HALKWEBYazarlarKILIÇDAROĞLU DOKTRİNİ: ARINMANIN, EMEĞİN, HALKIN, CUMHURİYET’İN VE TEMİZ SİYASETİN ÇİZGİSİ

KILIÇDAROĞLU DOKTRİNİ: ARINMANIN, EMEĞİN, HALKIN, CUMHURİYET’İN VE TEMİZ SİYASETİN ÇİZGİSİ

Kemal Kılıçdaroğlu’nu yalnızca “eski genel başkan” olarak tartışmak, ortaya koyduğu siyasal çizginin esasını görmemektir.

Çünkü mesele yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsı değildir.

Mesele, Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği siyasal çizgidir.

Bu çizginin merkezinde; işçinin, emekçinin, emeklinin, EYT’linin, memurun, çiftçinin, köylünün, esnafın, dar gelirlinin, kadının, gencin ve güvencesiz çalışanların sorunlarını siyasetin merkezine taşıma iddiası vardır.

Bu çizgi, hâkim sınıfların, özellikle “beşli çete” ve türevleri olarak tanımlanan sermaye çevrelerinin sömürü politikalarına karşı bir siyasal bariyer oluşturma iddiasındadır.

Emekçi ve yoksul halk kitlelerinin esas çelişkiyi görmesine, ekonomik ve siyasal düzenin nasıl işlediğine dair farkındalık kazanmasına öncülük etmiştir.

Beşli çete ve türevlerinin sömürü politikalarına karşı mücadelenin sembollerinden birine dönüşmüştür.

İnkâr edilen ve yok sayılan halk topluluklarının, ötekileştirme siyaseti ve baskısı altında ezilen insanların demokrasi ve Cumhuriyet değerleri altında birleşmesinin bayraktarlığını yapmıştır.

Etnik ve inançsal kimliği farklı olan tüm toplulukların ortak bir ideal ve demokrasi temelinde, birbirlerinin kimliklerini ve aidiyetlerini yok saymadan, hoşgörülü şekilde bir arada yaşayabilmesini savunmuştur.

Bürokratik ve geleneksel yönetim biçimine karşı tam demokrasi ve katılımcılığı esas almıştır.

Küstürülen, dışlanan ve siyaset sahnesinden ötelenen fikirlerin ve farklı siyasi kliklerin parti içerisinde iki çizgi mücadelesi yürütebilmesine fırsat tanımıştır.

Halkın değerleriyle, halkın kültürüyle ve inançlarıyla barışık bir siyaset anlayışını savunmuştur.

Ve bütün bunların üzerine bir kavramı siyasetin merkezine yerleştirmiştir:

ARINMA.

Ancak arınma; siyasi rakibi tasfiye etmek, muhalifleri susturmak, kendi mahallendeki yanlışları görmezden gelip yalnızca karşı mahallenin hesabını sormak değildir.

Arınma; siyasetin ranttan, kayırmacılıktan, çıkar ilişkilerinden, kişisel sadakatlerden, liyakatsizlikten, çifte standarttan ve hesap vermekten kaçan anlayıştan temizlenmesidir.

Gerçek arınmanın en zor tarafı ise şudur:

ARINMA RAKİPTEN DEĞİL, KENDİNDEN BAŞLAR.

Çünkü herkes rakibinin hesabını sormak ister.

Asıl mesele, sıra kendisine geldiğinde aynı terazinin karşısına çıkıp çıkamayacağıdır.

KILIÇDAROĞLU ÇİZGİSİ KİMİN YANINDA DURDU?

Kılıçdaroğlu çizgisinin temelinde çok açık bir siyasal tercih vardır:

Halkın yanında durmak.

İşçinin yanında.

Emekçinin yanında.

Emeklinin yanında.

Çiftçinin yanında.

Köylünün yanında.

Dar gelirlinin yanında.

Yoksulun yanında.

Kadının yanında.

Gencin yanında.

Güvencesiz çalışanın yanında.

