Sınırların ötesindeki tarihsel hayallerle değil, mevcut gerçeklerle yüzleşmek; Türkler, Ermeniler ve tüm Kafkasya için kalıcı barışın ön şartıdır.
Anadolu’nun Ortak Hafızası
Türkler ve Ermeniler arasındaki bin yıla yaklaşan ortak yaşamın, ortak kültürün, mimarinin, müziğin ve iç içe geçmiş toplumsal hafızanın asıl mayalandığı, harmanlandığı ana vatan Anadolu’dur. Bu topraklarda iki halk, neredeyse 900 yıl boyunca aynı mahallede, aynı sokakta, aynı tınıda ve aynı devlet çatısı altında barış içinde, ortak bir yurdun evlatları olarak yaşadılar.
Kafkasya ise bu asırlık hikâyenin ancak son dönemine ve ne yazık ki büyük güçlerin müdahaleleriyle şekillenen son bir asırlık çatışma sürecine ev sahipliği yaptı. İmparatorlukların dağılması ve ardından Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle ortaya çıkan yeni durum, Kafkasya’yı acının, göçün ve sınır hatlarına sıkışmış trajedilerin coğrafyası haline getirdi.
Karabağ ve Maksimalist Milliyetçiliğin Faturası
Ermenistan’ın bağımsızlık sonrası dönemi, ülkenin kendi coğrafi ve bölgesel gerçeklerinden kopuk, sınırların ötesindeki diasporanın tarihsel intikam senaryolarına ve taşnak milliyetçiliğinin maksimalist hayallerine hapsedildiği bir laboratuvar sürecine dönüştü.
Temel referanslarından birini Türk karşıtlığı üzerine kuran bu yaklaşım, ne yazık ki Azerbaycan Türkleri üzerinde kanlı sonuçlar doğuran bir siyasete dönüştü. Anadolu’daki erişilemez toprak hayalleri ve harita fantezileri, Karabağ üzerinde somut bir saldırganlığa evrildi. Yapılan işgaller, uluslararası hukuka aykırı biçimde kurulan sözde yapılar ve otuz yıl boyunca süren statüko; her iki halk için de acılara, göçlere ve derin travmalara yol açtı.
Coğrafyanın gerçekliğinden kopuk bu vizyon, Ermenistan’ı bölgesel bir çıkmaza, ekonomik bir abluka sarmalına ve nihayetinde Rusya’nın askerî vesayetine mahkûm etti.
Hayalden Gerçeğe Uyanış: 7 Haziran Seçimleri
Ancak bugün Kafkasya’da ve bölge tarihinde önemli bir kırılmaya tanık oluyoruz.
7 Haziran 2026’da yapılan Ermenistan seçimleri, bölge tarihinde eşine az rastlanır bir siyasi gerçeği tescilledi: Savaş kaybetmiş bir lider olan Nikol Paşinyan, halkına “hayali hedefler” değil, “Gerçek Ermenistan” (Real Armenia) vaat ederek sandıktan zaferle çıktı.
Belki de hayali Ermenistan’ın karanlık dehlizlerinden çıkıp bu gerçekçi doktrine sığınma ihtiyacı, Karabağ’da ve bölgede yaşanan büyük acıların ve ağır faturanın içinden doğdu.
Paşinyan’ın seçim bildirgesinin özünü oluşturan bu yaklaşım, Ermeni halkına yüzleşmesi zor ama hayati bir gerçeği hatırlatıyordu: Tarihi haritaların ve ideolojik dogmaların peşinden koşmayı bırakıp, uluslararası alanda tanınmış 29.743 kilometrekarelik mevcut sınırlara ve komşularla barışa odaklanmak.
Nitekim Paşinyan, bu süreçte yaptığı çıkışlarla geçmişteki acıların ve “soykırım” söyleminin büyük güç rekabetlerinde nasıl jeopolitik bir araç olarak kullanılabildiğini, Ermeni halkının uluslararası hesaplaşmalarda nasıl bir piyon haline getirildiğini sorgulayan bir çizgi ortaya koydu.
