HALKWEBYazarlarLİDERLİK SORUNU MU, LİDERLİĞİN KENDİSİ Mİ?

LİDERLİK SORUNU MU, LİDERLİĞİN KENDİSİ Mİ?

“Bir yerde sorun varsa liderlik sorunu vardır.”

Bu cümleyi yıllardır kafamıza çakıyorlar.

Peki gerçekten öyle mi?

Belki de asıl soruyu tersinden sormanın zamanı geldi:

Sorun liderlikte değil, liderliğin kendisinde olabilir mi?

Çünkü liderliğin olduğu yerde yalnızca çözüm yoktur; beraberinde başka sorunlar da gelir.

Bir lider vardır.

Onun doğruları vardır.

Onun ahlak anlayışı vardır.

Onun dünyaya bakışı vardır.

Onun hayalleri vardır.

Ve zamanla bütün bunlar örgütün doğrusu hâline gelir.

Liderin etrafında toplananlardan beklenen ise çoğu zaman düşünmek değil, inanmaktır.

Sorgulamak değil, biat etmektir.

Eleştirmek değil, sadakat göstermektir.

İşte sorun tam burada başlar.

Çünkü tek bir aklın ürettiği çözüm, çoğu zaman başka bir sorunun başlangıcıdır.

Bir insan ne kadar zeki olursa olsun, dünyayı yalnızca kendi penceresinden görür.

Bir kişinin gördüğü, diğerinin görmediği olabilir.

Birinin çözüm olarak gördüğü şey, başkası için yeni bir sorun olabilir.

Hayatın tek doğrusu yoktur.

Tek çizgisi yoktur.

Tek bakış açısı yoktur.

Nereden baktığınıza göre gerçeklik değişir.

O nedenle ortak akıl, lider kültüründen daha değerlidir.

Beğenmediğimiz fikri dinlemek…

Karşımızdakinin ne söylediğini gerçekten anlamaya çalışmak…

Kendi doğrularımızdan şüphe edebilmek…

Bunlar zayıflık değil, düşünsel olgunluktur.

BİZ NEDEN HEP BİR LİDERE İHTİYAÇ DUYUYORUZ?

Belki de asıl sorunumuz burada.

Yatay örgütlenmeden söz ediyoruz.

Eşitlikten söz ediyoruz.

Özgürlükten söz ediyoruz.

Ama dönüp dolaşıp kendimize bir lider arıyoruz.

Birinin arkasına geçiyoruz.

Onun söylediklerini tekrar ediyoruz.

Onun sembollerini taşıyoruz.

Onun doğrularını kendi doğrularımız hâline getiriyoruz.

Sonra da özgür olduğumuzu sanıyoruz.

Bu nasıl bir özgürlük?

Kendi aklını kullanmadan başkasının aklıyla hareket etmek özgürlük değildir.

Bir lidere itaat ederek eşitlik savunulmaz.

Bir cemaatin, tarikatın, siyasi partinin veya başka bir örgütün hiyerarşisi içinde kaybolarak bireysellik kurulmaz.

İnsan kendisini bir yapının içine yerleştirerek var etmeye çalıştığında, zamanla kendi kimliğini o yapının kimliğiyle değiştirir.

Sonra kendi düşüncesi yerine örgütün düşüncesini savunmaya başlar.

Kendi vicdanı yerine liderin vicdanını koyar.

Kendi aklı yerine grubun aklıyla hareket eder.

Ve sonunda insan, kendisini özgürleştirdiğini sandığı örgütün tutsağı hâline gelir.

BATILI AKILLA DÜŞÜNÜP DOĞULU REFLEKSLERLE HAREKET ETMEK

Biz çoğu zaman kendimizi Batılı düşünce kalıplarıyla ifade ediyoruz.

Özgürlük diyoruz.

Demokrasi diyoruz.

Hukuk diyoruz.

Eşitlik diyoruz.

Ama sıra tepki vermeye geldiğinde çoğu zaman duygularımız öne çıkıyor.

Aidiyetlerimiz devreye giriyor.

Aile…

Cemaat…

Tarikat…

Parti…

Milliyet…

İnanç…

Ve bir anda analitik düşüncenin yerini duygusal sadakat alıyor.

Artık mesele “Kim haklı?” olmaktan çıkıyor.

“Kim bizden?” sorusuna dönüşüyor.

İşte o noktada karşı taraf artık insan değil, düşman oluyor.

Düşman ise anlaşılması gereken biri değil, yok edilmesi gereken biri hâline geliyor.

