Yazı Dizisi – 7
Liyakat mi, Sadakat mi?
Bir siyasi partinin gerçek gücü, genel merkez binasının büyüklüğüyle ölçülmez.
Milletvekili sayısıyla da…
Belediye başkanlarıyla da…
Televizyonlarda görünen yöneticileriyle de…
Bir siyasi partinin gerçek gücü, yetiştirebildiği insanlarla ve o insanların önünü hangi ölçütlerle açtığıyla ölçülür.
Çünkü siyaset yalnızca seçim kazanma işi değildir.
Kadro yetiştirme işidir.
Devleti yönetmeye hazırlanma işidir.
Toplumun karşısına güvenilir, bilgili, deneyimli ve sorumluluk taşıyabilecek insanlar çıkarabilme işidir.
İşte bu nedenle CHP hakkında sorulması gereken en önemli sorulardan biri şudur:
Bu partide insanlar nasıl yükseliyor?
Emek vererek mi?
Başarı göstererek mi?
Bilgi ve yetkinlikleriyle mi?
Toplumda karşılık bularak mı?
Yoksa doğru kişilere yakın durarak mı?
Bu soru yalnızca CHP’ye özgü değildir.
Bütün siyasi partiler için geçerlidir.
Ancak iktidar iddiasındaki bir parti için çok daha önemlidir.
Çünkü ülkeyi liyakatle yöneteceğini söyleyen bir siyasi hareket, önce kendi kadrolarını hangi ölçütlerle belirlediğini gösterebilmelidir.
Bir partide yıllarca çalışan insanlar vardır.
Mahallelerde örgütlenenler…
Sandık başında bekleyenler…
Seçimden seçime değil, yıllar boyunca çalışanlar…
Partinin en zor dönemlerinde sorumluluk alanlar…
Hiçbir makam beklemeden mücadele edenler…
Bu emek değerlidir.
Görülmelidir.
Saygı duyulmalıdır.
Ama burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Emek, tek başına liyakat değildir.
Yıllarca partiye hizmet etmiş olmak, hiç kimseye makam hakkı kazandırmaz.
Kıdem de tek başına yeterlilik ölçüsü değildir.
Liyakat; emek, bilgi, yetkinlik, toplumsal karşılık, başarı ve sorumluluk taşıyabilme kapasitesinin birlikte değerlendirilmesidir.
Bir de siyasette çok daha kısa sürede yükselenler vardır.
Bir anda milletvekili listelerinde görünürler.
Parti yönetimlerine girerler.
Belediye başkanı adayı olurlar.
Televizyon ekranlarında partiyi temsil etmeye başlarlar.
İşte o noktada örgütte çok önemli bir soru ortaya çıkar:
Neden o?
Eğer bu sorunun cevabı açık değilse, güven zedelenmeye başlar.
Çünkü liyakat yalnızca doğru insanı göreve getirmek değildir.
O insanın neden göreve getirildiğinin herkes tarafından anlaşılabilmesidir.
Başka bir ifadeyle liyakat, en iyi insanları seçmek kadar, seçimin hangi ölçütlerle yapıldığını herkesin bilmesidir.
Şeffaf olmayan yükselme mekanizmaları zamanla dedikodu üretir.
Gruplaşma üretir.
Küskünlük üretir.
Ve en önemlisi, emeğin ve başarının değersizleştiği duygusunu üretir.
Bir siyasi partide insanlar çalışarak, üreterek ve toplumda karşılık bularak değil; ilişki kurarak yükselebileceklerine inanmaya başladıklarında örgüt kültürü değişir.
Fikir üretmenin yerini pozisyon almak alır.
Eleştirmenin yerini güçlü olana yakın durmak alır.
Toplumda karşılık bulmanın yerini parti içindeki dengeleri gözetmek alır.
Böylece siyaset, toplumu değiştirme mücadelesi olmaktan çıkar.
Parti içinde yükselme mücadelesine dönüşür.
Oysa demokratik bir siyasi partinin temel görevlerinden biri, toplumun farklı kesimlerinden gelen nitelikli insanların önünü açmaktır.
Gençlerin…
Kadınların…
Uzmanların…
Akademisyenlerin…
İşçilerin…
Esnafın…
Çiftçilerin…
Toplumun farklı hayat deneyimlerinden gelen insanların siyasete katılmasını sağlamaktır.
Çünkü bir parti yalnızca kendi içinden konuşmaya başladığında toplumdan uzaklaşır.
Aynı çevrelerden gelen insanlar birbirlerini seçer.
Birbirlerini görevlendirir.
Birbirlerini destekler.
Ve zamanla siyaset, dar bir kadronun dolaşım alanına dönüşür.
İşte burada liyakat ile sadakat arasındaki fark ortaya çıkar.
Elbette bir siyasi hareketin ilkelerine, programına ve ortak hedeflerine bağlılık gerekir.
Sorun sadakatin varlığı değildir.
Sorun, sadakatin adresidir.