Ermenistan halkı artık sırtını yasladığı askerî üslerin değil; Türkiye sınırındaki Alican-Margara ve Ahuryan-Akyaka kapılarından geçecek ticaretin, ulaşım ağlarının ve vadedilen “Barış Kavşağı” projelerinin kendilerine refah getireceğini daha net görmeye başladı. Sandıktan çıkan sonuç da büyük ölçüde bu gerçekçi vizyonun onayı olarak okunabilir.
Acıdan Süzülen Barış Çağrısı
Bugün ortaya çıkan bu kırılgan ama umut verici barış zeminini korumak, yalnızca siyasetçilerin değil, sınırın her iki yanındaki toplumların da tarihî sorumluluğudur.
Bu sorumluluk duygusu, ham bir romantizmden değil; yaşanmış acılardan beslenmelidir.
Ailesi geçmişte Ermeni çetelerinin zulmüne uğramış, Anadolu topraklarında sınırın öte yanında bir memleket, bir geçmiş ve nice hatıralar bırakıp bu tarafta yeni bir hayat kurmak zorunda kalmış kuşakların bir mensubu olarak bunu ifade ediyorum.
Canı yanmış bir neslin torunları olarak bugün tüm ulusumuza çağrımız şudur:
Bizlere düşen ilk görev, “Ermeni” sözcüğünü bir hakaret veya aşağılama ifadesi olarak değil; Anadolu’da bin yıl birlikte yaşadığımız, bugün ise sınırdaşımız olan bir halkın aidiyet kavramı olarak telaffuz etmeyi öğrenmektir.
Şüphesiz ki aynı temenni ve aynı dilsel arınma, sınırın karşı yakası için de geçerlidir.
Sınırın ötesinde bir düşman kampı değil, egemen bir komşu devlet olduğunu idrak etmek, geleceğin harcını karmanın ilk şartıdır.
Barış hepimize lazımdır ve barışa giden yol, adaleti ıskalamayan bir empatiden geçer. Karşılıklı empati bizi kör bir inkâra değil, yapıcı bir hoşgörüye götürür.
Hrant’ın Arkadaşlarına Düşen Tarihi Görev
Burada en kritik görevlerden biri de Türkiye’de yaşayan Ermeni kökenli yurttaşlarımıza, aydınlarımıza ve özellikle de ömrünü bu iki halkın helalleşmesine adamış olan Hrant Dink’in arkadaşlarına düşmektedir.
Hrant Dink bağırıp çağırarak değil, “bir güvercinin ürkekliğiyle” ama o güvercinin cesaretiyle konuşurdu.
Onun en önemli mirası, Türklerin ve Ermenilerin birbirinin düşmanı değil, birbirinin yarasını sarabilecek iki komşu halk olduğu fikridir. İki halkın birbirinin doktoru olduğu gerçeğidir.
Bugün Hrant’ın arkadaşlarına ve Ermeni aydınlarına düşen görev yalnızca geçmişin yasını tutmak değildir. Görev; Paşinyan’ın başlattığı bu cesur “Gerçek Ermenistan” yürüyüşünü, pro-Rus oligarkların, taşnak radikalizminin kalıntılarının ve uzlaşmaya direnen diaspora çevrelerinin sabote etmesine izin vermemek; Kafkasya’nın ve Anadolu’nun yeni barış dilini toplumun kalbine tercüme etmektir.
Anadolu’da bin yıllık ortak geçmişin son yüz yıllık karanlık parantezini kapatmak için önümüzde tarihî bir fırsat bulunmaktadır.
Ermenistan halkı hayallerden uyanıp gerçeği seçmişken, bizler de geçmişin acılarını inkâr etmeden fakat onların esiri olmadan geleceği seçebilmeliyiz. Çünkü barış, unutmak değil; hatırlayarak birlikte yaşayabilme cesaretidir.
Kalıcı barış, ancak geçmişin yaralarını saracak kadar cesur olanların eliyle inşa edilebilir.
