Bazı filmler, aradan yıllar geçse de güncelliğini kaybetmez. Çünkü anlattıkları sadece suç dünyası değildir; iktidarın, paranın, çevrenin ve insan zaaflarının hikâyesidir. American Gangster tam da böyle bir film.
Frank Lucas’ın hikâyesi, görünürde klasik bir yükseliş öyküsüdür. Patronunun şoförüyken onun yerine geçer, büyük bir servet kurar ve kendisini dokunulmaz sanmaya başlar. Oysa filmin en çarpıcı sahnesi, devasa uyuşturucu operasyonu değil; Muhammed Ali–Joe Frazier maçına giydiği gösterişli kürk mantodur. Çünkü onu ele veren şey, çoğu zaman suçtan önce gelen kibirdir.
Dedektif Richie Roberts’ın dikkatini çeken de tam olarak budur: Sistemin görünmez kalmayı başaran adamı, gösteriş yapmaya başladığı anda görünür hâle gelir.
Bu yüzden American Gangster yalnızca bir mafya filmi değildir. Aynı zamanda güç sarhoşluğunun anatomisidir. İnsan yükseldikçe çevresi değişir; eski sadakatlerin yerini yeni çıkar ilişkileri alır. Gösteriş arttıkça tedbir azalır. En güvenilen insanlar, en zayıf halka hâline gelebilir. Ve çoğu zaman soruşturmalar, büyük planlardan değil, küçük taşkınlıklardan iz sürmeye başlar.
Son dönemde kamuoyunda tartışılan yolsuzluk iddiaları, nüfuz ilişkileri ve özel hayatın siyasetle iç içe geçtiği tartışmalar bu filmi yeniden hatırlatıyor. Burada önemli olan, herhangi bir kişi hakkında hüküm vermek değil; gücün doğasını anlamaktır. Çünkü tarih de sinema da aynı gerçeği tekrar eder: Kendisini kuralların üstünde görenler, çoğu zaman en basit ayrıntının kurbanı olur.
Gösteriş, sadece zenginliğin ilanı değildir; bazen çöküşün de ilanıdır. Frank Lucas’ın kürkü bir kıyafet değildi, bir işaretti. Gücün en tehlikeli anı, görünmez olduğunu sanırken en görünür olduğun andır.
