Dostoyevski bir yerde şöyle fısıldar:
“Şeytan uyuyakaldı bir gün. Rüzgar sert esti. Üç tüy düştü şeytandan. Biri paraya yapıştı, diğeri mevkiye, öteki de ihtirasa. O günden sonra şeytan hiçbir iş yapmadı.”
Bazı cümleler vardır; okuduğunuz an geçip gitmez, zihninizde dolaşır, yerleşir, hatta büyür. Bu da onlardan biri. Çünkü bu söz, bir masal gibi başlar ama insanın içine bir şüphe bırakır: Ya gerçekten şeytan artık çalışmıyorsa?
Belki de haklıdır Dostoyevski. Belki de şeytanın işi bitmiştir. Çünkü onun yapması gereken her şeyi, çoktan sistem devralmıştır.
Bir düşünün.
Bir sabah uyanıyorsunuz, haberleri açıyorsunuz. Bir tartışma, bir kriz, bir açıklama, bir karşı açıklama… Her şey çok tanıdık. Herkes bir şey söylüyor ama hiçbir şey değişmiyor. Sanki görünmeyen bir döngünün içindeyiz. İşte tam o noktada, o üç tüy sessizce sahneye çıkıyor.
İlki: Para.
Para, siyasetin görünmeyen senaristi gibi. Perdenin önünde konuşanlar var, ama perde arkasında yazılan başka bir hikâye. Kimlerin daha fazla duyulacağı, hangi konuların büyütüleceği, hangilerinin sessizce geçiştirileceği… Hepsi ince ince işlenmiş bir düzenin parçası. Ve çoğu zaman bu düzenin dili ideolojiler değil, rakamlar oluyor.
İkinci tüy: Mevki.
Ah, o koltuklar… Dışarıdan bakınca sadece bir sandalye gibi. Ama içine oturan için bazen bir hayat, bazen bir kimlik, bazen de vazgeçilmez bir sığınak. Siyasetçinin en büyük korkusu çoğu zaman kaybetmek değil, bırakmak oluyor. Çünkü o koltuk gidince sadece yetki değil, anlam da gidiyor gibi hissediliyor. Ve böylece siyaset, ilerlemek yerine tutunmaya odaklanıyor.
Ve sonra üçüncü tüy sahneye çıkıyor. En sessizi, en görünmezi ama belki de en güçlü olanı:
İhtiras.
İhtirasın sesi yoktur ama etkisi her yerdedir. Bir cümlenin tonunda, bir bakışın sertliğinde, bir kararın zamanlamasında… Siyaseti bir hizmetten çok bir yarışa çeviren odur. Ve bu yarışta mesele artık “daha iyi olmak” değil, “diğerini geçmek” olur. Ne pahasına olursa olsun.
İşte o anda siyaset değişir.
Rakipler düşmana dönüşür. Tartışmalar yerini çatışmalara bırakır. Hakikat eğilip bükülür, bazen tamamen kaybolur. Ve toplum… toplum yavaş yavaş ikiye ayrılır. Aynı sokakta yürüyen insanlar, farklı dünyalarda yaşamaya başlar.
Ama en garibi şu:
Kimse kendini hikâyenin kötü karakteri olarak görmez.
Herkes haklıdır. Herkes gerekli olanı yaptığını düşünür. Ve tam da bu yüzden, hikâye ilerlerken kimse durup “Bir şeyler yanlış gidiyor” demez. Çünkü o üç tüy artık o kadar doğal görünür ki, kimse onların bir zamanlar “şeytandan düştüğünü” hatırlamaz.
Belki de Dostoyevski’nin en büyük ustalığı burada. Bize şeytanı göstermiyor. Onu ortadan kaldırıyor. Ve sonra etrafımıza bakmamızı istiyor.
Peki biz ne görüyoruz?
Bir sistem. Kendi kendine işleyen, kendi kendini besleyen bir düzen. İçine giren herkesi yavaş yavaş kendine benzeten bir yapı. İyi niyetleri törpüleyen, idealleri eriten, sonunda herkesi aynı dili konuşmaya zorlayan bir mekanizma.
Ve işte o an anlıyoruz:
Şeytan gerçekten uyuyor olabilir.
Çünkü artık uyanmasına gerek yok.
Ama belki de asıl mesele bu değil.
Belki de asıl mesele şu:
Biz o üç tüye ne zaman dokunduk?
Ne zaman “bir kereden bir şey olmaz” dedik?
Ne zaman kazanmayı, anlamaktan daha önemli gördük?
Çünkü hikâyenin en rahatsız edici kısmı şu olabilir:
Şeytanın yerini sistem almadı sadece.
Biz de o sistemin bir parçası olduk.
Ama hikâye burada bitmek zorunda değil.
Belki de ilk kez, o rüzgârın yönünü sorgulamak gerekiyor. O tüylerin nereye düştüğünü görmek. Hatta belki de daha cesur bir şey yapmak: Onlara tutunmamayı seçmek.
Kolay mı? Değil.
Ama her hikâyenin bir kırılma anı vardır.
Ve belki de biz hâlâ o ana gelmedik—ya da çoktan geldik de fark etmedik.
Kim bilir?
Belki de asıl soru şu:
Şeytanın uyanmasına mı ihtiyacımız var…
yoksa bizim mi?
