Siyasette dün birbirine övgüler dizenlerin bugün birbirini mahkeme salonlarında araması, yarın ise yeniden aynı masada buluşması şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bu geçici güç mücadeleleri uğruna toplumun kalıcı kırılmalar yaşamasıdır.
Türkiye’de siyaset sahnesi değişiyor gibi görünse de bazı kurallar hiç değişmiyor. Dün aynı kürsüden birbirine destek verenler bugün sert bir mücadeleye girişebiliyor, yarın ise yeniden ortak bir zeminde buluşabiliyor. Bu durum yalnızca güncel siyasi tartışmaların değil, siyasetin doğasının da bir sonucudur.
Siyaset felsefesi ve sosyolojisi, yüzyıllardır güç odaklarının oluşumunu, meşruiyet devrini ve güç dengeleri değiştiğinde ortaya çıkan yapısal dönüşümleri inceler. Türkiye’nin yakın siyasi tarihi ve güncel dinamikleri değerlendirildiğinde, kurumsal yapılardan ziyade kişi merkezli, sadakat odaklı ve paternalist ilişkilerin belirleyici olduğu görülmektedir. Bir liderin referansıyla yükselen, onun açtığı alan sayesinde görünürlük kazanan aktörlerin, güç dengeleri değiştiğinde sergiledikleri tutumlar, siyasette vefa ile faydacılık arasındaki gerilimi bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
1. Paternalist Siyaset ve “Evlatlar” Paradoksu
Geleneksel siyaset kültüründe lider yalnızca bir yönetici değil; aynı zamanda kadroları yetiştiren, koruyan ve önlerini açan bir “baba” figürü olarak görülür. Yerel yönetimlerden merkezi yönetime, parti teşkilatlarından meclis gruplarına kadar uzanan kariyer basamaklarını hızla tırmanan birçok aktör, gücünü büyük ölçüde bu hamilik ilişkisine borçludur.
Ancak bu yapının temel bir zafiyeti vardır: Meşruiyet ilkelerden değil kişilerden alındığında, gücün adresi değiştiği anda sadakatin yönü de değişebilmektedir.
Dün liderin en yakınında duran, onun adına siyasal söylem üreten ve kurumsal disiplini savunan isimlerin bugün yeni güç merkezlerinin etrafında konumlanması siyaset bilimi açısından şaşırtıcı değildir. Asıl dikkat çekici olan, bu dönüşümlerin meşrulaştırılması için kullanılan söylemsel araçlardır.
2. Kavramsal Tasfiyeler: Liderlikten Butlan Tartışmalarına
Siyasette tasfiye süreçleri nadiren çıplak bir güç mücadelesi olarak sunulur. Bunun yerine hukuki, ahlaki ya da kurumsal gerekçeler devreye sokulur.
Dün tartışılmaz lider olarak sunulan figürlerin bugün kurultay süreçleri, delegasyon tartışmaları veya “butlan” iddiaları üzerinden geriye dönük olarak sorgulanması bu durumun tipik örneklerindendir.
Burada tartışılan çoğu zaman hukukun kendisi değil, hukuki argümanların siyasi mücadelede nasıl araçsallaştırıldığıdır. Çünkü siyasette “kahraman” ve “hain” tanımları çoğu zaman ilkelere göre değil, güç dengelerine göre şekillenmektedir.
Bu nedenle aynı aktör, farklı dönemlerde tamamen zıt sıfatlarla tanımlanabilmektedir. Dün meşruiyetin sembolü olarak sunulan bir isim bugün sorunların kaynağı olarak gösterilebilir; dün eleştirilen bir aktör ise yarın yeni ittifakların vazgeçilmez parçası hâline gelebilir. Siyasi dildeki bu hızlı dönüşüm, çoğu zaman ilkesel değişimlerden çok güç dengelerindeki değişimin bir yansımasıdır.
3. Elitlerin Savaşı, Toplumun Bedeli
Siyasi elitlerin kendi aralarındaki beka, imza ve delege mücadelelerinin en ağır bedelini ise toplum öder.
Kırmızı plakaların, diplomatik pasaportların, özel sağlık imkânlarının ve çeşitli ayrıcalıkların koruması altında bulunan siyasi aktörler, sert söylemlerle kitleleri mobilize ederken ortaya çıkan sosyal maliyetleri doğrudan yaşamazlar.
Bu süreçte toplumsal taban üç temel sonuçla karşı karşıya kalmaktadır:
Toplumsal Kutuplaşma
“Hain”, “yalancı”, “işbirlikçi” gibi ağır siyasi etiketler yalnızca rakip siyasetçileri değil; aynı aileye mensup, aynı mahallede yaşayan ve yıllardır dostluk ilişkisi bulunan insanları da birbirinden uzaklaştırmaktadır.
Gündem Sapması
Ortadoğu’daki sıcak gelişmeler, bölgesel barış arayışları, ekonomik kriz, hayat pahalılığı ve vatandaşın günlük sorunları; parti içi hesaplaşmaların gölgesinde geri plana itilmektedir. Oysa toplumun gerçek gündemi çoğu zaman siyasi elitlerin gündeminden çok daha farklıdır.
Kalıcı Kırgınlıklar
Bugün birbirine ağır sözler söyleyen siyasetçiler yarın aynı masada oturabilir, uzlaşabilir ve hatta ortak hareket edebilirler. Ancak onların çağrılarıyla birbirine düşman hâle gelen insanlar için aynı şeyi söylemek her zaman mümkün değildir.
Siyasetin tepesinde yaşanan uzlaşmalar çoğu zaman manşetlere yansır; fakat tabanda oluşan kırgınlıklar sessizce kalıcılaşır. Toplumun ödediği en büyük bedel de çoğu zaman budur.
Sonuç: Sağduyunun Siyaseti
Siyaset doğası gereği geçici ittifaklar, değişen dengeler ve pragmatik hesaplar üzerine kuruludur. Bu nedenle siyasi elitlerin kendi aralarındaki mücadeleleri mutlak doğrular üzerinden okumak çoğu zaman yanıltıcıdır.
Mahkeme kararları, kurultay hesapları, delege savaşları ve parti içi güç mücadeleleri elbette siyasetin doğal unsurlarıdır. Ancak bunlar öncelikle siyasi aktörlerin ve siyasi kurumların gündemidir.
Toplumun asli gündemi ise geçim derdi, ekonomik refah, adalet, eğitim, güvenlik ve toplumsal huzurdur.
Bu nedenle vatandaşın yapması gereken; siyasi elitlerin geçici kavgalarının fanatik taraftarı olmak değil, kendi hayatını doğrudan etkileyen sorunlara odaklanmaktır. Çünkü tepedeki aktörler yarın yeniden tokalaşabilir, helalleşebilir ve yeni ittifaklar kurabilirler.
Fakat onların uğruna birbirine kırdırılan toplum kesimlerinin kaybettiği güveni, dostluğu ve toplumsal barışı geri kazanmak çok daha uzun sürer.
Siyasetin değişmeyen yasası budur: Güç ortaklıkları geçicidir, fakat toplumun ödediği bedeller çoğu zaman kalıcıdır.
Bu nedenle sağduyulu vatandaşın görevi, siyasetçilerin kavgalarına taraf olmak değil; onların çoğu zaman unuttuğu toplumsal gerçekleri hatırlatmaktır. Çünkü sonunda kazanan ya da kaybeden siyasetçiler değil, huzurunu ve ortak yaşam kültürünü koruyabilen toplumlar olacaktır.