Bu nedenle asıl soru şudur:

KILIÇDAROĞLU’NUN TEMSİL ETTİĞİ SİYASAL HAT KİMİN ÇIKARINA DOKUNDU?

Çünkü siyasette önemli olan yalnızca kimin iktidarda olduğu değildir.

Kimin hakkını savunduğunuzdur.

Kimin emeğini koruduğunuzdur.

Kimin sofrasına dokunduğunuzdur.

Kimin rantını sorguladığınızdır.

Kimin hesabını sorduğunuzdur.

Kılıçdaroğlu çizgisi, yoksulluğu yalnızca yönetmek yerine yoksulluğu üreten ekonomik düzeni değiştirme iddiasındaydı.

128 MİLYAR DOLAR: DEVLETİN PARASININ HESABINI SORMAK

Kılıçdaroğlu’nun siyasi hafızaya kazınan en önemli mücadelelerinden biri 128 milyar dolar tartışmasıydı.

Sorulan soru son derece açıktı:

128 milyar dolar nerede?

Hangi yöntemle satıldı?

Hangi tarihlerde satıldı?

Hangi kurdan satıldı?

Kimlere satıldı?

Bu satışların altında kimlerin imzası vardı?

Buradaki mesele yalnızca 128 milyar dolar değildir.

Temel mesele:

KAMU PARASININ HESABININ VERİLİP VERİLMEDİĞİDİR.

Devletin parası halkın parasıdır.

Merkez Bankası rezervleri kişisel servet değildir.

Kamu kaynağının nasıl kullanıldığını sormak, muhalefetin görevidir.

Şeffaflık istemek demokratik siyasetin görevidir.

Kamu parasının hesabını sormak, temiz siyasetin temel şartıdır.

BEŞLİ ÇETE: KAMU KAYNAKLARI KİMİN İÇİN KULLANILIYOR?

Kılıçdaroğlu’nun “beşli çete” söylemi, kamu ihaleleri, kamu-özel işbirliği projeleri, gelir garantileri ve kamu kaynaklarının belirli sermaye gruplarına aktarıldığı yönündeki siyasi eleştirilerinin sembolü haline geldi.

Sorunun merkezinde şu vardı:

Devletin kaynakları kimin için kullanılıyor?

Halk vergi verecek.

Devlet borçlanacak.

Hazine garanti verecek.

Kur riski kamuya yüklenecek.

Gelir garantileri kamu bütçesinden karşılanacak.

Peki kazanç kimin olacak?

KAZANÇ ÖZEL, RİSK KAMU MU OLACAK?

Kılıçdaroğlu’nun itirazı bu ekonomik çelişkiye yöneliyordu.

Mesele şirket düşmanlığı değildir.

Mesele:

Kamu kaynaklarının kamu yararına kullanılmasıdır.

Rant düzeninin sorgulanmasıdır.

Kamu zararına yol açtığı düşünülen sözleşmelerin incelenmesidir.

Devletin verdiği garantilerin şeffaflaştırılmasıdır.

Ve kamu yararı gerektiriyorsa kamusal çözümlerin değerlendirilmesidir.

Kılıçdaroğlu’nun “hortumu keseceğiz” söylemi de bu siyasal yaklaşımın bir parçasıdır.

TÜİK: VATANDAŞIN YAŞADIĞI GERÇEKLİK

Kılıçdaroğlu’nun TÜİK üzerinden yürüttüğü mücadele de aynı çizginin parçasıdır.

Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir.

Enflasyon rakamının arkasında emeklinin sofrası vardır.

Gıda fiyatının arkasında çiftçinin maliyeti vardır.

Kiranın arkasında dar gelirlinin hayatı vardır.

Elektrik faturasının arkasında işçinin maaşı vardır.

Vatandaşın yaşadığı ekonomik gerçeklikle açıklanan rakamlar arasında güven sorunu varsa siyasetçi bunu sormak zorundadır.

Kamu kurumları hesap verebilir olmalıdır.

Arınmanın devlet yönetimindeki karşılığı:

ŞEFFAFLIKTIR.

SADAT: DEMOKRATİK DENETİM HERKES İÇİN

SADAT tartışması da devlet, siyaset ve güç odakları arasındaki ilişkilerin demokratik denetim açısından sorgulanması bakımından önemlidir.

Buradaki temel soru şudur:

Devlet adına veya devletle ilişkili olduğu ileri sürülen herhangi bir yapı varsa bunun hukuki, mali ve demokratik denetimi var mıdır?

Bir yapıya ilişkin soru sormak, o yapıyı peşinen suçlu ilan etmek değildir.

Demokratik devletin ilkesi açıktır:

Hiçbir güç odağı denetimin üzerinde değildir.

Ne sermaye grupları.

Ne siyasi çevreler.

Ne vakıflar.

Ne dernekler.

Ne de başka güç odakları.

ARINMA HERKES İÇİN AYNI ÖLÇÜDÜR.

EMEKLİ, EYT VE EMEKÇİ

Kılıçdaroğlu döneminde CHP’nin gündeme taşıdığı önemli sosyal politika başlıklarından biri emeklilere bayram ikramiyesi talebiydi.

Buradaki temel yaklaşım şuydu:

EMEKLİ SADAKA DEĞİL, HAK İSTİYOR.

Yıllarca çalışan, prim ödeyen ve ülkenin üretimine katkıda bulunan emeklinin ekonomik güvenliği sosyal devletin temel meselelerinden biridir.

EYT meselesinde de yıllarca süren toplumsal mücadele siyasetin gündeminde tutuldu.

Hiçbir hak gökten düşmez.

Yurttaş talep eder.

Örgütlenir.

Mücadele eder.

Kamuoyu oluşturur.

Siyasi baskı yaratır.

Memurların özlük hakları ve 3600 ek gösterge talepleri de aynı anlayışın parçalarıydı.

Çünkü mesele yalnızca maaş değildi.

MESELE EMEĞİN DEĞERİYDİ.

GÖRÜNMEYEN EMEĞİ GÖRMEK

Kılıçdaroğlu döneminin önemli yönlerinden biri toplumun görünmeyen kesimlerini siyasetin gündemine taşıma çabasıydı.

Ev temizliği yapan kadınlar…

Apartman görevlileri…

Mevsimlik tarım işçileri…

Kâğıt toplayıcıları…

Taşeron işçiler…

Güvencesiz çalışanlar…

İşsiz gençler…

Emekliler…

Çiftçiler…

Esnaf…

Engelliler…

Gerçek halkçılık yalnızca seçim zamanı halkın oyunu istemek değildir.

HALKIN GÖRÜNMEYEN EMEĞİNİ GÖRMEKTİR.

AİLE DESTEKLERİ SİGORTASI: SADAKA DEĞİL, HAK

Aile Destekleri Sigortası yaklaşımının temelinde yoksulu iktidarın yardımına bağımlı hale getirmek yerine sosyal devlet aracılığıyla güvence altına almak vardı.

Amaç;

yoksulluğu azaltmak,

kadının ekonomik güvenliğini güçlendirmek,

ailenin sosyal güvencesini artırmak

ve insanı yardım kuyruğunda bekleyen yurttaş olmaktan çıkarmaktı.

SADAKA DEĞİL, HAK.

Çünkü sadaka siyaseti bağımlı yurttaş yaratır.

SOSYAL DEVLET ÖZGÜR YURTTAŞ YARATIR.

Yoksulluğu yönetmek değil, yoksulluğu üreten ekonomik ve siyasal düzeni değiştirmek gerekir.

ÇİFTÇİYE SADAKA DEĞİL, ÜRETİM

Kılıçdaroğlu çizgisinin köylü ve çiftçiye ilişkin yaklaşımının temelinde de aynı anlayış vardı:

Köylüye seçimden seçime yardım dağıtmak değil, üretmesini sağlamak.

Kooperatifleri güçlendirmek.