Sadakat kişilere yöneldiğinde biat üretir.
İlkelere yöneldiğinde kurumsal kültür üretir.
Liyakat, kuruma güç kazandırır.
Kişisel sadakat, kişilere güç kazandırır.
Liyakatli insanlar soru sorar.
Kişisel sadakat ilişkileri sessizlik ister.
Liyakat eleştiriden korkmaz.
Kişisel sadakat kültürü, eleştiriyi tehdit olarak görür.
Liyakat güçlü kurumlar üretir.
Kişisel sadakat güçlü kişiler üretir.
Ve güçlü kişiler üzerine kurulan sistemlerde, yöneticiler değiştiğinde dengeler de değişir.
Her yeni yönetim kendi kadrosunu getirir.
Her yeni genel başkan yeni bir çevre oluşturur.
Her yeni güç merkezi kendi insanlarını yükseltir.
Böylece parti hafızası zayıflar.
Kurumsal devamlılık zarar görür.
Emek veren ve başarı gösteren insanlar kendilerini değersiz hissetmeye başlar.
Ancak liyakat yalnızca göreve gelirken aranmaz.
Görevde kalırken de aranmalıdır.
Bir kişi hangi ölçütlerle göreve getirildiyse, görev süresince de açık ve ölçülebilir kriterlerle değerlendirilmelidir.
Başarılı yöneticiler desteklenmelidir.
Başarısız yöneticiler hesap vermelidir.
Çünkü başarısızlığın siyasi yakınlıklarla korunduğu bir sistemde liyakat kültürü kurulamaz.
Aynı şekilde, başarılı insanların farklı düşündükleri için dışlandığı bir yapıda da kurumsal gelişme mümkün değildir.
Bu nedenle CHP’nin önündeki en önemli reformlardan biri, siyasette yükselmenin ve görevde kalmanın kurallarını açık biçimde belirlemektir.
Kim milletvekili adayı olabilir?
Kim belediye başkanı adayı olabilir?
Kim parti yönetimlerinde görev alabilir?
Hangi bilgi, deneyim ve başarı kriterleri aranmalıdır?
Üyelerin görüşü ne kadar etkili olmalıdır?
Adayların ve yöneticilerin geçmiş performansı nasıl değerlendirilmelidir?
Başarısızlığın siyasi ve yönetsel sonucu ne olmalıdır?
Bu soruların cevapları kişilere göre değişmemelidir.
Kurallarla belirlenmelidir.
Herkes tarafından bilinmelidir.
Ve kim yönetimde olursa olsun, aynı biçimde uygulanmalıdır.
Çünkü adalet yalnızca ülkeyi yönetirken gerekli değildir.
Bir siyasi partinin kendi içinde de gereklidir.
Kendi üyelerine adil davranamayan bir parti, topluma adalet vaat ederken inandırıcılık sorunu yaşar.
Kendi kadrolarını liyakatle belirleyemeyen bir parti, devleti liyakatle yöneteceğini anlatmakta zorlanır.
Kendi içinde emeğin ve başarının karşılığını veremeyen bir parti, toplumdan fedakârlık istemekte zorlanır.
CHP’nin önündeki mesele yalnızca yeni yüzler bulmak değildir.
Yeni bir siyasal yükselme kültürü kurmaktır.
İnsanların bir kişiye yakın oldukları için değil, topluma fayda ürettikleri için yükseldiği bir kültür…
Eleştirenlerin dışlanmadığı…
Başarının ölçülebildiği…
Başarısızlığın sonuç doğurduğu…
Görevlerin ödül olarak dağıtılmadığı…
Üyelerin kendi yöneticileri üzerinde gerçek söz ve denetim sahibi olduğu bir düzen…
Çünkü güçlü siyasi partiler, yalnızca sadık insanlardan değil; özgür ve yetkin insanlardan oluşur.
Özgür insanların olduğu yerde soru sorulur.
Hesap sorulur.
Eleştiri yapılır.
Yöneticiler değişir.
Ama kurum ayakta kalır.
CHP’nin kendisine sorması gereken soru yalnızca “Kimler yükselecek?” değildir.
Asıl soru şudur:
Bu partide yükselmenin yolu halka ulaşmaktan mı geçiyor, güç merkezlerine ulaşmaktan mı?
Başarı mı ödüllendiriliyor, yakınlık mı?
Eleştirenler mi çoğalıyor, itaat edenler mi?
Görevler sorumluluk olarak mı veriliyor, kişisel sadakatin karşılığı olarak mı dağıtılıyor?
Çünkü bir partide yükselmenin yolu halka değil, güç merkezlerine çıkıyorsa; o parti zamanla topluma değil, kendi içine bakmaya başlar.
Liyakat kurumu büyütür.
Kişisel sadakat kişileri büyütür.
Ve kişilerin kurumlardan daha güçlü olduğu yerde, yöneticiler değişir.
Kadrolar değişir.
Dengeler değişir.
Ama düzen değişmez.
