HALKWEBAutorenİnsanda Şiddet Eğilimi

İnsanda Şiddet Eğilimi

Eğitim kurumlarında gerçekleşen şiddet olaylarının aktarımı konusunda medyaya önemli sorumluluklar düşüyor.

0:00 0:00

Şiddet Kavramı

Günlük hayatın her alanında karşılaşılan ve yeryüzündeki tüm toplulukların temel sorunlarından biri de şiddet belasıdır. Tüm toplumlarda değişik şekillerde ortaya çıkmasına karşın, bu olgunun aynı algıyı yaratmasının sebebi, bireysel ve toplumsal anlamda zarar verici ve tahrip edici niteliğidir.

Günümüzde bireysel ve toplumsal sorunların başında gelen şiddeti, denetlemek ve bu döngüden kurtulmak için öncelikle şiddetin doğru tanımlanması ve etki eden etkenlerin iyi tespit edilmesi önem taşımaktadır (Özgür ve diğerleri, 2011). Şiddet konusunda yapılan bilimsel çalışmalarda farklı bakış açısı, yöntem ve kuramlardan beslenen birçok farklı tanım karşımıza çıkmaktadır.

Krug ve diğ., 2002) şiddeti yaralanma, ölüm, psikolojik zarar, yoksunluk veya gelişimsel bozukluk ile sonuçlanan veya sonuçlanma ihtimali yüksek olan; kişinin kendisine, başkasına, bir gruba ya da topluluğa yönelik olarak; tehdit, fiil olarak kasıtlı zorlama ya da fiziksel güç kullanımı olarak tanımlamaktadır.

Şiddet kavramı, fiziksel güç veya baskı uygulayarak bir kişinin ya da grubun fiziksel, ruhsal, cinsel ya da ekonomik yönlerden zarar görmesine, korku ve sindirme sonucunda özgürlüğünün kısıtlanmasına yol açan her türlü tutum ve davranış olarak tanımlanmaktadır.

Şiddet olgusu, insanlık tarihinde hep var olan ve toplumların devamlı olarak mücadele ettiği oldukça karmaşık bir fenomendir. Şiddet kavramının tezahür şekilleri, boyutları ve kökenleri şiddetin çok boyutlu doğasını ve zor tanımlanabilir olmasının nedenlerini ortaya koymaktadır. Şiddet kavramı, genellikle kaba kuvvetin kötü amaçlı kullanılması ve bu kullanım sonucunda kişi veya topluma verilen zararlar şeklinde ifade edilmektedir (Ayan, 2007). Alan yazında şiddetin tanımı ve sınıflandırılması, değişik disiplinlerden ve kuramsal yaklaşımlardan beslenen farklı tanımlamalarla karmaşıklaşmaktadır (Ayan, 2007).

Erten ve Ardalı’ya (1996) göre şiddet; saldırganlık, hâkim olmak, yenmek ve yönetmek amacıyla güçlü, şiddetli, etkili bir hareket, eylem, fiil ya da işlem olabileceği gibi; bir işi bozma engelleme ve boşa çıkarmaya yönelik düşmanca, yaralayıcı, hırpalayıcı veya yıkma ve yok etme amacı taşıyan saldırganlığın türü ve derecesi olan bir davranıştır (Erten ve Ardalı, 1996).

Michaud (1991), taraflardan birinin ya da birkaçının karşılıklı ilişkilerde doğrudan ya da dolaylı, toplu ya da dağınık olarak, karşı tarafın törel ya da bedensel bütünlüğüne; mallarına; kültürel, sembolik ve simgesel değerlerine zarar verecek şekilde davranmasıdır (Akt. Karaboğa, 2018).

Dünya Sağlık Örgütü (2002) tarafından şiddet, “fiziksel gücün ya da iktidarın kasıtlı bir tehdit ya da gerçeklik şeklinde bir başkasına uygulanması neticesinde maruz kalan bireyde yaralanma, ölüm ve ruhsal zarara yol açması veya açma olasılığının bulunması” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu konuda özellikle kültürlerin, şiddet olarak hangi durumların yorumlanacağı konusu etkili olabilmektedir. Ergil’in (2001) ifade ettiği gibi, şiddet sayılabilecek bazı davranışların, sunuşu ve toplum tarafından doğal kabul görmesi söz konusu olabilmekte ve meşru sayılabilmektedir. Bazı toplumlarda şiddetin bir yaşam biçimi olarak benimsenmesi bile söz konusu olabilmekte ve sorun çözmenin meşru bir yolu olarak da onay görebilmektedir.