Üretim maliyetlerini düşürmek.

Ürünün değerinde satılmasını sağlamak.

Çiftçiyi borç sarmalından kurtarmak.

Köylüyü üretimin öznesi haline getirmek.

Çiftçilerin, köylülerin ve kırsal alanlarda yaşayan halk topluluklarının sübvanse edilmesi; üretimde kolektif dayanışmayı sağlayacak bölgesel projelerin geliştirilmesi; üretim yapan köylünün gelirden ve refahtan daha fazla pay alması hedeflenmiştir.

Çünkü birkaç torba yardım dağıtmak kolaydır.

Asıl mesele:

KÖYLÜNÜN KENDİ EMEĞİYLE KAZANABİLECEĞİ BİR DÜZEN KURMAKTIR.

YOKSULLUĞU YÖNETMEK DEĞİL, ZENGİNLİK ÜRETMEK

Kılıçdaroğlu çizgisini yalnızca sosyal yardım siyaseti olarak görmek eksiktir.

Bilim.

Teknoloji.

Ar-Ge.

Yüksek katma değer.

Nitelikli eğitim.

Sanayi.

İnovasyon.

Üretim kapasitesi.

Türkiye’nin ucuz emek ve düşük ücret üzerinden rekabet eden bir ülke olmaktan çıkarılması, yüksek katma değerli üretime geçmesi ve yeni nesil sanayi alanlarında güçlü merkezler oluşturması gerektiği savunulmuştur.

Türkiye’nin 4. ve 5. sanayi devrimlerini kaçırmasının yarattığı açığı kapatabilmek için teknoloji, bilim ve Ar-Ge merkezlerinin geliştirilmesi; Silicon Valley benzeri teknoloji ve inovasyon merkezleri oluşturulması fikri bu yaklaşımın parçasıdır.

Çünkü mesele yalnızca bugünün yoksulluğunu azaltmak değildir.

YARININ ZENGİNLİĞİNİ ÜRETMEKTİR.

CHP’Yİ HALKA AÇMAK

Kılıçdaroğlu döneminin en önemli siyasal iddialarından biri CHP’yi geleneksel sosyolojik sınırlarının dışına çıkararak bir kitle partisine dönüştürmekti.

CHP’yi yalnızca belli şehirlerin, belli sosyoekonomik grupların veya belli yaşam tarzlarının partisi olmaktan çıkarıp Anadolu’nun farklı kesimlerine taşıma çabası bunun parçasıydı.

Fırat’ın doğusuna gitmek.

Muhafazakâr halk yığınlarının yoğun olduğu bölgelere gitmek.

Köylünün, çiftçinin, esnafın, işçinin kapısını çalmak.

Halkın değerleriyle, kültürüyle ve inançlarıyla barışmak.

Bunun anlamı açıktır:

CHP HALKIN PARTİSİDİR; ELİTLERİN DEĞİL.

Cumhuriyetçilik halkı küçümsemek değildir.

Laiklik halkın inancıyla savaşmak değildir.

Atatürkçülük kendisini halktan üstün görmek değildir.

Cumhuriyet halkın tamamına aitse CHP de halkın tamamına ulaşmak zorundadır.

Kılıçdaroğlu çizgisi, hâkim elitist ve sözde seküler gerici faşizan zihniyetin paradigmalarını yıkmaya çalışmış; CHP’yi halkın daha geniş kesimleriyle buluşturmuştur.

Parti kadrolarının hantal ve kitlelerden kopuk siyasetini aşağı çekmeye çalışmıştır.

Küstürülen, dışlanan ve siyaset sahnesinden ötelenen fikirlerin ve kliklerin parti içerisinde söz söyleyebilmesine alan açmıştır.

Başarı kitlelerin, yani halkın eseridir.

Halk siyasetin seyircisi değildir.

Halk siyasetin öznesidir.

Bu nedenle halkın mücadelesi ve mücadele içinde siyasal olarak çevikleşmesi son derece önemlidir.

EŞİT YURTTAŞLIK: AİDİYETİ YOK SAYMADAN BİRLİKTE YAŞAMAK

Kılıçdaroğlu çizgisinin demokrasi anlayışının bir başka ayağı da farklı kimlikleri Cumhuriyet ve demokrasi ortak paydasında buluşturma iddiasıdır.

Türk…

Kürt…

Alevi…

Sünni…

Laz…

Çerkes…

Muhafazakâr…

Sosyal demokrat…

Liberal…

Farklı yaşam biçimlerine sahip yurttaşlar…

Farklılıkları birbirine düşman etmek yerine eşit yurttaşlık temelinde ortak bir yaşam alanı oluşturmak.

İnsanların kimliğini yok saymadan birlikte yaşayabilmek.

Aidiyetleri inkâr etmeden Cumhuriyet ortaklığını güçlendirmek.

Bu çizgi, etnik ve inançsal kimliği farklı olan tüm toplulukların ortak bir ideal ve demokrasi ile bir arada, hoşgörülü şekilde yaşamasını savunurken hiçbir aidiyeti yok saymamıştır.

ARINMA ÖNCE KENDİ MAHALLENDEN BAŞLAR

“Arınacağız” demek kolaydır.

Zor olan kendi mahallendeki yanlışları görmektir.

Arınma yalnızca sevmediğiniz kişilere uygulanıyorsa arınma değildir.

Kılıçdaroğlu’na hesap sorup başka siyasi aktörlere susuyorsanız arınma değildir.

Kendi çevrenizdeki çıkar ilişkilerini görmezden gelip başkasını suçluyorsanız arınma değildir.

Arınma, herkes için aynı teraziyi kurmaktır.

Kendi tarafının yanlışını da söyleyebilmektir.

Kendi mahallene de hesap sorabilmektir.

Ve gerektiğinde siyasi bedel ödemeyi göze alabilmektir.

Arınmanın devlet yönetimindeki karşılığı şeffaflıktır.

Siyasetteki karşılığı hesap verebilirliktir.

Parti içindeki karşılığı demokrasidir.

Ekonomideki karşılığı kamu yararıdır.

Toplumdaki karşılığı eşit yurttaşlıktır.

ARINMA, KILIÇDAROĞLU’NUN ORTAYA ATTIĞI ÇAĞRIDIR.

Dolayısıyla arınmayı Kılıçdaroğlu’na karşı kullanılan bir siyasi tasfiye aracına dönüştürmek, kavramın kendisine ihanet etmektir.

Kılıçdaroğlu’nun çağrısının özü şudur:

Hepimiz hesap verelim.

Sadece rakibimiz değil.

Sadece sevmediğimiz siyasetçi değil.

Sadece karşı mahalle değil.

Hepimiz.

KILIÇDAROĞLU’NU “DÜŞKÜN” İLAN EDENLER BİR DAHA DÜŞÜNSÜN

Şimdi özellikle Kılıçdaroğlu’nu destekleyen Alevileri siyasi tercihleri nedeniyle “düşkün” ilan edenlere bir çift söz söylemek gerekiyor.

Kimi düşkün ilan ettiğinizi bir daha düşünün.

İşçinin hakkını savunan bir siyasetçiyi mi?

Dar gelirlinin yanında duran bir siyasetçiyi mi?

Aile Destekleri Sigortası’nı savunan bir siyasetçiyi mi?

Çiftçinin üretim gücünü artırmayı isteyen bir siyasetçiyi mi?

Kamu kaynaklarının rant çevrelerine aktarılmasına itiraz eden bir siyasetçiyi mi?

128 milyar doların hesabını soran bir siyasetçiyi mi?

TÜİK’in ekonomik verilerini sorgulayan bir siyasetçiyi mi?

SADAT üzerinden demokratik denetim sorusu soran bir siyasetçiyi mi?

CHP’yi halkın partisi yapmak isteyen bir siyasetçiyi mi?

