Ben bu barışı savaşın dışından değil, içinden savunuyorum
Bazı insanlar barışı bir siyasi tercih olarak savunur.
Bazıları bir parti politikası olarak…
Bazıları konjonktür gereği…
Ben ise barışı, yıllardır yaşadığım, tanıklık ettiğim, yazdığım ve hayatımın bir parçası haline gelen bir savaşın içinden savunuyorum.
Çünkü ben savaşı uzaktan izlemedim.
Diyarbakır’da gazetecilik yaptığım yıllarda savaşın en ağır yüzlerine tanıklık ettim. Asker ve polis cenazelerini, dağdan getirilen gençlerin cenazelerini, ağıtları, gözyaşlarını, yıkılan hayatları gördüm.
Evlerin yakıldığına, köylerin boşaltıldığına, insanların yerinden edildiğine, faili meçhullere, gözaltında kayıplara, infazlara ve daha nice acıya tanıklık ettim.
Kendi hayatım da bu savaşın ve onun ürettiği karanlık düzenin dışında kalmadı.
Fişlendim.
Tehdit edildim.
Gazeteciliğim ve hayatım boyunca bunun ağır bedellerini ödedim.
Ama bütün bunların sonunda vardığım yer hiç değişmedi:
Ben yaşadıklarımı unuttuğum için barış istemiyorum. Tam tersine, yaşadıklarımı unutmadığım için barış istiyorum.
Ben bu meseleyi dün yazmaya başlamadım
Bugün barış süreci konuşuluyor diye birdenbire barış yanlısı olmuş değilim.
Yıllardır yazıyorum.
Yıllardır anlatıyorum.
Yıllardır soruyorum:
Bu ülkenin insanları daha kaç yıl birbirinin cenazesine gidecek?
Daha kaç anne evladını bekleyecek?
Daha kaç çocuk babasız büyüyecek?
Yirmi kitap ve bin yüzü aşkın makale ve haberin ezici çoğunluğunda Kürt meselesini, savaşı, siyaseti, insan haklarını, devletin uygulamalarını, örgütün eylemlerini, mağduriyetleri ve bu ülkenin bitmeyen kardeş kavgasını ele aldım.
Diyarbakır’da Aşk, Savaş ve Siyaset kitabını yazarken 1990’ların OHAL dönemindeki savaşın mümkün olduğunca bütün boyutlarını kayda geçirmeye çalıştım.
Bunu yalnızca geçmişi anlatmak için yapmadım.
Gelecekte barışın kurulmasına katkı sağlayacak bir tarih vesikası olsun istedim.
Daha önceki Demokratik Açılım ve Barış Süreçlerini de bu nedenle destekledim.
Dolayısıyla bugün söylediğim söz, konjonktüre göre değişmiş bir söz değildir.
Ben dün de barıştan yanaydım, bugün de barıştan yanayım.
Ben hiçbir tarafın adamı olmadım
Belki de yıllardır en çok bunun bedelini ödedim.
Çünkü Türkiye’de bir tarafın yanlışını eleştirdiğinizde diğer tarafın yanında olduğunuz varsayılıyor.
Devletin yanlışını eleştiriyorsanız örgütçü…
Örgütün şiddetini eleştiriyorsanız Kürt karşıtı…
İktidara itiraz ediyorsanız başka…
Muhalefete itiraz ediyorsanız başka bir şey oluyorsunuz.
Oysa gazetecilik böyle bir şey değildir.
Ben hep başka bir yerde durmaya çalıştım.
Ben herkese aitim ama hiçbir yapıya ait değilim.
Bir insan haksızlığa uğradığında kimliğine bakmadım.
Türk mü?
Kürt mü?
Sağcı mı?
Solcu mu?
İnançlı mı?
İnançsız mı?
Ben mağdurun kimliğine değil, mağduriyetine baktım.
Bu yüzden devletin yanlışlarını da eleştirdim, PKK’nin şiddetini de.
Çünkü benim için bir yanlışın faili, o yanlışın yanlışlığını değiştirmez.
