HALKWEBAutorenKirlenmiş Bir Dünyada Anadolu İrfanı ile Temiz Kalmak: Ahlâkın Askıya Alındığı Çağda...

Kirlenmiş Bir Dünyada Anadolu İrfanı ile Temiz Kalmak: Ahlâkın Askıya Alındığı Çağda Politik Bir İtiraz

Çünkü bazen en büyük siyasal cesaret, güçlü olmaya çalışmak değil, haklı kalmayı ısrarla sürdürmektir.

0:00 0:00

Yaşadığımız çağ, yalnızca hızın, teknolojinin ya da enformasyonun çağı değildir. Daha derin ve daha tehlikeli bir olguyla karşı karşıyayız: Ahlâkın sistematik olarak askıya alındığı bir siyasal rejimle. Bugün “kirlenmiş dünya” dediğimiz şey, bireysel yozlaşmaların ya da kültürel çözülmenin toplamı değildir; bu kirlenme, kurumsallaşmış, rasyonelleştirilmiş ve meşrulaştırılmıştır.

Ahlâk artık kamusal bir ilke değil; özel alanın dekoratif bir süsü olarak görülmektedir. Devletler, şirketler, partiler ve hatta muhalif hareketler etik soruları “zamanı değil” diyerek ertelemekte, adaleti “şartlar olgunlaşınca” konuşulacak bir meseleye indirgemektedir. Böylece siyaset, ahlâk üretme kapasitesini kaybetmiş; yalnızca kriz yönetme ve güç tahkimi faaliyetine dönüşmüştür.

Bu dönüşüm tesadüfi değildir. Neoliberalizm yalnızca bir ekonomi politikası değil; aynı zamanda bir ahlâk rejimidir. Bu rejimde insan, yurttaş değil; performans gösteren bir özne, ölçülen bir veri, yönetilen bir risk unsurudur. Güncel siyaset, insanı ya “güvenlik tehdidi” ya “ekonomik maliyet” oder “seçim matematiği” olarak kodlar. Mülteci meselesinden işsizliğe, kadın bedeninden gençliğin geleceksizliğine kadar her konu bu çıplak faydacılığın içinde ele alınır.

İktidarlar bu tabloyu “zor zamanlar” söylemiyle meşrulaştırır. Sürekli bir olağanüstülük hali üretilir: Terör tehdidi, ekonomik kriz, dış düşman, iç düşman, beka söylemi… Olağanüstülük kalıcı hale geldikçe ahlâk askıya alınır; hukuk esner, haklar ertelenir, vicdan susturulur. Michel Foucault’nun tarif ettiği biyopolitik akıl, bugün çıplak biçimde işlemektedir: Kim yaşayacak, kim yoksullaşacak, kim görmezden gelinecek?

Ancak bu noktada asıl rahatsız edici olan, muhalefetin bu rejime karşı etik bir kopuş üretememesidir. Günümüz muhalefeti büyük ölçüde iktidarın kurduğu dilin içine hapsolmuştur. Güvenlikçi söylemi sorgulamak yerine daha “akılcı” güvenlik vaatleri sunar; piyasacı düzeni eleştirmek yerine daha “adil” piyasa önerir; otoriterliği reddetmek yerine daha “yumuşak” bir yönetim hayali kurar.

Bu, bir alternatif üretmek değil; mevcut düzenin sınırları içinde daha iyi bir yönetici olma arzusudur. Oysa etik siyaset, mevcut sınırları kabul etmekle değil; o sınırların meşruiyetini sorgulamakla başlar.

Bugün siyaset, ahlâkın alanı olmaktan çıkıp bir teknik uzmanlık meselesine indirgenmiştir. Kim daha iyi iletişim kuruyor, kim daha iyi kriz yönetiyor, kim daha iyi kampanya yapıyor? Bu sorular, “ne doğrudur?”, “ne adildir?”, “kimin hayatı korunmalıdır?” gibi temel etik soruların yerini almıştır. Böylece siyaset, değerler mücadelesi olmaktan çıkar; yönetim sanatı haline gelir.

Tam da bu noktada Anadolu irfanı, romantik bir nostalji değil; radikal bir siyasal imkân olarak yeniden düşünülmelidir. Çünkü bu gelenek, siyaseti ahlâktan koparmayan nadir düşünsel damarlardan biridir.

Hacı Bektaş Veli’nin “İncinsen de incitme” ilkesi, bugünün siyaseti açısından son derece rahatsız edicidir. Zira çağımızda iktidar, incitmeyi bilinçli bir stratejiye dönüştürmüştür. Aşağılama, damgalama, kriminalize etme, linç kültürü; bunlar tesadüf değil, yönetim teknikleridir. Medya dili, sosyal medya algoritmaları ve yargı pratikleri bu incitme rejimini sürekli yeniden üretir.

