HALKWEBYazarlarGELECEĞİMİZ CESARETİMİZ KADAR GÜZEL OLACAK!

GELECEĞİMİZ CESARETİMİZ KADAR GÜZEL OLACAK!

Siyasetin en büyük hastalığı, ilkesizlik değilmiş gibi davranılan korkaklıktır.

Herkes demokrasi diyor, herkes değişim diyor, herkes halk diyor, herkes adalet diyor.

Ama sıra bedel ödemeye geldiğinde ortalık bir anda sessizleşiyor.

Çünkü bu ülkede siyasetin önemli bir bölümü artık ilkeler üzerinden değil, pozisyonlar üzerinden yapılıyor.

Kim iktidarda?

Kim güçlü?

Kim kimi destekliyor?

Kim yarın hangi koltuğa oturacak?

Kim kimin listesine girecek?

Kim kimin yanında fotoğraf verecek?

Kim kime selam verirse önünün açılacağını düşünüyor?

Siyaset böyle yapılmaz.

Bu, siyaset değil; koltuk mühendisliğidir.

Ve artık şu gerçeği yüksek sesle söylemenin zamanı geldi:

Siyasette en pahalı şey yanlış karar değildir. Yanlış olduğunu bile bile susmaktır.

Çünkü yanlış yapan bir insan hata yapabilir.

Ama yanlışı görüp susan, çıkarı için alkışlayan, makamı için eğilen insan artık yalnızca seyirci değildir.

O yanlışın ortağıdır.

Bugün siyasette en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak budur:

Ortaklıktan değil, sorumluluktan korkmayan insanlar.

Dün başka konuşup bugün başka konuşanlardan siyasetçi olmaz.

Dün eleştirdiği kişiye bugün makam uğruna methiyeler düzenlerden güvenilir siyasetçi olmaz.

Dün “örgüt iradesi” deyip bugün üç kişinin kararını örgütün iradesi diye pazarlayanlardan demokrat olmaz.

Dün “değişim” deyip koltuğunu korumak için eski düzenin bütün alışkanlıklarını sürdürenlerden değişimci olmaz.

Siyasetin adı değişir, sloganları değişir, afişleri değişir, yüzleri değişir.

Ama zihniyet değişmiyorsa hiçbir şey değişmez.

Koltuk değişir, düzen değişmez.

İşte Türkiye siyasetinin temel problemi budur.

Biz yıllardır kişileri tartışıyoruz.

Oysa asıl tartışmamız gereken sistemin kendisi.

Neden siyasetçi hesap vermiyor?

Neden başarısız olan istifa etmiyor?

Neden yanlış karar alan sorumluluk üstlenmiyor?

Neden örgütler birkaç kişinin iradesine terk ediliyor?

Neden liyakat yerine yakınlık tercih ediliyor?

Neden eleştiri düşmanlık sayılıyor?

Neden soru soran hain, itiraz eden problemli, susan ise “uyumlu” kabul ediliyor?

Bütün bunların cevabı aslında çok basit:

Çünkü korku, siyaseti teslim almış durumda.

İnsanlar makamını kaybetmekten korkuyor.

İnsanlar ilişkilerini kaybetmekten korkuyor.

İnsanlar bir daha aday gösterilmemekten korkuyor.

İnsanlar dışlanmaktan korkuyor.

İnsanlar “acaba benim hakkımda ne derler?” diye düşünüyor.

Sonra da dönüp adına demokrasi diyorlar.

Hayır!

Bunun adı demokrasi değil.

Bunun adı siyasi konformizmdir.

Ve konformizm büyüdükçe siyaset çürür.

Siyaset çürüdükçe örgütler zayıflar.

Örgütler zayıfladıkça halk siyasetten uzaklaşır.

Halk uzaklaştıkça siyaset, halkın sorunlarını çözmek yerine kendi içindeki iktidar kavgasına dönüşür.

Sonra da seçim geldiğinde herkes şaşırır:

“Vatandaş neden bize güvenmiyor?”

Çünkü vatandaş aptal değil!

Kimin samimi, kimin hesapçı olduğunu görüyor.

Kimin halk için konuştuğunu, kimin kendi geleceğini garanti altına almaya çalıştığını görüyor.

Kimin meydanda başka, kapalı kapılar ardında başka konuştuğunu görüyor.

Ve günü geldiğinde sandıkta bunun hesabını soruyor.

Siyasetçinin en büyük yanılgısı, halkın hiçbir şeyi görmediğini sanmasıdır.

Halk görüyor.

Sadece her gördüğüne anında tepki vermiyor.

Bazen susuyor.

Bazen izliyor.

Bazen bekliyor.

Ama unutuyor sanmayın.

Bugün siyasetin ihtiyacı yeni sloganlardan önce yeni bir siyasi ahlaktır.

