HALKWEBYazarlarYaşayan Koltuklar Çağı

Yaşayan Koltuklar Çağı

Makamdan ayrıldığında etkisini kaybeden, koltuğunu bıraktığında sesi unutulan figürlerin artması tesadüf değildir.

0:00 0:00

Modern çağın en büyük yanılsaması, iktidarın kişilere ait olduğuna inanılmasıdır. Oysa günümüz düzeninde insanlar sistemi yönetmez; çoğu zaman sistem, makamlar aracılığıyla insanları yeniden üretir. İsimler değişir, partiler değişir, yöneticiler değişir ama iktidarın refleksleri aynı kalır.

Çünkü çağımız artık bireylerin değil, koltukların çağıdır.

Geçmişte iktidar saraylarda görünürdü. Krallar yönetir, hanedanlar hükmederdi. Bugün ise iktidar daha kurumsal, daha teknik ve daha görünmez bir yapı içinde varlığını sürdürüyor. Tahtların yerini makam odaları, hanedanların yerini bürokratik ağlar, mutlak monarşilerin yerini ise merkezi yönetim mekanizmaları aldı. Ancak öz değişmedi.

Yetki hâlâ merkezde toplanıyor.
Sorumluluk ise çevreye dağıtılıyor.

Bu nedenle modern sistemlerde başarı hızla sahiplenilirken başarısızlık sürekli anonimleşir. Ekonomi büyüdüğünde iktidar kendi iradesini öne çıkarır; kriz çıktığında suç küresel piyasalara, önceki yönetimlere, bürokrasiye ya da dış aktörlere yüklenir. Güç merkezileşirken hesap verme kültürü zayıflar.

Siyasetin temel paradoksu tam da burada başlar:
İktidar, eleştirdiği şeye dönüşme eğilimi taşır.

Muhalefetteyken özgürlük talep eden yapılar, iktidara geldiklerinde eleştiriyi tehdit olarak görmeye başlar.
Liyakat söylemiyle yükselen kadrolar zamanla kendi çevrelerini sistemin merkezine yerleştirir.
Adalet talebi, güç elde edildiğinde çoğu kez ayrıcalığın dili hâline gelir.

Çünkü makam yalnızca bir yönetim alanı değildir; aynı zamanda insan davranışını dönüştüren bir psikolojik ve sosyolojik iklimdir.

İnsanlar çoğu zaman kendi fikirlerini değil, bulundukları konumun reflekslerini savunmaya başlar. Bir süre sonra kişi ile makam arasındaki sınır silinir. Kararlar bireysel vicdanla değil, kurumsal devamlılık kaygısıyla alınır. Böylece sistem, kendisini eleştiren aktörleri bile zamanla kendi mantığı içinde yeniden şekillendirir.

Bu durum yalnızca siyasette değil, spor yönetiminden şirket yapılarına kadar her alanda görülür.

Bir futbol kulübünde başarısız transfer politikalarını yöneticiler belirler; fakat başarısız sezonun faturası teknik direktöre ya da futbolculara kesilir. Şirketlerde yanlış stratejik kararların bedelini çalışanlar işten çıkarılarak öderken yönetim kurulları yerini korur. Bürokratik yapılarda ise vatandaş, çözüm ararken sürekli başka bir masaya yönlendirilir. Yetki görünürdür ama sorumluluğun sahibi belirsizdir.

Modern toplumun en derin krizlerinden biri de budur:
Karar alma gücü büyürken hesap verebilirlik küçülmektedir.

Bu nedenle çağımızda insanlar giderek kimliklerinden çok unvanlarıyla var olmaya başlıyor. Makamdan ayrıldığında etkisini kaybeden, koltuğunu bıraktığında sesi unutulan figürlerin artması tesadüf değildir. Çünkü sistem, karakter sahibi bireylerden çok kurumsal devamlılığı koruyan aktörler üretir.

Aslında değişen yalnızca iktidarın biçimidir.
Mantığı değil.

Dünün kralları “Tanrı adına” konuşuyordu.
Bugünün yöneticileri “devlet”, “kurum”, “milli çıkar” ya da “sistem” adına konuşuyor.

Fakat her dönemde ortak kalan şey aynı:
Yetkinin sahiplenilmesi,
sorumluluğun ise sürekli ertelenmesi.

Belki de bu yüzden modern insan giderek daha büyük bir yabancılaşma yaşıyor. Çünkü birey, zamanla kendi benliğini değil, bulunduğu makamın kimliğini taşımaya başlıyor. Sistem insanı temsil etmiyor; insan sistemin uzantısına dönüşüyor.

Ve sonunda geriye kişi kalmıyor.

Yalnızca koltuk kalıyor.

Benlik ölmüştür.
Yaşayan koltuktur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI