Kerbela; salt bir iktidar mücadelesi değil, sayısal gücü elinde bulunduranların illüzyonuna karşı mutlak bir yalnızlık içinde bile doğrunun, adaletin ve insan onurunun savunulabileceğini gösteren evrensel bir manifestodur.
Muharrem ayı, İslam dünyası için sıradan bir zaman dönümü olmanın çok ötesinde, derin manevi, felsefi ve toplumsal kırılma noktalarını içinde barındıran müstesna bir zaman dilimidir. Alevi inancında bir ibadet ve öz-sorgulama ayı olarak idrak edilen bu dönemi insanlık hafızasına kazıyan asıl hadise, kuşkusuz Muharrem ayının 10. gününde Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin şehadetiyle sonuçlanan Kerbela faciasıdır. Asırlardır farklı anlatılarla aktarılan bu trajedi, özünde salt bir iktidar mücadelesi değil; haksızlığa karşı tek başına da kalınsa doğrunun yanında durma iradesinin evrensel bir manifestosudur.
Sayısal Üstünlük ve Doğrunun Yalnızlığı
Kerbela’da yaşananlar, tarafların askeri güçleri göz önüne alındığında bir “savaş” olarak nitelendirilemez. Karşı karşıya gelenler, dönemin muazzam devlet gücünü arkasına almış bir otorite ile büyük çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan, İslam Peygamberi’nin nesebini taşıyan 72 kişilik bir aile ferdidir. Bu eşitsiz ortamda Hz. Hüseyin’i asırlar ötesine taşıyan ve onu ölümsüz kılan unsur, askeri bir deha veya cephe kahramanlığı değildir. Onu ölümsüz kılan; mutlak bir yalnızlık içinde bile doğrunun, adaletin ve insan onurunun savunuculuğunu yaparak, “baş koyduğu yolda başını vermeyi” göze almasıdır.
Bu tarihsel kesit, kitlelerin gücüne aldanıp sayısal üstünlüğü haklılığın tek ölçütü sayan ve sürü psikolojisiyle hareket eden anlayışlara karşı sarsıcı bir uyarı niteliğindedir. Çoğunluk her zaman doğruyu göstermez ve her zaman adil olanın yanında durmaz. Kerbela’nın hakikatini tarih, aradan geçen yüzyıllardan sonra güç sahiplerinin değil, o günün “azınlığı” olan mazlumların hakkını teslim ederek yazmıştır. Çünkü tarih, su gibidir; eninde sonunda akar ve kendi doğru yatağını bulur.
Biat Kültürüne Karşı Evrensel Direniş
Hz. Hüseyin’in karşısındaki güce biat etmemesi, sıradan bir inatlaşma değil, bilinçli bir ahlaki tercihtir. Hayatta kalmak adına takiyye yapmak, insani ve masum bir refleks olarak görülebilirdi; ancak onlar insan doğasındaki sınırları zorlayan bir bedeli ödemeyi seçtiler. Bu yönüyle Hz. Hüseyin’e sadece bir halifenin oğlu olarak bakmak, onun mücadelesini dar bir çerçeveye hapsetmek olur. O, hak aramanın ve adaletin bedeli gerektiğinde can dahi olsa, bu duruştan taviz verilmeyeceği fikrinin bayraktarıdır. Nitekim bu onurlu duruş, zaman ve coğrafya sınırlarını aşan, tamamen insan onuru eksenli evrensel bir mirastır.
İtibar Suikastları ve Tarihin Şaşmaz Akışı
İnsanlık tarihi, gücü elinde bulunduranların haksızlığı bir güç devşirme aracı olarak kullandığı, yalanla ve karalamayla hakikat arayışını yok etmeye çalıştığı safhalarla doludur. Kerbela’nın zalimleri de hükmettikleri dönem boyunca mazlumlara karşı resmi kanallarla, saray şairleriyle ve cami hutbeleriyle sistematik bir unutturma ve itibar suikastı uygulamış, isimlerini hafızalardan silmeye çalışmışlardır. Fakat muktedirlerin gücü, hakikatin hafızasını yok etmeye yetmemiştir. Gün gelir, asıl isimlerin lanetle anılacağı gerçeğini göremeyenler, tarihin o şaşmaz terazisinde her zaman mahkûm olmuşlardır.
Aşura’dan Aşure’ye: Bir Harfin Hafızası
Bu bağlamda Muharrem, sadece tarihsel bir yası tutma dönemi değil; bir insani olgunlaşma, yüzleşme ve hatırlama ayıdır. Kelimelerin ve harflerin hafızası da bu hakikati mühürler. Muharrem’in 10. günü olan “Aşura” acıda birleşmeyi ve matemi ifade ederken; on çeşidin bir araya gelmesiyle oluşan “Aşure” ise o acının içinden bir kardeşlik kültürü çıkarmanın adıdır.
Aradaki o tek harflik fark, koskoca bir tarihi; acının tatlıya, matemin ise bir arada yaşama iradesine dönüşme hikâyesini gizler. Satır aralarına ve harflerin altına gizlenen bu hakikat, gücü elinde tutup adaleti çiğneyenlerin tarih sahnesinde eninde sonunda mahkûm olacağını fısıldayan şaşmaz bir pusuladır.
Bu vesileyle; Muharrem’i bir kutlama değil, asırlık bir yas ve adalet matemi olarak yaşayan, inançları uğruna oruç tutup bu onurlu duruşa ortak olan herkesi yürekten selamlıyorum.
