarpıcı örneğidir. Benzer şekilde Osmanlı’nın duraklama döneminde tımar sisteminin bozulmasıyla merkezin gücü artarken, taşradaki tebaanın üzerindeki vergi yükünün ağırlaşması ve Celali İsyanları gibi toplumsal patlamaların yaşanması da gücün halka refah getiremediğinin tarihsel tescilidir. Bugün bile hukuk, liyakat, şeffaflık ve denetim konusunda ciddi krizler yaşayan bir idari yapının, etki alanı genişledikçe daha demokratik ve hesap verebilir hale geleceğini düşünmek saflık olur. Aksine, denetimin ve hukukun zayıfladığı ülkelerde büyüyen devlet; büyüyen bir refah değil, aksine büyüyen bir bürokrasi, ağırlaşan bir baskı aygıtı ve derinleşen bir eşitsizlik üretir.
Mesele, Kürtlerin kazanıp kazanmadığı değil; devletin nasıl bir modele dönüştüğüdür. Bölgesel nüfuzunu artıran bir Türkiye, aynı zamanda hukukunu güçlendiren, kurumlarını sağlamlaştıran ve vatandaşına daha fazla refah üreten bir cumhuriyet mi olacak; yoksa jeopolitik iddiaları büyüdükçe içeride denetimi zayıflayan, bürokrasisi ağırlaşan ve toplumsal maliyeti vatandaşına yükleyen bir devlete mi dönüşecek?
Tarih bize şunu öğretiyor: Büyük devlet olmak ile büyük toplum olmak aynı şey değildir. Roma’nın, İspanya’nın ve Osmanlı’nın hikâyeleri, jeopolitik gücün tek başına refah üretmediğini; güçlü kurumlar, hukuk ve adil paylaşım olmadığında imparatorlukların ihtişamının çoğu zaman halkın omuzlarına yük olduğunu gösteriyor.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru, Türkiye’nin bölgesel güç olup olmayacağı değildir. Asıl soru şudur: Kurulmakta olan bu yeni jeopolitik denklemde güç, devletin elinde mi yoğunlaşacak; yoksa vatandaşın özgürlüğüne, refahına ve hukukuna da aynı ölçüde yansıyacak mı? Çünkü bir devletin gerçek büyüklüğü, etki alanının genişliğiyle değil; kendi insanına sunduğu adalet, özgürlük ve yaşam kalitesiyle ölçülür.
