Kemalizm ile Marksizmi yan yana koymaya çalışan yaklaşım, yalnızca politik bir tercih değil; aynı zamanda ciddi bir kavramsal bulanıklığın ürünüdür. Çünkü bu iki ideoloji, sadece farklı hedeflere sahip değildir—aynı zamanda farklı tarihsel ihtiyaçlardan doğmuş, farklı toplumsal aktörlere dayanmış ve farklı siyaset anlayışları üretmiştir.
Kemalizm, bir imparatorluk bakiyesinden ulus-devlet yaratma projesidir. Bu yönüyle esas meselesi sınıf çelişkileri değil; siyasal egemenliğin yeniden inşası, merkezi otoritenin tahkimi ve modernleşmenin yukarıdan örgütlenmesidir. Bu proje, doğası gereği sınıflar üstü görünmeyi tercih eder; çünkü kendi meşruiyetini “ulusal birlik” fikrinden üretir.
Marksizm ise tam tersine, tam da bu “sınıflar üstü” görünen anlatının içini boşaltır. Ona göre devlet, tarafsız bir aygıt değil; belirli sınıf ilişkilerinin kurumsallaşmış biçimidir. Dolayısıyla Marksizm için mesele, devleti güçlendirmek değil; onun hangi sınıfın çıkarına işlediğini açığa çıkarmaktır.
Bu noktada ilk büyük kırılma ortaya çıkar:
Kemalizm, devleti kurar ve kutsallaştırır.
Marksizm, devleti çözümler ve aşmayı hedefler.
Bu fark, basit bir ideolojik ayrım değil; siyasal pratiğin tamamını belirleyen bir ayrımdır.
Kemalizmin erken dönem politikaları da bu çerçevede okunmalıdır. Komünist hareketlere yönelik mesafe, tesadüfi ya da konjonktürel değildir; yapısaldır. Çünkü sınıf temelli bir siyaset, ulusal birlik söylemini doğrudan tehdit eder. Bu nedenle Kemalizm, komünizme karşı sadece temkinli değil, çoğu zaman açık biçimde karşı konumlanmıştır.
Burada sık yapılan hata şudur:
Anti-emperyalist moment ile sınıf siyasetini eşitlemek.
Evet, Kemalist hareket belirli bir tarihsel kesitte emperyalizme karşı bir mücadele yürütmüştür. Ancak bu mücadele, sınıf temelli bir dönüşüm projesine evrilmemiş; tersine, ulusal bir burjuva düzeninin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Marksizmin hedeflediği toplumsal dönüşüm ile Kemalizmin gerçekleştirdiği siyasal dönüşüm arasındaki mesafe tam da burada açılır.
Dolayısıyla “aynı tarihsel safta yer almak” gibi bir argüman, analitik olarak zayıftır. Çünkü aynı dönemde ortaya çıkmak, aynı şeyi temsil etmek anlamına gelmez.
Bugün hâlâ Kemalizm ile Marksizm arasında bir süreklilik kurmaya çalışan yaklaşımlar, bu temel farkı ya görmezden geliyor ya da bilinçli biçimde bulanıklaştırıyor. Oysa gerçek şu:
Bu iki ideoloji, farklı toplumsal sorulara verilmiş farklı yanıtlardır.
Ve bu yanıtlar, aynı siyasal hat içinde birleşemez.
Bu yüzden mesele bir “yakınlaşma” değil, bir sınır meselesidir.
Ve o sınır, tarihsel olarak da teorik olarak da oldukça nettir.
Zoraki Yakınlaşmanın Politik Ekonomisi
Kemalizm ile Marksizm arasındaki mesafe teorik olarak bu kadar açıkken, bu iki hattı bir araya getirme çabası neden sürekli yeniden üretiliyor?
Bu sorunun cevabı ideolojide değil, siyasetin somut işleyişinde yatıyor: güç, temsil ve meşruiyet meselesinde.
