KİMDEN?

Sorsan herkes haklı.

Baksan herkesin kalbi temiz.

Kimse kötü değil.

Kimse zalim değil.

Kimse haksız değil.

Herkes vicdanlı.

Herkes mağdur.

Herkes iyi insan.

Peki…

Bu kadar acı kimden?

Bu kadar gözyaşı kimden?

Bu kadar nefret…

Bu kadar öfke…

Bu kadar yalan…

Ve kahrolası bu kadar kötülük…

KİMDEN?

İnsanlığın belki de en eski yalanı şudur:

Kötülüğü hep başkalarının yaptığına inanmak.

Çünkü insan kendisini yargılamakta pek mahir değildir.

Kendi öfkesine “haklı tepki” der.

Başkasının öfkesine “nefret.”

Kendi yalanına “mecburiyet” der.

Başkasının yalanına “ahlaksızlık.”

Kendi suskunluğuna “tedbir” der.

Başkasının suskunluğuna “korkaklık.”

Kendi tarafının yaptığına “şartlar gerektirdi” der.

Karşı taraf yaptığında ise…

“Alçaklık!”

Ve böylece herkes aynanın karşısında tertemiz kalır.

Ama dünya kirlenmeye devam eder.

Belki de kötülüğün en büyük başarısı budur:

Kötü insanlara ihtiyaç duymaması.

Kendisini iyi zanneden insanların küçük tavizleri yeter ona.

Bir haksızlığı görüp susmak…

Bir yalanı, bizim taraftan söylendiği için paylaşmak…

Bir iftiraya, sevmediğimiz birine yöneldiği için sevinmek…

Bir insanın hakkı çiğnenirken önce kimliğine bakmak…

Adaleti kişiye göre tartmak…

Dün karşı çıktığımıza bugün alkış tutmak…

Bunların hiçbiri tek başına dünyanın sonu değildir.

Çünkü kötülük zaten dünyayı bir günde ele geçirmez.

İnsanlardan küçük parçalar ister.

Biraz vicdan…

Biraz ilke…

Biraz cesaret…

Biraz sessizlik…

Sonra o küçük tavizler birleşir.

Kocaman bir karanlığa dönüşür.

Ve herkes şaşkınlıkla sorar:

“Bu hâle nasıl geldik?”

Nasıl mı?

Birdenbire değil.

Yavaş yavaş.

Siyasette de böyledir.

Herkes demokrattır…

Kendi adamı seçilene kadar.

Herkes hukukun üstünlüğünü savunur…

Hukuk kendi mahallesinin kapısını çalana kadar.

Herkes ifade özgürlüğünden yanadır…

Kendi kutsalına dokunulana kadar.

Herkes liyakat ister…

Kendi yakınına sıra gelene kadar.

Herkes yolsuzluğa karşıdır…

Kendi mahallesinden birinin adı geçene kadar.

Sonra ilkeler sessizce değişir.

Ama kimse kendisine “ilkesiz” demez.

Çünkü insanın vicdanıyla pazarlık etmesinin en kolay yolu, yaptığı yanlışa güzel bir isim bulmaktır.

Siyasetin çürümesi de tam burada başlar.

İnsanlar ilkelerini terk ettikleri gün değil…

Terk ettikleri ilkelere hâlâ bağlı olduklarına inandıkları gün.

Çünkü kimse aynaya bakıp:

“Ben artık adaletsizim” demez.

Yaptığı adaletsizliğe bir gerekçe bulur.

Suskunluğuna strateji…

Çıkarına zorunluluk…

Çelişkisine koşullar…

Tarafgirliğine sadakat der.

Ve sonunda insan yalnızca başkalarını değil…

Kendi vicdanını da ikna eder.

Siyasetin en tehlikeli çürümesi belki de budur:

Yanlış yapmak değil…

Yanlış yaparken hâlâ doğru tarafta olduğuna inanmak.

Bugün dünyaya bakın.

Savaşlar var.

Açlık var.

Çocukların üzerine bombalar yağıyor.

İnsanlar kimlikleri yüzünden aşağılanıyor.

Kadınlar öldürülüyor.

İnsanlar düşünceleri yüzünden düşmanlaştırılıyor.

Yoksullar daha yoksul…

Güçlüler daha güçlü oluyor.

Ama gariptir…

Kimse suçlu değil.

Devletler kendilerini savunuyor.

Siyasetçiler milletini düşünüyor.

Şirketler ekonomiyi büyütüyor.

Medya halkı bilgilendiriyor.

Partiler demokrasiyi koruyor.

Cemaatler ahlakı savunuyor.

Bizler de yalnızca “doğru tarafta” duruyoruz.

Öyleyse soralım:

Herkes masumsa…

Bu mezarları kim kazıyor?

Herkes vicdanlıysa…

Bu çocuklar neden ağlıyor?

Herkes adalet istiyorsa…

Bu kadar adaletsizlik nereden geliyor?

Belki yanlış soruyu soruyoruz.

“Kötüler kim?” diye arıyoruz.

Oysa kötülük her zaman alnında damgayla dolaşmaz.

Bazen bizim sloganımızı atar.

Bazen bizim bayrağımızı taşır.

Bazen bizim inancımızdan konuşur.

Bazen bizim partimizin rozetini takar.

Bazen bizim sevdiğimiz lideri över.

Ve tam da bu nedenle onu görmek istemeyiz.

Çünkü başkasının kötülüğüyle mücadele etmek kolaydır.

Asıl zor olan…

Kendi mahallendeki kötülüğe itiraz etmektir.

Daha da zoru…

Kendi içindekiyle yüzleşmek.

Belki dünyanın daha fazla “iyi insana” değil…

Kendinden şüphe edebilen insanlara ihtiyacı vardır.

“Ya ben yanılıyorsam?” diyebilenlere.

“Benim tarafım da haksız olabilir” diyebilenlere.

“Bu insan düşmanım olabilir ama ona yapılan yine de haksızlıktır” diyebilenlere.

Çünkü vicdan, insanın kendisini sürekli haklı çıkarmasının adı değildir.

Tam tersine…

Bazen kendi haklılığından bile şüphe edebilme cesaretidir.

O yüzden başkalarını yargılamadan önce aynanın karşısına geçip başka bir soru sormak gerekiyor:

Ben bu kötülüğün neresindeyim?

Sustuklarımda mı?

Alkışladıklarımda mı?

Görmezden geldiklerimde mi?

İşime geldiği için inandığım yalanlarda mı?

“Bizden” olduğu için affettiklerimde mi?

“Onlardan” olduğu için mahkûm ettiklerimde mi?

Çünkü…

Sorsan herkes haklı.

Baksan herkesin kalbi temiz.

Ama dünya bu kadar acıyı kendi kendine üretmedi.

Bu kadar gözyaşı gökten yağmadı.

Bu kadar nefret toprağın altından çıkmadı.

Ve kahrolası…

Bu kadar kötülük…

Kendi kendine olmadı.

Birileri yaptı.

Birileri alkışladı.

Birileri sustu.

Birileri gördü ve görmezden geldi.

Birileri de bütün bunları yaparken hâlâ kendisinin iyi insan olduğuna inandı.

Belki insanlığın en büyük ahlaki sınavı bu yüzden artık:

“Kötü kim?”

diye sormak değildir.

Asıl sınav…

Aynaya bakıp şu soruyu sorabilmektir:

“Ya o kötülüğün küçük bir parçası da bensem?”

Hakan URUN

YAZARIN DİĞER YAZILARI