Türkiye’de yoksulluk derinleşiyor ama isyan büyümüyor. Çünkü sistem, adalet sunmasa da herkese bir ihtimal satıyor.
“Burada devrim olmaz, çünkü yoksullar, sıradaki zenginin kendileri olduğunu düşünüyorlar.”
Bu sözün John Steinbeck’e ait olup olmaması önemli değil. Türkiye’de bu artık bir alıntı değil; bir yaşam biçimi.
Ülkede milyonlar geçim derdiyle boğuşuyor. Enflasyon maaşları eritiyor, kiralar insanları şehir dışına itiyor, gençler gelecek planını bavula sığdırıyor. Ama bütün bu tabloya rağmen sokakta kitlesel bir kopuş, köklü bir siyasal kırılma yok.
Çünkü bu ülkede insanlara hak verilmezken, umut dağıtılıyor.
ADALETSİZLİĞE İNANMAYAN TOPLUM
Türkiye’de sorun yalnızca eşitsizlik değil. Sorun, bu eşitsizliğin geniş kesimler tarafından tam anlamıyla reddedilmemesi.
Herkes torpilden şikâyet ediyor ama kimse gerçekten bitmesini istemiyor. Çünkü torpil, ahlaki olarak yanlış ama pratikte “bir gün işime yarayabilir” diye düşünülen bir araç. Bu yüzden eleştiri, sisteme değil; sisteme erişememeye yöneliyor.
Bu, siyasetin en büyük başarısı:
İnsanları adalet talep eden yurttaşlar olmaktan çıkarıp, fırsat kollayan bireylere dönüştürmek.
KİRACI ÖFKESİ YERİNE EV SAHİBİ HAYALİ
Barınma krizi bunun en çıplak örneği.
Kiralar kontrolsüz artıyor. Gençler tek başına ev tutamıyor. Aileler küçülmek zorunda kalıyor. Ama buna karşı kolektif bir “barınma hakkı” talebi yükselmiyor.
Onun yerine şu cümle dolaşıyor:
“Biraz daha sabredeyim, ben de alırım.”
O “biraz daha”, yıllara yayılıyor.
O “ben de alırım”, çoğu zaman hiç gerçekleşmiyor.
Ama bu hayal, bugünün adaletsizliğini sessizce kabullenmeye yetiyor.
YARDIM MI, BAĞLILIK MI?
Sosyal yardımlar da bu düzenin parçası.
Hak temelli değil, lütuf temelli dağıtıldığında yardım bir güvence değil, bir bağ kurma aracına dönüşür. Yurttaş devlete hesap soran değil, destek kesilmesin diye sessiz kalan bir konuma çekilir.
Bu ilişki biçimi sürdüğü sürece siyaset eşitler arasında bir sözleşme değil, yukarıdan aşağıya işleyen bir hiyerarşi olarak kalır.
MUHALEFETİN KONFOR ALANI
Sorunun bir boyutu da muhalefet.
Çünkü çoğu zaman bu düzeni yıkmayı değil, daha düzgün işletmeyi vaat ediyor. Yani “herkes için torpil” demiyor belki ama “torpilsiz de yükselebileceksiniz” diyor.
Ama mesele şu:
Neden herkes yükselebilmek zorunda?
Neden herkesin insanca yaşayabilmesi için “yükselmesi” gerekiyor?
Bu soru sorulmadığı sürece, siyaset yalnızca hayalleri yeniden paketleyip sunar.
KIRILMA NE ZAMAN?
Tarih açık: Büyük değişimler, insanlar yoksullaştığı için değil; yoksulluklarını meşrulaştırmayı bıraktıklarında olur.
Türkiye’de henüz o eşik aşılmış değil.
Çünkü insanlar kendini “kaybeden” olarak değil,
“henüz kazanmamış” olarak görüyor.
Ve bu fark küçük değil; siyasal kaderi belirleyen şey tam da bu.
SON SÖZ
Bu ülkede düzeni ayakta tutan yalnızca iktidar değil.
O düzenin bir gün kendilerine de yarayacağına inanan milyonlar var.
O inanç sürdüğü sürece, en derin krizler bile sistemi sarsmakta zorlanır.
Gerçek değişim, insanlar “sıradaki zengin” olma hayalinden vazgeçtiğinde başlar.
Ve belki de en zor devrim,
tam olarak budur.