Türkiye’de solun en temel açmazlarından biri, tarihsel olarak bağımsız bir toplumsal güç haline gelememiş olmasıdır. İşçi sınıfı adına siyaset üretme iddiası taşıyan yapılar, çoğu zaman bu iddiayı örgütsel ve politik bir gerçekliğe dönüştürememiştir. Bu boşluk, solun kendi başına bir çekim merkezi oluşturmasını engeller.
Tam da bu noktada Kemalizm devreye girer.
Çünkü Kemalizm, tüm ideolojik dalgalanmalarına rağmen, hâlâ güçlü bir sembolik sermayeye sahiptir: devlet geleneği, cumhuriyet anlatısı, laiklik vurgusu, ulusal bağımsızlık miti… Bunlar, özellikle kriz anlarında geniş kitleleri mobilize edebilen hazır siyasal kodlardır.
Dolayısıyla bazı sol çevreler için mesele şuna indirgenir:
Kendi siyasal hattını kurmak mı, yoksa hazır bir hegemonik zemine eklemlenmek mi?
Çoğu zaman tercih edilen ikinci seçenek olur.
Bu tercih, teorik bir sentez üretmez; pratik bir uyarlanma yaratır. Yani ortada Kemalizm ile Marksizmin birleşmesi yoktur; solun Kemalist çerçeveye doğru esnemesi vardır.
“Ortanın solu” deneyimi bu sürecin en kritik momentlerinden biridir. Bu söylem, yüzeyde sola açılım gibi görünse de, gerçekte merkez siyasetin kendini yeniden üretme biçimidir. Burada sol, dönüştürücü bir özne olarak değil; genişletici bir araç olarak kullanılır.
Bu yüzden “ortanın solu” bir radikalleşme değil, bir absorpsiyon sürecidir.
12 Eylül sonrasında bu eğilim daha da derinleşir. Darbe, sadece örgütleri dağıtmaz; aynı zamanda siyasal ufku daraltır. Sınıf temelli siyaset kriminalize edilirken, merkez siyaset “tek makul alan” olarak yeniden inşa edilir. Bu koşullarda sol için seçenekler daralır:
Ya marjinalleşmek ya da merkeze yaklaşmak.
Birçok yapı ikinci yolu seçer.
Ancak bu yaklaşımın ağır bir bedeli vardır: siyasal dilin dönüşmesi.
Sınıf, sömürü, üretim ilişkileri gibi kavramlar geri çekilir; yerini daha “genel geçer” temalar alır: demokrasi, hukuk, laiklik, cumhuriyet…
Bu kavramlar önemsiz değildir. Ama sınıfsal bağlamından koparıldığında, sistem içi bir denge arayışının parçasına dönüşür.
Sonuç olarak ortaya şu çıkar:
Sol, kendi özgül dilini kaybeder.
Ve başkasının dilini konuşmaya başlar.
Bu durum dışarıdan bakıldığında “genişleme” gibi görünür; ama aslında bir erimedir. Çünkü bir siyasal hareket, kendi kavramlarıyla var olur. Kavramlarını kaybeden, yönünü de kaybeder.
Bugün “Kemalizm ile sol arasında köprü kurma” iddiası taşıyan yaklaşımlar, çoğu zaman bu tarihsel sürecin devamıdır. Ama bu köprü, iki tarafı eşitleyen bir yapı değildir; tek yönlü bir geçiştir.
Sol, Kemalizme doğru gider.
Kemalizm ise olduğu yerde kalır.
Bu yüzden bu ilişki bir ittifak değil, bir asimetridir.
Ve bu asimetri sürdükçe, bağımsız bir sol siyaset üretme iddiası zayıflamaya devam eder.
Omurgasız Muhalefet ve Çıkışsız Hat
Bugün ortaya çıkan siyasal tabloyu anlamak için uzun analizlere gerek yok: geniş bir memnuniyetsizlik var ama siyasal bir güce dönüşemiyor. Bunun nedeni dış koşullardan çok, muhalefetin kendi iç yapısında yatıyor.