Söylediğinin arkasında durmak…

Yanlış yaptığında özür dilemek…

Başarısız olduğunda koltuğa yapışmamak…

Eleştiriyi düşmanlık olarak görmemek…

Dostunu da gerektiğinde uyarmak…

Rakibini de haklı olduğu yerde teslim etmek…

Ve en önemlisi;

kişisel çıkarı siyasi ilkenin önüne koymamak.

Çünkü siyaset, insanın kendisini büyütme aracı değildir.

Siyaset, topluma hizmet etme sorumluluğudur.

Bir makama geldiğinizde büyüyen egonuz değil, sorumluluğunuz olmalıdır.

Bir koltuğa oturduğunuzda çevrenizdeki dalkavukların sayısı değil, size doğruları söyleyen insanların sayısı önemlidir.

Çünkü etrafınızda yalnızca sizi alkışlayanlar varsa, artık siyaset yapmıyorsunuz demektir.

Kendinize taraftar toplamışsınızdır.

Siyasetçinin etrafında dalkavuk değil, gerektiğinde “yanlış yapıyorsun” diyebilecek insanlar bulunmalıdır.

Ve artık şu ezberden de kurtulmak zorundayız:

“Bizim adamımız.”

“Bizim ekip.”

“Bizim genel başkan.”

“Bizim belediye başkanı.”

“Bizim milletvekili.”

Hayır!

Kimse babasının malı değil.

Partiler kişilerin mülkü değildir.

Örgütler kişilerin özel şirketi değildir.

Kamu makamları siyasi ganimet değildir.

Milletvekilliği kişisel kariyer basamağı değildir.

Belediye başkanlığı aile şirketi hiç değildir.

Siyasi parti yöneticiliği de ömür boyu tapulu koltuk değildir.

Bunların tamamı emanettir.

Ve emanetin sahibi millettir.

Bugün birilerinin hoşuna gitmeyebilir.

Birileri kızabilir.

Birileri “fazla sert” diyebilir.

Birileri “neden şimdi söylüyor?” diye sorabilir.

Sorsunlar.

Çünkü siyaset, herkesin hoşuna giden cümleleri kurma sanatı değildir.

Bazen doğruyu söylemek, yalnız kalmayı göze almaktır.

Bazen arkadaşınızı kaybetmeyi göze almaktır.

Bazen makamı kaybetmeyi göze almaktır.

Bazen önünüzün kapanacağını bile bile yürümektir.

İşte siyasi karakter tam burada ortaya çıkar.

Herkes cesur görünürken cesur olmak kolaydır.

Asıl cesaret, herkes susarken konuşabilmektir.

Herkes eğilirken dik durabilmektir.

Herkes menfaat hesabı yaparken “Benim ölçüm bu değil” diyebilmektir.

Ve gerektiğinde kendi tarafına da itiraz edebilmektir.

Ben siyasette artık “kimin adamı?” sorusunun sorulmasını istemiyorum.

“Neyi savunuyor?” diye sorulsun.

“Kimin yanında?” değil;

“Hangi ilkenin yanında?”

“Kimden talimat aldı?” değil;

“Vicdanı ne söylüyor?”

“Koltuğu garanti mi?” değil;

“Hesap vermeye hazır mı?”

İşte siyaseti yeniden ayağa kaldıracak olan soru budur.

Çünkü memleketin yeni yüzlere değil yalnızca, yeni bir siyasi cesarete ihtiyacı var.

Bugün herkes geleceği konuşuyor.

Ben de konuşuyorum.

Ama geleceğin kendiliğinden güzel olacağına inanmıyorum.

Gelecek; korkakların, susanların, günü kurtaranların, koltuğa yapışanların elinde güzel olmayacak.

Gelecek;

hesap sorabilenlerin, hesap verebilenlerin, bedel ödeyebilenlerin ve gerektiğinde kendi tarafına bile “hayır” diyebilenlerin elinde güzel olacak.

Bu nedenle sözümü açık söylüyorum:

Korkmayacağız.

Susmayacağız.

Yanlışın yanında durmayacağız.

Kişiler için ilkelerimizden vazgeçmeyeceğiz.

Koltuk için karakterimizi satmayacağız.

Çünkü siyaset günü kurtarma işi değildir.

Siyaset, yarını kurma işidir.

Ve yarını kuracak olanların önce bugünün yanlışlarına karşı çıkma cesareti olmalıdır.

Unutmayalım:

Korkarak kazanılan koltuklar, kaybedilen bir geleceğin bedelidir.

Cesaretle savunulan ilkeler ise bazen bugün kaybettirir ama yarın tarih karşısında başınızı dik tutar.

İşte bu yüzden benim sözüm nettir:

GELECEĞİMİZ CESARETİMİZ KADAR GÜZEL OLACAK!

Çünkü korkakların kurduğu düzen değişmez.

Değiştirmeye cesaret edenlerin kurduğu gelecek ise mutlaka değişir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI