HALKWEBYazarlarKelimeler Masum Değildir: Türkiye’nin Irkçı Kodları

Kelimeler Masum Değildir: Türkiye’nin Irkçı Kodları

Bu ülkede sorun hafıza kaybı değil; seçilmiş unutkanlıktır.

0:00 0:00

Türkiye’de kelimeler hiçbir zaman sadece kelime olmadı. Her biri, tarihsel bir tortunun, bastırılmış bir hafızanın ve çoğu zaman yüzleşilmemiş bir geçmişin taşıyıcısıdır. Bu yüzden, Mine Kırıkkanat’ın kullandığı ifadeler yalnızca bir “dil sürçmesi” ya da “kötü seçilmiş kelimeler” olarak geçiştirilemez. Çünkü bu topraklarda “kılıç artığı”, “kripto” gibi kavramlar, doğrudan doğruya bir zihniyetin, bir dışlama geleneğinin ve inkâr siyasetinin kodlarıdır.

Rober Koptaş’ın işaret ettiği gibi, mesele yalnızca bir özrün samimiyeti değil; özrün dahi aynı zihinsel kodlarla kurulmasıdır. Türkiye’de özürler çoğu zaman bir yüzleşme değil, hasar kontrolüdür. Çünkü sorun dilde değil, o dili üreten düşünce sistemindedir.

Bu düşünce sistemi, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in kuruluşuna, oradan günümüze uzanan bir süreklilik taşır. “Kılıç artığı” ifadesi, doğrudan Ermeni Soykırımı’na referans verir. Hayatta kalanların torunlarını aşağılamak için kullanılan bu ifade, yalnızca bir hakaret değil, aynı zamanda bir “keşke hiç kalmasaydınız” imasıdır. Bu, bir toplumsal bilinçaltıdır; bastırılmış ama asla yok olmamış bir nefret biçimi.

Benzer şekilde “kripto” kelimesi, Türkiye’de uzun yıllardır bir paranoya dilinin parçasıdır. “Kripto Ermeni”, “kripto Yahudi”, “kripto Rum”… Bu ifadeler yıllardır siyasette, medyada ve sosyal medyada defalarca dolaşıma sokuldu. Kimliğin gizlenmesi üzerinden kurulan bu suçlama biçimi, aslında başka bir şeyi açığa vurur: Bu kimliklerin hâlâ bir “suç”, bir “ayıp” ya da bir “tehdit” olarak kodlandığını. Bu dil, yurttaşlığı eşitlik temelinden koparıp, köken üzerinden bir hiyerarşi kurar.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Alevi kimliği üzerinden yıllarca maruz kaldığı söylemler de bu çerçevenin bir parçasıdır. Alevilik Türkiye’de hiçbir zaman sadece bir inanç meselesi olarak görülmemiş; çoğu zaman “öteki”nin kodlarından biri olarak kullanılmıştır. Buna bir de “gizli Ermeni” imaları eklendiğinde, ortaya çok katmanlı bir dışlama dili çıkar.

Daha da çarpıcı olan, bu dilin yalnızca marjinal çevrelerde değil, kendisini “seküler”, “modern” ya da “ilerici” olarak tanımlayan kesimlerde de rahatlıkla üretilebilmesidir. Bu durum, Türkiye’de ırkçılığın sadece ideolojik bir pozisyon değil, aynı zamanda kültürel bir refleks olduğunu gösterir.

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri, ırkçılığı yalnızca Batı’daki örnekler üzerinden tanımlayıp kendi içindeki tezahürlerini inkâr etmesidir. Oysa bu ülkede insanlar hâlâ soylarına, inançlarına, etnik kökenlerine göre kategorize ediliyor. “Kimden?” sorusu, “kim?” sorusunun önüne geçiyor.

Bu yüzden mesele bir tweet değildir. Mesele, bir zihniyetin ne kadar kolay ve ne kadar rahat bir şekilde yeniden üretilebildiğidir. Ve daha önemlisi, bu üretimin çoğu zaman fark edilmeden, hatta savunularak yapılmasıdır.

Eğer gerçekten “bizim gündemimiz ayrımcılık olamaz” deniyorsa, o zaman bu cümle bir temenniden öteye geçmelidir. Bunun yolu da unutmak değil, hatırlamak ve yüzleşmektir. Çünkü bu ülke, unutmayı seçtikçe aynı hataları tekrar etmeye mahkûm oluyor.

Bu ülkede sorun hafıza kaybı değil; seçilmiş unutkanlıktır.
Unutmuyoruz. Sadece işimize gelmediğinde hatırlamıyoruz.

Ve bu dil değişmedikçe, bu ülkenin hikâyesi de değişmeyecek.

YAZARIN DİĞER YAZILARI