Taraftar ile tarafgir arasında ince olduğu kadar derin bir ayrım vardır. İlk bakışta ikisi de bir fikri, bir kişiyi veya bir davayı destekliyor gibi görünür. Fakat mesele imtihan vaktine geldiğinde aradaki fark bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.
Taraftarın bağlılığı duygusal olabilir. Kimi zaman aidiyet hissiyle, kimi zaman umutla, kimi zaman da heyecanla hareket eder. Ancak taraftarın aklı tamamen devre dışı değildir. Olayların sıcaklığı geçtikten sonra dönüp muhasebe yapabilir. Gerekirse kendi desteklediği kişiyi veya hareketi eleştirebilir. Hatta “Burada yanlış yapmışız.” deme olgunluğunu gösterebilir. Çünkü taraftarın sadakati hakikatin önüne geçmemiştir.
Tarafgir ise farklıdır.
Tarafgirlik, bir fikri savunmaktan ziyade aklı belirli bir merkeze teslim etmektir. Kişi artık olayları olduğu gibi değerlendirmez; sevdiği kişi haklıysa değil, sevdiği için haklıdır. Desteklediği yapı doğru olduğu için değil, desteklediği için doğrudur. Böyle bir noktada muhakeme zayıflar, vicdan körelir ve kişi gerçeği aramaktan vazgeçer.
Cengiz Aytmatov’un “mankurt” tasviri tam da bunu anlatır. Hafızasını, kimliğini ve muhakemesini kaybetmiş insan tipi… Ne kadar açık delil ortaya koyarsanız koyun, ne kadar mantıklı izah yaparsanız yapın sonuç değişmez. Çünkü mesele bilgi eksikliği değil, zihinsel esarettir.
Bugün siyasette yaşanan birçok tartışmanın temelinde de bu tarafgirlik hastalığı yatmaktadır.
Mesela yıllardır “1982 Anayasası değişsin” sloganını tekrarlayanların önemli bir kısmı, anayasanın hangi maddesine itiraz ettiğini dahi açıklayamamaktadır. Sadece “askerî anayasa” denilmekte ve bunun üzerinden bir olumsuz algı oluşturulmaktadır.
Oysa ortada izaha muhtaç bir durum vardır.
Sanki bu anayasayı yabancı bir işgal gücü hazırlamış gibi konuşuluyor. Hâlbuki metnin ruhuna bakıldığında üniter devlet anlayışını koruyan, ülkenin bölünmez bütünlüğünü esas alan ve vatandaşlık bağıyla devlete bağlı olan herkesi Türk kabul eden kapsayıcı bir yaklaşım görülmektedir.
Bir anayasa elbette eleştirilebilir, değiştirilebilir ve geliştirilebilir. Buna kimsenin itirazı yoktur. Fakat eleştiri sloganla değil, gerekçeyle yapılır. Eğer bir madde yanlışsa hangi sebeple yanlış olduğu ortaya konur. Eğer eksikse neyin eksik olduğu söylenir.
Aksi hâlde mesele hukuk veya anayasa değil, tarafgirlik olur.
Benzer bir durum CHP içerisindeki tartışmalarda da yaşanmaktadır.
Türk Milleti adına karar veren yargı mercileri bir karar vermiştir. Kararın dayandığı belgeler, beyanlar ve dosyadaki deliller ortadadır. Hukukçular bunları tartışabilir, değerlendirebilir, eleştirebilir. Ancak bazı çevreler delillerden önce isimlere bakmaktadır.
Eğer sonuç kendi istedikleri gibi çıkarsa mahkemeler bağımsızdır; aksi bir sonuç çıkarsa hukuk siyasallaşmıştır!
İşte tarafgirliğin en belirgin alameti budur.
Kural kişiye göre değişiyorsa ortada ilke değil menfaat vardır.
Hakimlerin önüne gelen delilleri görmezden gelmesini istemek hukuk talebi değil, siyasi beklentidir. Hukuk ise beklentiye göre değil, dosyaya göre karar verir. Beğenilsin veya beğenilmesin, hukuk devletinin temel mantığı budur.
Bugün bazı çevrelerin öfkesinin sebebi de budur. Çünkü mesele hakikat değil, alışkanlıktır. Yıllardır belirli isimleri merkeze koymuş bir anlayış, olayları artık hukuk penceresinden değil şahıslar penceresinden okumaktadır. Böyle olunca kişiler eleştirilemez, sorgulanamaz ve hata yapmaz hâle gelir.
Oysa demokrasi de hukuk da kişilerin değil ilkelerin rejimidir.
Göbekten bağlı olmayan, midesiyle değil aklıyla düşünen insanlar ise meseleye daha farklı bakmaktadır. Sağcı, solcu, milliyetçi, muhafazakâr veya sosyal demokrat olması fark etmeksizin birçok insan olayları şahıslar üzerinden değil, deliller üzerinden değerlendirmektedir.
Nitekim 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun aldığı yüzde 48 oy da küçümsenecek bir oran değildir. Bu sonuç, toplumun çok geniş bir kesiminin ona güven duyduğunu göstermiştir. Yüzde 48 alanın yüzde 50+1 alabilme ihtimali de teorik olarak her zaman vardır. Bu gerçeği kabul etmek başka şeydir, eleştirilmez bir lider kültü oluşturmak ise bambaşka bir şeydir.
Asıl mesele şudur:
Hakikatin tarafında mı duracağız, yoksa tarafımızı hakikatin yerine mi koyacağız?
Çünkü taraf olmak bir tercihtir.
Tarafgir olmak ise muhakemeyi terk etmektir.
Taraf olmak insanı dava sahibi yapar.
Tarafgir olmak ise insanı dava değil şahıs peşinde sürükler.
Birinde akıl rehberdir, diğerinde sadakat.
Birinde hakikat aranır, diğerinde hakikat eğilip bükülür.
Toplumların çürümesi de tam burada başlar. İnsanlar doğruyu yanlışı ölçmek yerine, kimin söylediğine bakmaya başladıkları gün fikir hayatı ölür, geriye sadece taraftarlığın fanatik biçimi olan tarafgirlik kalır.
İşte bugün yaşadığımız birçok siyasi ve toplumsal krizin temelinde de bu hastalık bulunmaktadır.
“Taraf olmak erdemdir; tarafgir olmak ise çoğu zaman aklın istifasıdır!”.