Sorun açık: yönsüzlük.
Kemalizm ile sol arasında gidip gelen, ne tam olarak birini ne de diğerini temsil eden bu melez hat, bir siyaset üretmiyor—bir denge tutturmaya çalışıyor. Ama siyaset denge işi değil; yön işidir. Yönünü net koyamayan hiçbir hareket, toplumu arkasından sürükleyemez.
Bugünkü muhalefetin temel problemi tam da burada başlıyor:
Net bir programı yok, net bir sınıfsal konumu yok, net bir hedefi yok.
Bu yüzden sürekli aynı döngü tekrar ediyor: seçimden seçime kurulan ittifaklar, geçici birliktelikler, sonrasında yaşanan dağılmalar… Bu bir strateji değil, refleks.
Refleksle siyaset yapılmaz.
Kemalizm ile sol arasında kurulan bu zoraki ilişki, muhalefetin dilini de belirliyor. Sertleşmesi gereken yerde yumuşayan, netleşmesi gereken yerde bulanıklaşan bir dil ortaya çıkıyor. Çünkü her cümle, iki farklı kitleyi aynı anda memnun etmeye çalışıyor.
Ama siyaset herkesi memnun etme sanatı değildir.
Siyaset, taraf olma sanatıdır.
Taraf olamadığın anda, kimse için anlam ifade etmezsin.
Bugün “geniş ittifak” adı altında yapılan şey, çoğu zaman bu tarafsızlaşmanın üzerini örtmekten ibaret. Sınıf çelişkilerini görünmez kılan, ekonomik meseleleri geri plana iten, her şeyi “ortak akıl” ve “uzlaşma” başlığı altında eriten bir siyaset…
Sonuç?
Hiç kimse kendini gerçekten temsil edilmiş hissetmiyor.
İşçi sınıfı kendini görmüyor, gençler bir gelecek perspektifi bulamıyor, emekçiler kendi sorunlarının merkezde olduğunu hissetmiyor. Çünkü siyaset onların adına değil, onların üstünden kuruluyor.
Bu noktada en kritik meseleye geliyoruz:
Bağımsız bir siyasal hat kuramayan hiçbir hareket, gerçek bir alternatif olamaz.
Bugün sol adına konuşan yapıların önemli bir kısmı hâlâ kendi politik merkezini kurabilmiş değil. Sürekli bir yere “destek” veriyor, bir ittifakın parçası oluyor, bir denklemin içinde konum alıyor. Ama kendi başına bir denklemi kuramıyor.
Bu durum, kısa vadede “etkili görünme” hissi yaratabilir. Ama uzun vadede bir silinmeye yol açar. Çünkü siyaset, görünür olmakla değil; belirleyici olmakla ilgilidir.
Belirleyici olamayan, zamanla görünmez olur.
Kemalizm ile Marksizm arasında köprü kurma iddiası da tam bu noktada çöker. Çünkü ortada gerçek bir köprü yok; sadece bir yön kaybı var. Bu yaklaşım, iki ideolojiyi birleştirmiyor; birini diğerinin içinde eritiyor.
Ve bu erime, en çok da solun aleyhine işliyor.
Sonuç olarak tablo net:
Kendi siyasetini kuramayan sol, başkasının siyasetinin parçası olur.
Başkasının siyasetinin parçası olan ise, kendi iddiasını kaybeder.
Bu yüzden mesele artık “kimle ittifak yapılacak” meselesi değil.
Mesele, nasıl bağımsız bir hat kurulacak meselesidir.
Çünkü gerçek bir siyaset, ancak kendi omurgası olan bir hareketle mümkündür.
Omurgası olmayan hiçbir yapı, ne iktidar olabilir ne de gerçek bir muhalefet.
Ve omurga, ödünç alınmaz. Baştan kurulur.