Muhalefet ise çoğu zaman bu şiddet dilini kökten reddetmek yerine, aynı dili “haklı öfke” kisvesiyle yeniden dolaşıma sokar. Oysa incitmemek, edilgen bir barışçıllık değil; tahakküm mantığını reddeden aktif bir politik duruştur. Şiddetin dilini reddetmek, iktidarın en temel meşruiyet aracını elinden almaktır.

Yunus Emre’nin insan anlayışı, çağdaş siyasal teoriler açısından da son derece öğreticidir. İnsan, Yunus’ta ne devletin hammaddesidir ne de piyasanın girdisi. İnsan, başlı başına değerdir. Bu yaklaşım, bugün veri politikalarıyla, gözetim teknolojileriyle ve algoritmik yönetim biçimleriyle kuşatılmış insanlık için son derece radikal bir karşı duruştur.

Güncel tartışmalara bakıldığında, yapay zekâdan sosyal yardımlara kadar her alanda insanın bir “optimizasyon problemi”ne indirgenmesi tesadüf değildir. İnsan hayatı maliyet–fayda hesaplarının içine sıkıştırıldığında, etik kararlar teknik tercihlere dönüşür. Yunus’un yaklaşımı ise bu indirgemeciliği kökten reddeder.

Hacı Bektaş Veli’nin kimlikler üstü ahlâk anlayışı, bugün kimlik siyasetiyle yönetilen dünyaya doğrudan bir eleştiridir. Modern iktidarlar toplumu parçalayarak yönetir; muhalefet ise çoğu zaman bu parçalanmayı aşmak yerine kendi parçasını daha görünür kılmaya çalışır. Oysa ahlâk, aidiyetlerin değil; eylemlerin niteliğiyle ilgilidir.

Pir Sultan Abdal’ın “eğri zamanda doğru yerde durmak” çağrısı, günümüz entelektüelleri için hâlâ geçerlidir. Bugün doğru yerde durmak, yalnızca iktidara karşı olmak değil; iktidarın dilini yeniden üretmemektir. Sessizliğin makul, uyumun erdem sayıldığı bir çağda etik tutum, kaçınılmaz olarak rahatsız edici olur.

Âşık Veysel’in insanı hor görmeye karşı yükselttiği ses, bugünün sınıfsal eşitsizliklerine doğrudan seslenir. Yoksulluk artık bir kader değil; bilinçli politikaların sonucudur. Buna rağmen yoksullar ahlâken suçlanmakta, başarısızlık bireysel kusur gibi sunulmaktadır. Bu, neoliberal ahlâkın en kirli yüzüdür.

Neşet Ertaş’ın kültür vurgusu, günümüz “kültür endüstrisi” tartışmalarıyla birlikte okunmalıdır. İktidarlar kültürü yönetmek ister ama üretemez. Çünkü kültür, emirle değil; deneyimle doğar. Baskıcı rejimler bu yüzden sanatı taklit eder, folkloru vitrinde sergiler ama ruhunu kaybeder.

Mahzuni Şerif’in insan sevgisi, günümüzde sıkça depolitize edilen “sevgi” kavramını yeniden siyasallaştırır. Sevgi, eşitsizlik karşısında tarafsız kalamaz. Sevgi, adalet talep eder. Bu yüzden gerçek sevgi, iktidarı rahatsız eder.

Nazım Hikmet’in vatan anlayışı, bugün milliyetçilik üzerinden kurulan baskıcı politikalara güçlü bir panzehirdir. Vatan, eleştirinin susturulduğu bir alan değil; düşüncenin yeşerdiği bir ortak yaşamdır. Ahmed Arif’in yaralı dizeleri, onuru zedelenmiş toplumların kolektif hafızasıdır. Yaşar Kemal’in barış çağrısı ise, bitmeyen savaş söylemlerine karşı insanlığın son nefesidir.

Bütün bu düşünsel miras bize şunu söyler:
Ahlâk, siyasetin dışında değildir. Ahlâk yoksa siyaset vardır ama adalet yoktur.
Kirlenmiş bir dünyada tertemiz kalmak, bugün bir kaçış değil; açık bir siyasal tercihtir. Bu tercih, iktidara benzememeyi, muhalefetin konforuna sığınmamayı ve ahlâkı ertelememeyi gerektirir.
Çünkü bazen en büyük siyasal cesaret,
güçlü olmaya çalışmak değil,
haklı kalmayı ısrarla sürdürmektir.

Kardeşçe…
Bu çağda vicdanını iktidara, konfora ya da korkuya teslim etmeyen herkese.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS