Bir gazeteci için kalem, sadece bir yazı aracı değil; aynı zamanda temsil ettiği değerlerin, savunduğu dünya görüşünün ve en önemlisi de mesleki ahlakının aynasıdır. Cumhuriyet gibi köklü, geleneği olan ve toplumsal hafızada yer edinmiş bir kurumda yazmak, bu sorumluluğu iki katına çıkarır.
Ancak son günlerde Mine Kırıkkanat’ın eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik kullandığı “kılıç artığı” ifadesi ve sonrasında gelişen süreç, bu sorumluluğun ne kadar kolay göz ardı edilebildiğini bir kez daha gösterdi.
Öfke, Şuurun Önüne Geçince
Hayatın olağan akışında bir siyasetçiyi sevmemek, politikalarına kızmak veya yöntemlerini eleştirmek her vatandaşın, özellikle de her gazetecinin hakkıdır. Ancak eleştiri ile hakaret, analiz ile nefret dili arasındaki o ince çizgi aşıldığında, geriye ne gazetecilik kalır ne de entelektüel bir derinlik. “Kılıç artığı” gibi tarihsel ve toplumsal bagajı çok ağır, yaralayıcı bir ifadeyi kullanıp, ardından gelen tepkiler üzerine “anlamını bilmeden yazdım” diyerek yalandan bir özür dilemek, okurun zekasına hakarettir.
Asıl vahim olan ise, özür mesajının hemen ardından atılan ve tepki gösteren herkesi “kötü” ilan eden o mesajdır. Bu tavır, dile getirilen özürün samimiyetten ne kadar uzak olduğunu ve yazarın aslında içindeki öfkeyi kontrol etmekten aciz kaldığını kanıtlar niteliktedir.
Eleştiri Onurdur, Hakaret ise Zayıflık
Bizler de bugün gelinen noktada CHP yönetimindeki aksaklıklara, mevcut durumlara veya Ekrem İmamoğlu gibi figürlerin politikalarına son derece kızgınız, eleştiriyoruz. Ancak kızgınlığımız, kalemimizi bir silaha ya da hakaret aracına dönüştürmemize asla gerekçe olamaz. Çünkü bir köşeden kitlelere hitap eden yazar, her şeyden önce karşısındakinin de bir insan olduğunu, bir ailesi ve kişilik hakları olduğunu unutmamalıdır.
Gazetecilik; hakkı savunurken de haksızlığı dile getirirken de belirli bir üslup seviyesini korumayı gerektirir. Şuurunu kaybedercesine öfkeye teslim olmak ve ardından sığındığı “mağduriyet” kalkanıyla yazılarına ara vermek, köklü bir gazetenin mürekkebine yakışmayan bir tablodur.
Demek ki bazen insanın içindeki gerçek kimlik, en beklemediği anda kelimelere dökülüveriyor. Mürekkebinden dökülenlerin ağırlığını taşıyamayanların, topluma “etik” dersi vermeye çalışması ise trajikomik bir durumdan ibaret. Eleştirinin de bir onuru vardır; o onuru koruyamayanlar, en büyük zararı yine kendi kalemlerine ve temsil ettikleri camiaya veriyorlar. Ne diyelim, herkes kendine yakışanı yapar.