Farklı kimliklerin Cumhuriyet ve demokrasi ortaklığında yaşamasını savunan bir siyasetçiyi mi?

Kadınların ekonomik güvencesini artırmayı hedefleyen bir siyasetçiyi mi?

Türkiye’yi bilim, teknoloji ve yüksek katma değerli üretim ülkesi yapmak isteyen bir siyasetçiyi mi?

Yoksa bütün bunlara rağmen kendi siyasi tercihini koruyan Alevi yurttaşı mı “düşkün” ilan edeceksiniz?

Bir insanın siyasi tercihini beğenmemek başka şeydir.

Bir insanı kendi inanç dünyasının kavramları üzerinden mahkûm etmek başka şeydir.

Siyasi eleştiri yapılabilir. İnanç üzerinden siyasi infaz yapılamaz.

EKREM–ÖZEL EKSENİNDE HİZALANANLARA SORUYORUZ

Bugün Ekrem İmamoğlu–Özgür Özel ekseninde hizalanan Alevi yurttaşlar da şu soruları kendilerine sormalıdır:

Siz gerçekten Kılıçdaroğlu’nun hangi siyasi çizgisine karşısınız?

Emek politikasına mı?

Sosyal devlet anlayışına mı?

Eşit yurttaşlık fikrine mi?

Halkçı ekonomiye mi?

Rant düzenine itirazına mı?

“128 milyar dolar nerede?” sorusuna mı?

TÜİK’e hesap sormasına mı?

SADAT tartışmasına mı?

Kamu kaynaklarının hesabını istemesine mi?

Aile Destekleri Sigortası’na mı?

Çiftçinin üretim gücünü artırma politikasına mı?

CHP’yi kitle partisi yapma çabasına mı?

Yoksa mesele artık yalnızca:

“Kimden yanasınız?”

meselesine mi dönüşmüştür?

Çünkü bütün bu politikaları savunuyor, fakat sırf siyasi hizalanma nedeniyle Kılıçdaroğlu’na karşı duruyorsanız ortada ciddi bir çelişki vardır.

İlke ile siyasi hizalanma arasındaki fark tam da burada ortaya çıkar.

ÖZGÜR ÖZEL’E DE AYNI TERAZİ

Bir siyasetçinin ibadet etmesi eleştiri konusu değildir.

Bir insanın dedesinin hacı olması da değildir.

Bir siyasetçinin cuma namazı kılması da değildir.

Ancak siyasal iletişimde yıllardır laiklik, Cumhuriyet ve Atatürkçülük hassasiyeti üzerinden siyaset yapan çevrelerin, “Benim dedem hacı” vurgusu yapan, cami avlusunda abdest görüntüleri paylaşan ve programlarına cuma namazı kılacağını özellikle ekleyen Özgür Özel söz konusu olduğunda aynı siyasi ölçüyü kullanıp kullanmadığı sorulabilir.

Mesele ibadet değildir.

Mesele ölçüdür.

Ölçü laiklikse herkese aynı ölçü.

Ölçü Cumhuriyetçilikse herkese aynı ölçü.

Ölçü Atatürkçülükse herkese aynı ölçü.

Ölçü temiz siyasetse herkese aynı ölçü.

Aksi halde bunun adı ilke değil, siyasi tercihtir.

ARINMA NEDEN RAHATSIZ EDİCİ?

Çünkü gerçek arınma yalnızca birkaç kişinin değiştirilmesi değildir.

Gerçek arınma;

kamu ihalelerini,

kamu kaynaklarını,

rant ilişkilerini,

siyasi bağlantıları,

delege düzenini,

makam ilişkilerini,

liyakat sorununu,

çıkar çatışmalarını,

siyasi finansmanı

ve hesap verebilirliği

birlikte sorgulamaktır.

Arınma:

“Onlar temizlensin.”

demek değildir.

Arınma:

“HEPİMİZ HESAP VERELİM.”

demektir.

Rakibinin hesabını sormak kolaydır.

Kendi arkadaşının hesabını sormak zordur.

Rakibinin delege düzenini eleştirmek kolaydır.

Kendi delege düzenini sorgulamak zordur.

Rakibinin ihalesini sorgulamak kolaydır.

Kendi çevrendeki çıkar ilişkilerini sorgulamak zordur.

İŞTE GERÇEK SINAV BUDUR.

KILIÇDAROĞLU’NUN HATALARI OLABİLİR; AMA SİYASAL ÇİZGİSİ YOK SAYILAMAZ

Kimse Kılıçdaroğlu’nu eleştirilemez ilan etmiyor.

Elbette eleştirilecektir.

Eksikleri tartışılacaktır.

Siyasi kararları sorgulanacaktır.

Yanlışları varsa söylenecektir.

Ancak eleştiri başka şeydir; siyasi linç başka şeydir.

Eleştiri başka şeydir; inanç üzerinden mahkûm etmek başka şeydir.

Eleştiri başka şeydir; kişisel husumeti siyasi ilke gibi sunmak başka şeydir.

Kılıçdaroğlu’nun siyasi hataları olabilir.

Ama onun temsil ettiği;

emek, sosyal devlet, üretim, demokrasi, eşit yurttaşlık, şeffaflık, hesap verebilirlik, halkçılık ve arınma

başlıkları yok sayılamaz.

BAŞARI KİTLELERİNDİR

Halk siyasetin seyircisi değil, öznesidir.

Başarı tek bir kişinin, tek bir genel başkanın veya tek bir siyasi liderin kişisel mülkü değildir.

Başarı işçinin, emekçinin, örgütün, seçmenin, sandık başında bekleyen yurttaşın ve mücadele eden kitlelerin eseridir.

Bu nedenle CHP’nin gerçek anlamda kitle partisi olması gerekir.

Parti örgütleri halktan kopuk, kapalı ve bürokratik yapılar olmamalıdır.

Siyasetçi halka gitmekle yetinmemeli;

HALKLA BİRLİKTE SİYASET YAPMALIDIR.

CHP’nin halkın partisi olması, yalnızca bir slogan değil, örgütlenme ve yönetim biçimi olmalıdır.

CHP KİMİN PARTİSİ?

İşte gerçek kavga burada.

CHP genel merkezin mi?

Milletvekillerinin mi?

Belediye başkanlarının mı?

Delege ağalarının mı?

Siyasi kliklerin mi?

Kişisel sadakat gruplarının mı?

Yoksa halkın mı partisidir?

Cevabımız nettir:

CHP HALKIN PARTİSİDİR.

İşçinin partisidir.

Emeklinin partisidir.

EYT’linin partisidir.

Çiftçinin partisidir.

Kadının partisidir.

Gencin partisidir.

Esnafın partisidir.

Dar gelirlinin partisidir.

Cumhuriyetin partisidir.

Ve hiçbir siyasi klik CHP’yi kendi özel mülkü gibi göremez.

SON SÖZ: MESELE KILIÇDAROĞLU DEĞİL, KILIÇDAROĞLU ÇİZGİSİDİR

Bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nu yalnızca “eski genel başkan” diye anlatmak, Türkiye siyasetindeki asıl tartışmayı küçültmektir.

Çünkü Kılıçdaroğlu bir siyasal çizgi oluşturmuştur.

Bu çizginin eksikleri elbette tartışılabilir.

Yanlışları varsa eleştirilebilir.

Siyasi kararları sorgulanabilir.

Ama bu çizginin temsil ettiği:

emek,

sosyal devlet,

üretim,

bilim,

teknoloji,

demokrasi,

Cumhuriyet,

laiklik,

eşit yurttaşlık,

katılımcılık,

şeffaflık,

hesap verebilirlik,

halkçılık

ve temiz siyaset hedefleri yok sayılamaz.

Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu “arınma” çağrısı da bütün bu anlayışın üzerine oturmaktadır.

Arınma;

Kılıçdaroğlu’nu tasfiye etmek değildir.