Bunun tarih boyunca ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurduğunu biliyoruz.

Kan davaları da böyle başlar.

Toplumsal düşmanlıklar da.

Mutlak düşman yaratmak da.

Bir insanı veya grubu “tamamen kötü” ilan etmek de.

Çünkü duygusal ahlakın en büyük tehlikesi şudur:

Kendi tarafına her şeyi mubah, karşı tarafa her şeyi suç sayar.

YATAY ÖRGÜTLENME DİYENLER NEDEN DİKEY ÖRGÜTLENMELERE SIĞINIYOR?

İşte asıl çelişki burada.

Özgürlük diyoruz.

Eşitlik diyoruz.

Yatay örgütlenme diyoruz.

Ama sonra gidip dikey bir yapının içinde yerimizi arıyoruz.

En tepede birileri karar veriyor.

Aşağıdakiler uyguluyor.

Lider konuşuyor.

Taban alkışlıyor.

Merkez karar veriyor.

Çevre itiraz etmiyor.

Sonra da bunun adına demokratik örgütlenme diyoruz.

Hayır!

Bu, yalnızca lider değiştirerek çözülebilecek bir sorun değildir.

Sorun, lider üretme kültürümüzdür.

Cemaatte lider arıyoruz.

Tarikatta lider arıyoruz.

Partide lider arıyoruz.

Sendikada lider arıyoruz.

Sivil toplum örgütünde lider arıyoruz.

Hatta bazen düşüncelerimizin başına bile bir lider koyuyoruz.

Sonra da onun sözlerini kutsallaştırıyoruz.

SEMBOLLER DEĞİŞİYOR, BİAT KÜLTÜRÜ DEĞİŞMİYOR

Askeri kıyafet giymekten özenle kaçınan biri, başka bir gün cübbe giyip eline tespih alabiliyor.

Bir başkası parti rozetini takıyor.

Bir diğeri cemaat sembolünü taşıyor.

Bir başkası milliyetçi sembollerle kendisini tanımlıyor.

Kıyafetler farklı.

Semboller farklı.

Söylemler farklı.

Ama bazen alttaki psikoloji aynı:

“Ben bir yere aitim ve o aidiyet bana kim olduğumu söylüyor.”

İşte burada düşünmek yerine aidiyet başlıyor.

Aidiyet başladığında sorgulama azalıyor.

Sorgulama azaldığında biat güçleniyor.

Biat güçlendiğinde lider dokunulmazlaşıyor.

Lider dokunulmazlaştığında ise örgüt kendi hatalarını göremez hâle geliyor.

Ve sonunda herkes aynı şeyi söylüyor:

“Bizim lider yanlış yapmaz.”

İşte tarihin en tehlikeli cümlelerinden biri budur.

Çünkü yanlış yapmayan lider yoktur.

Ama yanlışını kabul etmeyen lider vardır.

Eleştiriye tahammül etmeyen lider vardır.

Kendi çevresine yalnızca kendisini alkışlayanları dolduran lider vardır.

Ve en tehlikelisi:

Kendi hatasını örgütün hatası hâline getiren lider vardır.

BELKİ DE İHTİYACIMIZ OLAN LİDER DEĞİL, AKILDIR

Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz.

“Kim lider olacak?” diye soruyoruz.

Oysa sormamız gereken:

“Nasıl bir sistem kuracağız?”

Bir kişinin iyi olması üzerine kurulmuş sistem kötü lider geldiğinde çöker.

Ama güçlü kurumlar, özgür bireyler, ortak akıl ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulmuş bir sistem, kötü lider geldiğinde bile ayakta kalabilir.

İşte gerçek mesele budur.

Lideri değiştirmek yetmez.

Liderlik kültürünü değiştirmek gerekir.

Biatı sorgulamak gerekir.

Aidiyeti sorgulamak gerekir.

Kendi doğrularımızı sorgulamak gerekir.

Karşımızdakini dinlemeyi öğrenmek gerekir.

Çünkü hayatın tek doğrusu yok.

Tek bakışı yok.

Tek aklı yok.

Ve belki de insanlığın en büyük yanılgılarından biri, bütün cevapları tek bir insanın bildiğine inanmaktır.

Kısacası burada bitireyim.

Yoksa yine diyecekler ki:

“Çok uzun yazıyorsun.”

Ne yapayım?

Her cümle başka bir cümlenin kapısını aralıyor.

Belki de sorun yazının uzunluğu değil; düşünmeye alışık olmadığımız kadar çok kapının açılmasıdır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI