Türkiye’de bazı insanlar sadece bir kişi değildir.
Bir dönemin aynasıdır.
Rasim Ozan Kütahyalı tam olarak böyle bir figürdür.
Çünkü ROK dediğimiz karakter yalnızca televizyonlarda bağıran bir yorumcu değildir.
O; Türkiye’de medyanın nasıl çürüdüğünün, siyasetin nasıl magazinleştiğinin ve ekranların nasıl bir propaganda arenasına dönüştüğünün canlı örneğidir.
Normal şartlarda fikir üretmesi gereken ekranlar, zamanla karakter performanslarının sahnesine dönüştü.
Bilgi yerine bağıranlar, analiz yerine şov yapanlar öne çıkarıldı.
Ve Rasim Ozan Kütahyalı bu sistemin en görünür ürünlerinden biri oldu.
Bir dönem liberallerle yürüdü.
Sonra iktidar medyasının yıldız yorumcusuna dönüştü.
Bir dönem FETÖ çizgisine yakın pozisyon aldı denildi.
Sonra en sert FETÖ karşıtlarından biri oldu.
Bir dönem çözüm sürecinin hararetli savunucusuydu.
Sonra milliyetçi söylemlerin en agresif savunucularından biri hâline geldi.
Yani ortada omurgalı bir fikir çizgisi değil, sürekli değişen bir siyasi adaptasyon vardı.
İşte mesele tam burada başlıyor.
Çünkü Türkiye’de medya artık hakikati arayan insanların alanı olmaktan çıktı.
Güce göre pozisyon alan figürlerin arenasına dönüştü.
ROK’un yıllarca ekranlarda tutulmasının nedeni entelektüel derinliği değildi.
Tam tersine…
Kaos üretme kapasitesiydi.
Bağırması, provoke etmesi, hakaret dili üretmesi, tansiyon yükseltmesi bu medya düzeninde “reyting malzemesi” hâline getirildi.
Ve zamanla Türkiye’de çok tehlikeli bir şey oldu:
Ekranlarda bilgi sahibi insanlar değil, dikkat çeken insanlar öne çıkarıldı.
ROK işte bu çağın ürünüdür.
Bir televizyon karakteri…
Siyaseti analiz eden değil, siyaseti magazinleştiren bir figür…
Bugün dönüp bakınca insan şu soruyu soruyor:
Türkiye gerçekten bu kadar mı fikirsizleşti ki, yıllarca en görünür yorumculardan biri Rasim Ozan Kütahyalı oldu?
Çünkü mesele artık sadece bir kişi meselesi değil.
ROK figürü aslında Türkiye’de sistemin neyi ödüllendirdiğini gösteriyor.
Tutarlılığı değil…
Bağlılığı değil…
İlkeyi değil…
Gürültüyü ödüllendiriyor.
Bir gün bir siyasi çizginin en ateşli savunucusu olup, ertesi gün tam tersine geçebilmek; normal şartlarda güvenilirliği bitirir.
Ama Türkiye’de tam tersine ekran süresini artırdı.
Çünkü bu düzen fikir insanı değil, kriz karakteri seviyor.
ROK tam da bu yüzden bir “ibret vesikasıdır.”
Sadece kendisi için değil…
Onu yıllarca ekran ekran dolaştıran medya düzeni için de…
Onu “kanaat önderi” gibi pazarlayan sistem için de…
Ve belki en acısı:
Toplumun bir bölümünün bu dili normalleştirmesi için de…
Bugün Türkiye’de insanlar birbirini dinlemiyor.
Birbirine bağırıyor.
Tartışma kültürü yok oldu.
Yerine performans siyaseti geldi.
İşte ROK tam da bu çürümenin sembolüdür.
ROK SADECE BİR KİŞİ DEĞİL, BİR DÖNEMİN SEMBOLÜ
Rasim Ozan Kütahyalı’yı sadece “renkli televizyon karakteri” gibi görmek büyük hata olur.
Çünkü ROK dediğimiz figür aslında Türkiye’de medyanın nasıl dönüştüğünün canlı özeti.
Bir ülkenin ekranlarında kimler yükseliyorsa, o ülkenin zihinsel iklimi de odur.
Ve Türkiye uzun yıllardır bağıranı düşünenin önüne koyan bir medya düzeniyle yaşıyor.
ROK’un yükselişi tesadüf değildi.
Çünkü bu sistem; sakin konuşanı değil, kriz çıkaranı ödüllendirdi.
Bilgi değil sansasyon…
Analiz değil provokasyon…
İlke değil pozisyon değişikliği…
İşte Türkiye’de medya tam olarak böyle çürüdü.
Rasim Ozan Kütahyalı’nın kariyerine baktığınızda sabit bir fikir çizgisi göremezsiniz.
Ama çok net bir refleks görürsünüz:
Gücün yönünü sezme refleksi…
Bir dönem liberal çevrelerin içindeydi.
Bir dönem çözüm sürecinin en hararetli savunucularındandı.
Bir dönem farklı siyasi odaklarla yakın pozisyon aldı.
Sonra tamamen başka bir çizgiye geçti.
Ama ne olursa olsun ekranlarda kalmayı başardı.
İşte mesele tam burada.
Çünkü Türkiye’de artık tutarlılık değil görünürlük ödüllendiriliyor.
Bugün bir akademisyen yıllarca çalışıp toplumda bu kadar görünür olamazken; bir televizyon polemikçisi her akşam milyonların önüne çıkabiliyor.
Bu yalnızca medya tercihi değil, kültürel çöküştür.
Çünkü ekranlar zamanla bilgi üreten insanların değil, reaksiyon üreten insanların alanına dönüştü.
