Siyaset bazen bir tiyatro sahnesine benzer. Roller bellidir, replikler tanıdıktır, dekor ise çoğu zaman değişmez. Ama perde her açıldığında, sanki ilk kez oynanıyormuş gibi bir heyecan yaratılır. İşte Özgür Özel’in son çıkışı da tam bu sahnede yankılanıyor:
“Adeta bir suçüstü durumu ile karşı karşıyayız. Sayın Erdoğan ‘ara seçim gündemimizde yok’ lafıyla adeta anayasayı açıkça ihlal etme, Meclis’in sorumluluğunda olan bir meseleye yürütme olarak direktif verme gibi bir tarihi hatayı yapmış durumda.”
Cümle güçlü. Vurgu sert. İtiraz yerinde.
Ama sahneye biraz uzaktan bakınca, insanın aklına şu soru düşüyor: Bu oyunu gerçekten ilk kez mi izliyoruz?
Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde şekillenen siyasi iklim, uzun zamandır yürütmenin ağırlığını daha fazla hissettirdiği bir düzlemde ilerliyor. Yasama ile yürütme arasındaki mesafe bazen bir anayasa sayfası kadar ince, bazen de siyasetin gerçeği kadar kalın. Böyle bir tabloda “sınır ihlali” tartışmaları artık ani bir krizden çok, periyodik bir hatırlatma gibi karşımıza çıkıyor.
Tam da bu yüzden, her yeni tartışmada yükselen “suçüstü” vurgusu, haklılığını korusa da bir tür déjà vu hissi yaratıyor. Sanki yıllardır aynı kavşakta duruyor, aynı kural ihlallerini izliyor ama her seferinde “Aa gerçekten mi?” diye başlıyoruz söze.
Şeytanın avukatlığı burada devreye giriyor:
Eğer bu bir “ilk” değilse, neden dili hâlâ “ilk kez oluyormuş” gibi kuruyoruz?
Belki de siyaset, hafızadan çok anın etkisini büyütmeyi seviyor. Her açıklama biraz manşet, biraz duygu, biraz da “şok etkisi” taşıyor. Ama bu dilin bir yan etkisi var: Sürekliliği görünmez kılmak.
Sorun sadece açıklamanın içeriği değil, tonu. Çünkü bazen en güçlü eleştiri, “şok olduk” demek değil; “biz bunu zaten biliyoruz ve tam da bu yüzden itiraz ediyoruz” diyebilmektir.
Oysa daha keskin bir politik dil mümkün:
Şaşırıyormuş gibi yapmak yerine, alışkanlıkları teşhis etmek.
Anlık tepki vermek yerine, sürekliliği teşhir etmek.
Çünkü siyaset, sadece anlık reflekslerin değil, kolektif hafızanın da alanıdır. Ve bir ülkede en büyük kırılma, kuralların ihlal edilmesinden çok, o ihlallerin sıradanlaşmasıyla başlar.
Asıl sorun artık ihlalin kendisi değil; ona verdiğimiz tepkinin otomatiğe bağlanmasıdır.
Şaşırıyoruz…
Kınıyoruz…
Ve sonra bir sonraki “ilk kezmiş gibi” yaşanan ana kadar bekliyoruz.
Dönüp kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?
Aynı sahnede, aynı oyunu izlerken gerçekten şaşırıyor muyuz…
Yoksa şaşırıyor gibi yapmanın, siyasetin en risksiz dili olduğunu mu düşünüyoruz?
Belki de artık o cümleyi değiştirme zamanı gelmiştir:
“Şok olduk” değil…
“Evet, yine oldu. Ve biz bunu normalleştirmeyeceğiz.”
Çünkü bazı şeylere hâlâ şaşırıyorsak, sorun yaşananlarda değil… hatırlamak istemediklerimizdedir.
