Siyasetin en tehlikeli anı, insanların doğruyu aramayı bırakıp yalnızca kendi tarafını savunmaya başladığı andır.
Çünkü o noktadan sonra hukuk, ahlak ve demokrasi geri plana düşer; geriye yalnızca kimlikler ve sadakat kalır.
Bugün en sık karşılaştığım üç savunma da tam olarak bu anlayışın ürünüdür.
Birinci savunma:
“Biz çoğunluğuz, halk bizi destekliyor.”
Hayır.
Demokraside çoğunluk, iktidar olmanın meşruiyetini sağlar; haklı olmanın garantisini vermez.
Eğer çoğunluk her zaman haklı olsaydı, yirmi beş yıldır seçim kazanan Erdoğan’a yöneltilen hiçbir eleştirinin de anlamı kalmazdı.
Oysa demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir.
Sandığın yanında hukuk vardır.
Özgürlük vardır.
Kuvvetler ayrılığı vardır.
Azınlığın hakları vardır.
Ve hepsinden önemlisi, çoğunluğun bile uymak zorunda olduğu ilkeler vardır.
Çünkü demokrasi, çoğunluğun sınırsız iktidarı değil; hukukun üstünlüğüdür.
İkinci savunma:
“AKP’liler de çaldı, onlara bir şey olmuyor.”
Peki ya sonra?
Başkalarının yaptığı yanlış, bizim doğrumuzu değiştirebilir mi?
Muhalefetin varlık nedeni, iktidarın yöntemlerini devralmak değil; onları değiştirmektir.
İnsanlar bir siyasi hareketi, “bizim hırsızımız daha iyidir” diye desteklemez.
Tam tersine, hırsızlık olmasın diye destekler.
Siyasetin ahlaki üstünlüğü de tam burada başlar.
İlke, önce kendi mahallende uygulanıyorsa ilkedir.
Sadece rakibine uygulanıyorsa değil.
Üçüncü savunma:
“Yargı zaten AKP tarafından siyasallaştırıldı.”
Bu eleştiriyi görmezden gelemeyiz.
Türkiye’de yargının bağımsızlığına duyulan güven uzun süredir ciddi biçimde zedelenmiştir.
Bu nedenle soruşturmaların siyasi saiklerle yürütüldüğüne ilişkin kuşkular anlaşılabilir.
Ancak tam da bu nedenle daha dikkatli olmak gerekir.
Siyasallaşmış bir yargı, kimseyi otomatik olarak masum yapmaz.
Aynı şekilde bir soruşturma da kimseyi otomatik olarak suçlu ilan etmez.
Hukukun gereği; ne peşinen mahkûm etmektir ne de peşinen aklamaktır.
İhtiyacımız olan şey, bağımsız, tarafsız ve adil işleyen bir yargı düzenidir.
Yargının siyasallaşmasını eleştirmek başka şeydir.
Bu eleştiriyi, her iddiayı tartışılmaz hâle getiren bir kalkana dönüştürmek bambaşka bir şeydir.
Çünkü o noktada artık hukuku değil, tarafını savunmaya başlamış olursun.
Benim ölçüm değişmiyor.
Kim olursa olsun hesap verebilmelidir.
Kim olursa olsun kamu malına el uzatmamalıdır.
Kim olursa olsun bağımsız ve tarafsız mahkemelerde yargılanabilmelidir.
Çünkü demokrasi, en çok da kendi mahallendeki yanlışa itiraz edebildiğin zaman güçlenir.
İlkeler yalnızca rakiplerin için geçerliyse, onların adı ilke değildir.
Onlar sadece tarafgirliktir.
Ve bir toplum, tarafını ilkelerinin önüne koyduğu gün; yalnızca demokrasisini değil, vicdanını da yavaş yavaş kaybetmeye başlar.
Hakan URUN
