Bizim Sivas’ta bir laf vardır:
“Herkes sevdiğini över.”
Son günlerde siyasete bakınca bu sözün ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha görüyoruz.
Özgür Özel Newsweek’e yazmış, dosdoğru NATO’cu bir metin. İttifakı öve öve bitirememiş. Kemal Kılıçdaroğlu ise Teori dergisinde anti-emperyal bir yazıyla çıkmış okurun karşısına. İkisi de aynı partinin genel başkanlığı koltuğunda oturmuş isimler; biri eski, biri mevcut.
Birinin yazısı Brüksel’de, diğerinin yazısı Küba’da yayımlansa daha az şaşırtıcı olurdu.
Ama asıl dikkat çekici olan sadece bu değil.
Daha düne kadar birbirine ağır sözler söyleyen, birbirini tehdit eden siyasetçiler bugün büyük sermaye çevrelerinin etkinliklerinde yan yana geliyor, aynı karede gülümsüyor. Sanki o sert açıklamalar hiç yapılmamış, o meydan okumalar hiç yaşanmamış gibi…
Geçtiğimiz günlerde Koç Holding’in düzenlediği bir etkinlikte ortaya çıkan görüntüler tam da bunu gösteriyordu. Dün ekranlarda birbirine yüklenen isimler bugün aynı salonda sohbet ediyor, tokalaşıyor, poz veriyordu.
Elbette siyasette diyalog olur, insanlar konuşur. Ancak ortada yıllarca savunulmuş ideolojik iddialar, sert eleştiriler ve büyük sözler varsa, vatandaşın bazı soruları sorması da kaçınılmazdır.
Daha ilginci ise ortaya çıkan yeni siyasi tablo.
Bugün NATO’yu öven sosyal demokratlar var. Onların peşinde kendisini solcu olarak tanımlayanlar da var, sağcı olarak tanımlayanlar da. Bir zamanlar birbirinin tam karşısında duran siyasi çizgiler artık aynı fotoğraf karesine sığabiliyor. TİP ile Zafer Partisi gibi birbirinden oldukça farklı siyasi geleneklerden gelen yapıların aynı siyasi denklem içinde anılması bile başlı başına dikkat çekici.
Maden işçileri direnişinde boy gösterenlerin, işçinin hakkını savunduklarını söyleyenlerin, büyük sermayeye karşı en sert eleştirileri yapanların bugün sermaye çevrelerinin etkinliklerinde görünmesi de ayrıca tartışılması gereken bir konu.
Peki bunu neyle açıklayacağız?
“Geçiş dönemi” mi diyeceğiz? “Devlet aklı” mı? “Gerçek siyaset” mi?
Yoksa ilkesizliğin ve pragmatizmin normalleşmesi mi?
Çünkü bugün geldiğimiz noktada siyaset giderek fikirlerin değil, pozisyonların mücadelesine dönüşüyor. Sağ-sol, milliyetçi-sosyal demokrat ayrımları bulanıklaşıyor. Dün birbirine en sert eleştirileri yöneltenler bugün aynı masada buluşabiliyor.
Eski ülkücüler, eski komünistler, sözde sosyal demokratlar ve sözde milliyetçiler aynı fotoğraf karesinde yer alabiliyor.
Belki de asıl soru şudur: Ortada gerçekten güçlü ilkeler mi var, yoksa koltuk derdi mi?
İşte bazen mesele kimin övüldüğü değildir. Mesele, övenin nerede durduğudur, ilkelere sahip olup olmamasıdır.
Eğer bir siyasetçi bir gün işçiyle, ertesi gün patronla; bir gün anti-emperyalizmle, ertesi gün NATO güzellemeleriyle anılabiliyorsa, insanlar ister istemez şu soruyu sorar: Sorun fikirlerin değişmesi mi, yoksa duruşların kaybolması mı?
Bitirirken Divriğili hemşerilerimin o sözünü bir kez daha hatırlatmak isterim:
“Herkes sevdiğini över.”
Ama unutmayalım: Sevgisi her gün başkasına yönelenlerin kitlesinin övgüsü de bir gün sövgüye dönüşür.