ROK’un dili de bu yüzden önemli.
Hakaret…
Aşağılama…
Kışkırtma…
Aşırı duygusal çıkışlar…
Bütün bunlar zamanla “normal tartışma dili” gibi sunuldu.
Ve toplum farkında olmadan şunu kaybetti:
Düşünme kültürünü…
Çünkü sürekli bağırılan yerde düşünce gelişmez.
Orada sadece taraftarlık büyür.
ROK figürü bu yüzden bir medya karakterinden fazlasıdır.
O; Türkiye’de siyasetin futbol tribünü diline dönüşmesinin sembollerinden biridir.
Bugün insanlar artık analiz dinlemiyor.
Kendi öfkesini temsil eden karakter arıyor.
Ve medya da bunu besliyor.
Çünkü öfke reyting getiriyor.
Kavga reyting getiriyor.
Kaos reyting getiriyor.
ROK yıllarca tam da bu yüzden ekranlarda tutuldu.
Bir fikir adamı olduğu için değil…
Bir “etki karakteri” olduğu için…
Ve belki de en acı taraf şu:
Türkiye’de birçok genç insan siyasal tartışmayı bu üslupla öğrendi.
Bağırarak…
Hakaret ederek…
Aşağılayarak…
Bu yüzden mesele yalnızca Rasim Ozan Kütahyalı meselesi değil.
Onu üreten medya düzeni meselesi…
Onu parlatan televizyon sistemi meselesi…
Ve her siyasi dönemde yeni pozisyon almasını doğal karşılayan çürümüş siyasal kültür meselesi…
İşte bu yüzden ROK bir kişiden çok daha fazlasıdır.
Bir dönemin ibret vesikasıdır.
TÜRKİYE’NİN EKRAN ÇAĞI: FİKİR ÖLDÜ, PERFORMANS KAZANDI
Rasim Ozan Kütahyalı’yı anlamak için sadece ne söylediğine bakmak yetmez.
Neden bu kadar büyütüldüğüne bakmak gerekir.
Çünkü hiçbir medya figürü tek başına yükselmez.
Onu yükselten bir sistem vardır.
ROK’un yükselişi de Türkiye’de medyanın nasıl bir şeye dönüştüğünün açık göstergesidir.
Eskiden televizyon ekranlarına çıkan insanlardan bilgi beklenirdi.
Bugün ise reaksiyon bekleniyor.
Kim daha sert bağırıyor?
Kim daha fazla kriz çıkarıyor?
Kim sosyal medyada daha çok kavga üretiyor?
Yeni medya düzeninin kriteri bu oldu.
Ve Rasim Ozan Kütahyalı tam bu çağın karakteri hâline geldi.
Bir dönem bir siyasi çizginin en ateşli savunucusu…
Sonra başka bir çizginin yorumcusu…
Sonra başka bir pozisyonun propagandisti…
Ama değişmeyen tek şey vardı:
Her dönemde görünür kalması.
İşte bu yüzden mesele artık yalnızca Rasim Ozan Kütahyalı meselesi değildir.
Türkiye’de ilkesizliğin nasıl normalleştiğinin meselesidir.
Çünkü normal bir demokratik kültürde insanlar şunu sorar:
“Dün savunduğunun tam tersini bugün nasıl savunabiliyorsun?”
Ama Türkiye’de bu soru artık sorulmuyor.
Çünkü toplumun önemli bir kısmı fikir tutarlılığına değil, kendi öfkesini temsil eden karakterlere bağlanıyor.
İşte en büyük çürüme burada başladı.
ROK’un yıllarca ekranlarda tutulmasının nedeni bilgi değildi.
Kriz üretme kapasitesiydi.
Çünkü televizyonlar artık hakikati aramıyor.
Dikkati satın almaya çalışıyor.
Ve dikkat çağında en çok bağıran kazanıyor.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın siyaset algısı, bağıran televizyon yorumcuları üzerinden şekilleniyor.
Bu yüzden toplum artık düşünmüyor; reaksiyon veriyor.
Bir taraf öfkeleniyor.
Diğer taraf karşı öfke üretiyor.
Ama kimse gerçekten konuşmuyor.
ROK figürü işte bu kültürel çöküşün en görünür örneklerinden biridir.
Bir ülkenin ekranlarında en çok konuşulan insanlar sürekli polemik üreten figürlerse, orada düşünce hayatı zayıflamış demektir.
Ve belki de en trajik taraf şu:
Türkiye’de ciddi akademisyenler, düşünürler, araştırmacılar yıllarca görünmez kalırken; televizyon polemikçileri “kanaat önderi” gibi sunuldu.
İşte bu yüzden ROK bir kişiden ibaret değildir.
O; Türkiye’nin medya trajedisinin sembollerinden biridir.
Bir dönemin zihinsel çöküşünün sembolü…
İlkenin değil pozisyonun,
düşüncenin değil şovun,
ahlakın değil reytingin öne çıktığı düzenin sembolü…
Ve bugün dönüp bakınca insan şunu görüyor:
Rasim Ozan Kütahyalı aslında bir sonuçtu.
Asıl mesele onu mümkün kılan medya düzeniydi.
Çünkü bu ülke ekranlarında düşünceyi değil gürültüyü ödüllendirdi.
Ve sonunda ortaya; herkesin konuştuğu ama kimsenin gerçekten güvenmediği bir medya iklimi çıktı.
İşte bu yüzden ROK sadece bir televizyon yorumcusu değil…
Türkiye’nin medya tarihine düşülmüş büyük bir “ibret vesikasıdır.”