Ben ne devletin zulmünü savundum ne de örgütün şiddetini
Bunu bugün özellikle söylemek zorundayım.
Çünkü Türkiye’de hâlâ devletin hukuksuzluğunu eleştirmenin PKK’yi desteklemek, PKK’nin şiddetini eleştirmenin de Kürt halkının haklarını inkâr etmek anlamına geldiğini düşünenler var.
Oysa ikisi de doğru değil.
Devletin yanlışını eleştirmek PKK’yi desteklemek değildir.
PKK’nin şiddetini eleştirmek de Kürtlerin haklarını inkâr etmek değildir.
Tam tersine, demokratlığın ve gazeteciliğin temel şartı, aynı ilkeyi kimin yaptığına bakmadan savunabilmektir.
Devlet yanlış yaptığında devlete,
örgüt yanlış yaptığında örgüte,
iktidar yanlış yaptığında iktidara,
muhalefet yanlış yaptığında muhalefete itiraz edebilmek gerekir.
Benim bütün gazetecilik hayatım boyunca yapmaya çalıştığım buydu.
Çünkü savaşın gerçek tarafları başka
Yıllarca bu mesele Türkler ve Kürtler savaşıyormuş gibi anlatıldı.
Oysa savaşın bedelini Türk ve Kürt çocukları birlikte ödedi.
Asker öldü.
Polis öldü.
Militan öldü.
Köylü öldü.
Gazeteci öldü.
Öğretmen öldü.
Çocuklar öldü.
Anneler ağladı.
Babalar ağladı.
Kardeşler birbirini kaybetti.
Aileler dağıldı.
Evler yıkıldı.
Köyler boşaldı.
İnsanlar memleketlerini terk etmek zorunda kaldı.
Ve bütün bunların sonunda kazanan yine olmadı.
Çünkü savaşın gerçek kazananı yoktur.
Savaşın yalnızca kaybedenleri vardır.
Ben Mahinur‘da da savaşın yalnızca çatışma alanındaki insanları değil, aileleri ve gelecek kuşakları nasıl yaraladığını anlatmaya çalıştım.
Çünkü bir insan öldüğünde yalnızca bir insan ölmez.
Bir ailenin geleceği değişir.
Bir annenin hayatı değişir.
Bir çocuğun çocukluğu değişir.
Bir evin ışığı söner.
Şimdi önümüzde tarihi bir fırsat var
Bugün Türkiye yeni bir barış sürecinin eşiğinde.
Ben bu sürece umutla bakıyorum.
Ama aynı zamanda büyük bir sorumlulukla bakıyorum.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir.
Silahların susması başlangıçtır.
Asıl mesele, silahların neden konuştuğunu ortadan kaldırabilmektir.
Bunun yolu da hukuktan, adaletten, demokrasiden ve eşit yurttaşlıktan geçer.
Barış;
Kürt’ün kimliği nedeniyle korkmamasıdır.
Türk’ün Kürt nedeniyle korkmamasıdır.
İnsanların düşünceleri nedeniyle fişlenmemesidir.
Gazetecinin yazdığı için cezalandırılmamasıdır.
Bir insanın siyasi görüşü nedeniyle hayatının karartılmamasıdır.
Devletin bütün yurttaşlarına eşit mesafede durmasıdır.
Hukukun herkese aynı uygulanmasıdır.
Ve en önemlisi, insanların birbirini düşman olarak görmekten vazgeçmesidir.
Geçmişi unutmayalım; ama geçmişin esiri de olmayalım
Barış adına geçmişi unutmayı önermiyorum.
Tam tersine, geçmişi konuşmamız gerekiyor.
Evleri yakılanları dinlemeliyiz.
Göç etmek zorunda kalanları dinlemeliyiz.
Faili meçhul cinayetlerde yakınlarını kaybedenleri dinlemeliyiz.
Gözaltında kaybedilenlerin ailelerini dinlemeliyiz.
PKK’nin saldırılarında evladını kaybeden asker ve polis ailelerini dinlemeliyiz.