Kılıçdaroğlu’nu susturmak değildir.

Kılıçdaroğlu’nu destekleyenleri “düşkün” ilan etmek değildir.

Arınma;

HERKESE AYNI TERAZİYİ KURMAKTIR.

Kendi mahallene de hesap sormaktır.

Kendi çevrendeki çıkar ilişkilerini de sorgulamaktır.

Kendi desteklediğin siyasetçiden de hesap verebilirlik istemektir.

Kendi siyasi tercihini de sorgulayabilmektir.

Ve gerektiğinde siyasi bedel ödemeyi göze almaktır.

Çünkü gerçek arınma;

rakibin dosyasını açmak değil, kendi dosyanı da açabilmektir.

Rakibinin hesabını sormak değil, kendi çevrenden de hesap sorabilmektir.

Kendi siyasi mahallene de aynı teraziyi kurabilmektir.

İşte mesele budur.

Mesele Kılıçdaroğlu değil, Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği siyasal çizgidir.

Mesele makam değil, halktır.

Mesele kişisel sadakat değil, siyasi ilkedir.

Mesele tasfiye değil, arınmadır.

Mesele rant değil, emektir.

Mesele sadaka değil, sosyal devlettir.

Mesele kapalı kapılar ardında siyaset değil, şeffaflıktır.

Mesele siyasi hizalanma değil, ilkedir.

Ve arınma;

RAKİPTEN DEĞİL, KENDİNDEN BAŞLAR.

Kılıçdaroğlu’nu destekleyen Alevileri “düşkün” ilan edenler de, Ekrem–Özel ekseninde hizalananlar da bu soruyu bir kez daha düşünmelidir.

Çünkü bir Alevinin siyasi tercihi, onun inancının mahkûmiyet gerekçesi yapılamaz.

Bir Alevinin koşulsuz şartsız yanında durması gereken yer, bir kişinin mezhebi değil;

temsil ettiği değerlerdir.

Eğer o değerler;

Cumhuriyet,

laiklik,

demokrasi,

eşit yurttaşlık,

temiz siyaset,

şeffaflık,

hukuk,

hesap verebilirlik,

emek,

sosyal devlet,

üretim

ve arınma ise;

o zaman Kemal Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu siyasal çizgiyi yeniden düşünmek gerekir.

Çünkü gerçek düşkünlük, bir insanın Kılıçdaroğlu’nu desteklemesi değildir.

Gerçek sorun; ilkeyi çıkarın, vicdanı makamın, halkı kişisel siyasi hesabın önüne koyamamaktır.

Gerçek arınma da tam burada başlar:

ÖNCE KENDİ MAHALLENE BAKACAKSIN.

KENDİ ÇIKAR İLİŞKİLERİNİ SORGULAYACAKSIN.

KENDİ SİYASİ TERCİHİNİ TARTACAKSIN.

SONRA BAŞKASINA HESAP SORACAKSIN.

Çünkü temiz siyaset sloganla değil,

AYNI ÖLÇÜYÜ HERKESE UYGULAMA CESARETİYLE MÜMKÜNDÜR.

Ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasal çizgisinin özü tam olarak budur:

HALKIN YANINDA DURMAK.

EMEĞİN HAKKINI SAVUNMAK.

KAMU KAYNAKLARININ HESABINI SORMAK.

RANT DÜZENİNE KARŞI DURMAK.

SOSYAL DEVLETİ SAVUNMAK.

CUMHURİYET VE DEMOKRASİ ORTAKLIĞINDA BULUŞMAK.

CHP’Yİ GERÇEKTEN HALKIN PARTİSİ YAPMAK.

VE ARINMAYI ÖNCE KENDİ MAHALLENDEN BAŞLATMAK.

KILIÇDAROĞLU DOKTRİNİ: ARINMANIN, EMEĞİN, HALKIN, CUMHURİYET’İN VE TEMİZ SİYASETİN ÇİZGİSİ.

YAZARIN DİĞER YAZILARI