Kılıçdaroğlu’nun sözleri bir çıkış değil, tasfiye sürecinin ilanıydı; cumhurbaşkanlığı yarışı ise sadece bir seçim değil, herkesin gerçek yerini aldığı bir karakter testine dönüştü.
“Siz mi beni korkutacaksınız? Sizin önünüzde diz çökerek yaşamaktansa ayakta ölmeyi tercih ederim.”
Bu söz, Kemal Kılıçdaroğlu’nun sadece bir anlık çıkışı değil; Türkiye siyasetinde kırılmanın, yalnızlaşmanın ve aslında sistemin çıplak gerçeğiyle yüzleşmenin ilanıydı.
Ardından gelen “ya bana katılın ya önümden çekilin” cümlesi ise bir davetten çok daha fazlasıydı: Bu, bir tasfiye çağrısıydı. Safların netleşmesi, maskelerin düşmesi, herkesin gerçek yerini alması için yapılmış bir uyarıydı.
Ve evet… O gün söylenenler, bugün yaşananların provasıydı.
Cumhurbaşkanlığı süreci sadece bir seçim değildi. Aynı zamanda bir karakter testiydi. Kim omuz verdi, kim yük oldu, kim bekledi, kim pusuda durdu… Hepsi ortaya döküldü.
Gözyaşı dökenleri de gördük. Ama o gözyaşlarının arkasında saklanan kariyer planlarını, koltuk hesaplarını, “sonrası için pozisyon alma” reflekslerini de gördük.
Özgür Özel, Oğuz Kaan Salıcı, Gökhan Günaydın, Müslim Sarı, Ekrem İmamoğlu…
Dün “yanındayız” diyenlerin, bugün nasıl hizalandığını bu toplum unutmadı. Unutmayacak.
Çünkü siyasette en kirli oyun, açık düşmanlık değildir.
En tehlikelisi, sadakat kisvesi altında büyüyen ihanetlerdir.
Açıkça karşı olanla mücadele edersiniz.
Ama yanınızdaymış gibi durup ilk virajda yön değiştirenler…
Onlar sadece kaybettirmez. İçeriden çürütür. Sessizce, sinsice, sistemli bir şekilde…
Bu, Türkiye siyasetinin yeni bir hikâyesi değil.
Bu, dün Bülent Ecevit’e yapılanın bugünkü versiyonudur.
Bu, Turgut Özal sonrası şekillenen iç hesaplaşmaların başka bir sahnesidir.
Bu, gücü paylaşamayanların, kaybı tek bir omza yıkma geleneğinin devamıdır.
Seçimin ikinci turuna giderken kurulan temaslar…
Perde arkasında yürütülen pazarlıklar…
Bir gecede değişen söylemler…
Bunların hiçbiri “siyasi manevra” değildir.
Bunlar, düpedüz güvenin tasfiyesidir.
Daha sandıklar kapanmadan başlayan “değişim” çığırtkanlığı ise aslında bir fikir hareketi değil; sabırsız bir iktidar iştahının dışavurumuydu.
Henüz mücadele bitmemişken koltuk hesabı yapanların, bugün dönüp “yenilginin tek sorumlusu” diye parmak sallaması, siyasi ahlaksızlığın en rafine halidir.
Veli Ağbaba, Ali Mahir Başarır, Gökhan Zeybek, Umut Akdoğan, Selin Sayek Böke…
İsimler uzar gider.
Ama mesele hiçbir zaman isimler olmadı.
Mesele zihniyetti. Ve o zihniyet hâlâ yerinde duruyor.
O gün susanlar…
“Oyunu bozmayalım” diyerek geri çekilenler…
“Düzen böyle” diyerek konfor alanını koruyanlar…
Bugünün enkazını birlikte inşa ettiler.
Bugün çıkıp “her şeyin sorumlusu Kılıçdaroğlu’dur” diyenler, sadece gerçeği çarpıtmıyor; aynı zamanda kendi rollerini de tarihten silmeye çalışıyor. Ama tarih, bu kadar ucuz bir hafızasızlığı kabul etmez.
İsmail Saymaz üzerinden servis edilen iddialar, medya eliyle yürütülen algı operasyonlarının ne kadar sistematik olduğunu bir kez daha gösterdi.
Gerçekler değil, senaryolar dolaşıma sokuldu.
Eleştiri değil, itibarsızlaştırma üretildi.
Siyaset değil, mühendislik yapıldı.
Ama unuttukları bir şey var:
Hafıza.
Toplumun hafızası, sandıktan daha yavaştır ama daha derindir.
Ve bir gün mutlaka konuşur.
Bugün sahnede yine aynı oyun var.
Yeni ittifaklar, yeni hesaplar, yeni yüzler…
Ama yöntem değişmedi:
Önce yanında dur.
Sonra arkadan it.
Sonra da dönüp “biz zaten karşıydık” de.
Şunu net söyleyelim:
Bu hikâyede kimse tertemiz değil.
Ama herkes de eşit derecede kirli değil.
Alın teriyle siyaset yapanla, rüzgâra göre saf değiştirenler…
Bedel ödeyenle, bedel ödetenler…
Direnenle, bekleyenler…
Aynı cümlede yazılmaz.
Ve en önemlisi:
Bu bir son değil.
Kalem kırılmadı.
Defter kapanmadı.
Notlar tutuldu.
Ve günü geldiğinde…
Herkes, kendi kurduğu cümlenin altında kalacak.