Dağda çocuğunu kaybeden anneleri dinlemeliyiz.
Devletin zulmünü yaşayanları da, örgütün şiddetini yaşayanları da dinlemeliyiz.
Çünkü adalet, acıları yarıştırmak değildir.
Birinin acısını kabul etmek, diğerinin acısını inkâr etmeyi gerektirmez.
Gerçek barış, bütün acıları görebilme cesaretidir.
Türklerle Kürtlerin kader ortaklığı
Ben Türklerle Kürtlerin kaderlerinin birbirinden ayrılabileceğine inanmıyorum.
Yüzyıllardır aynı coğrafyada yaşıyoruz.
Aynı savaşlarda birlikte öldük.
Aynı cephelerde birlikte savaştık.
Aynı şehirlerde komşu olduk.
Aynı sofralarda ekmeğimizi bölüştük.
Aynı acılara ağladık.
Aynı türkülerde sevindik.
Bizi birbirimize düşman etmeye çalışanların aksine, bizim tarihimiz yalnızca çatışmalardan ibaret değildir.
Bizim tarihimiz aynı zamanda birlikte yaşama tarihidir.
Bu nedenle benim hayalim Türklerin Kürtlerden, Kürtlerin Türklerden korkmadığı bir Türkiye’dir.
Çocukların birbirine önce kimliğini değil, adını sorduğu bir Türkiye…
Farklılığın tehdit değil zenginlik kabul edildiği bir Türkiye…
Devletin vatandaşına, vatandaşın da devlete güvendiği bir Türkiye…
Ben bu kitapları da bunun için yazdım
Diyarbakır’da Aşk, Savaş ve Siyaset ile savaşın tanıklığını kayda geçirmeye çalıştım.
Mahinur ile savaşın insanın ve ailenin ruhunda bıraktığı yaraları anlatmaya çalıştım.
Türk Tarihinin Kayıp Yılları ve Kürdistan ile de Türkler ve Kürtlerin tarihsel birlikteliğini, Kürt meselesini, bu coğrafyanın yaşadığı acıları ve gelecekte kurulabilecek ortak hayatı düşündüm.
Bütün bunların ortak bir cümlesi vardı:
Toplumsal adalet olmadan toplumsal barış olmaz.
Demokrasi olmadan kalıcı barış olmaz.
Hukuk olmadan güven olmaz.
Güven olmadan kardeşlik olmaz.
Ve kardeşlik olmadan bu coğrafyada ortak bir gelecek kurulamaz.
Şimdi oğluma verebileceğim bir cevabım var
Yıllar önce oğlum Cem’in bana sorduğu bir soru vardı:
“Baba, bu kardeş kavgasında ne yaptın?”
Bu soru benim için yalnızca bir çocuğun sorusu değildi.
Bir gazetecinin, bir babanın, bir yurttaşın kendi hayatına sorması gereken bir soruydu.
Ben bu sorunun cevabını yıllardır yazıyorum.
Savaşı gördüm.
Savaşın insanları nasıl parçaladığını gördüm.
Haksızlığa uğrayanların kimliğine bakmadan onların yanında durmaya çalıştım.
Devletin yanlışlarını da eleştirdim, örgütün şiddetini de.
Bunun bedellerini ödedim.
Bazen yalnız kaldım.
Bazen susturulmaya çalışıldım.
Ama kalemimi bırakmadım.
Çünkü ben hiçbir zaman bu ülkenin çocuklarının birbirini öldürmesini istemedim.
Bugün önümde yeni bir fırsat gördüğümde de geçmişte yaşadığım acılara rağmen değil, tam da o acılar yüzünden barışın yanında duruyorum.
Çünkü artık çocuklarımızın bize,
“Neden savaştınız?”
diye sormasını istemiyorum.
Onlara vereceğimiz cevap daha güzel olsun.
Daha sade.
Daha insanca.
Daha umutlu.
“Biz savaşı gördük.
Savaşın neye mal olduğunu gördük.
Sonra barışı seçtik.”
