Türk siyasetinde bazı cümleler vardır ki tekrarlandıkça sloganlaşır, sloganlaştıkça da sorgulanmaz hale gelir. Son yıllarda bunlardan biri de hiç şüphesiz “13 seçim kaybetti” söylemi oldu.
Evet, Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı döneminde CHP birçok seçimi kazanamadı. Bu bir gerçek. Ancak siyaseti sadece sonuç üzerinden okumak, süreci ve sorumluluğu görmezden gelmek anlamına gelir.
Şu soruyu sormak gerekiyor: O seçimleri Kemal Kılıçdaroğlu tek başına mı kaybetti?
Parti yönetiminde bulunanlar, strateji üretenler, kampanyaları hazırlayanlar, milletvekilleri, belediye başkanları ve kurmaylar o dönemde yok muydu? Bugün televizyon ekranlarında ya da sosyal medyada Kılıçdaroğlu’nu en sert şekilde eleştiren isimlerin önemli bir kısmı, o dönemin karar mekanizmalarının içinde yer alan kişiler değil miydi?
Siyasette başarı kolektif olarak sahipleniliyorsa, başarısızlığın da kolektif olarak değerlendirilmesi gerekir. Ne yazık ki bizde tam tersi yaşanıyor. Başarı herkesin, başarısızlık ise tek bir kişinin hanesine yazılıyor.
Oysa Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi mirasına biraz daha geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor. CHP’nin toplumun farklı kesimleriyle yeniden temas kurma çabası, muhafazakâr seçmenle diyalog arayışı, demokrasi ve hukuk vurgusuyla oluşturulan geniş muhalefet zemini ve Altılı Masa deneyimi, Türk siyasetinde uzun yıllar konuşulacak girişimler arasında yerini aldı.
Bugün CHP’nin ulaştığı oy potansiyoneli tartışılırken, bu zeminin hangi süreçler sonucunda oluştuğunu da hatırlamak gerekir. Bir siyasi hareketin bugün elde ettiği kazanımların önemli bir kısmı, geçmişte atılan adımların sonucudur.
Ancak meselenin siyasi boyutundan daha önemli bir tarafı var: Ahde vefa.
Siyaset elbette eleştiri kurumudur. Liderler eleştirilir, değişir, hatta başarısız bulunabilir. Fakat dün aynı masada oturduğunuz, birlikte mücadele ettiğiniz, siyasi kariyerinizde önemli bir rol oynamış bir kişiye bugün kitleler önünde “hain” yaftası yapıştırılmasına sessiz kalmak başka bir şeydir.
Türk siyasetinin en büyük eksikliklerinden biri belki de tam burada ortaya çıkıyor. Vefa yerine vefasızlık, nezaket yerine öfke, fikir tartışması yerine kişiselleştirme tercih ediliyor. Sonuçta kazanan ne demokrasi oluyor ne de siyaset kurumu.
Belki de artık kişiler üzerinden değil, süreçler üzerinden konuşmayı öğrenmeliyiz. Çünkü siyaset, yalnızca seçim kazanmak ya da kaybetmekten ibaret değildir. Aynı zamanda karakter, duruş ve hafıza meselesidir.
Ve hafızasını kaybeden toplumlar, vefayı da çok çabuk unutur.