Morrison ve diğerleri (1994), şiddet başka kişileri bazı haklardan mahrum edecek şekilde davranma biçimidir. Bununla beraber, kültürden kültüre ya da aynı kültür içerisinde, farklı dönemlerde şiddet olgusunun tanımında, amacında ve yöneliminde farklılıklar görülmektedir (Akt. Karaboğa, 2018).

Doğan’a (2002) göre şiddet, fiziksel zarara uğrama ve kişinin ölümünü kapsayacak şekilde kişiye ve başkalarına dönük fiziksel, sözel, simgesel güç ve tehdit olarak tanımlanır. Dünya Sağlık Örgütü (2002) ise, şiddeti kasıtlı biçimde; tehdit veya fiili olarak kendisine, başka kişiye ya da topluluğa psikolojik zarar verme, yoksun etme, yaralama, engelleme ve ölümle sonuçlanabilecek fiziksel güç kullanma şeklinde tanımlamıştır.

Küçükturan ve Altun (2006), kişinin bilişsel, fiziksel ya da ruhsal sağlığına zarar veren ve onun kişisel gelişimini olumsuz yönde etkileyen davranış ve tutumlarla karşılaşmasıdır. Öğülmüş (2007), birisini yaralama veya bir şeye zarar verme amacıyla gerçekleştirilen fiziksel güç” ya da “gücün haksızca ve resmi olmayacak biçimde kullanılması olarak tanımlamaktadır.

Kuçuradi’ye (2007) göre, şiddet, eylemde sınır tanımazlığın en can alıcı ve çarpıcı yansımasıdır. Fiziksel güün kullanımı, kendini koruyamayacak veya bir başkası tarafından korunamayacak durumda olan birinin fiziksel varlığına tepki şeklinde ya da kasti biçimde zarar veren veya bir insanı yok etmeye yönelik eylemlerdir.

Haskan (2009) şiddeti, bir kişinin bilerek başka bir kişiye fiziksel veya psikolojik zarar verme amacı taşıyan davranışlarının bütünü şeklinde tanımlamaktadır. Evren ve diğerlerine (2011) göre, kişilerin şiddete maruz kalmaları, ruhsal ve fiziksel sağlıklarında birçok olumsuz etkilere yol açmaktadır. Aile ve toplum hayatında şiddete ve haksızlığa uğramak kişilerde saldırgan davranışların ortaya çıkmasına, depresyona, madde kullanımına, intihara, güven kaybına ve kendi sağlığını kötü algılamaya yol açmaktadır.

Şiddet tanımlamalarında görülen ortak özellikler; fiziksel güç veya kaba kuvvetin kötü amaçla kullanılması ve maruz kalanların zarara uğratılması şeklinde değerlendirilmektedir. İnsanlık tarihi kadar eskiye dayanan şiddet olgusu, aynı zamanda modern dünyanın da üstesinden gelmekte aynı ölçüde başarısız olduğu bireysel ve toplumsal bir gerçekliktir.

Yukarıdaki verilen tanımları özetlemek gerekirse şiddet, ilk insanlardan modern çağa uzanan süreçte çeşitli sorunların, anlaşmazlık ve çatışmaların bir ürünü veya sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal bir gerçeklik diye ifade edilmektedir. Şiddet, bir başka kişinin hakkını fiziksel anlamda ihlal etme, bilişsel yönden, sağlıksal olarak veya sosyal gelişimine zarar verme, mağdur etme ve varlığını tehdit etmedir. Ayrıca psikolojik, toplumsal, duygusal, fiziksel veya daha başka birçok alanda kişinin varlığına ve bütünlüğüne yöneltilen her çeşit bilinçli zarar verme şiddet olarak da tanımlanabilir (Karaboğa, 2018).

Şiddet Biçimleri

Alan yazında yapılan araştırmalarda, şiddet çeşitleri konusunda farklı bakış açıları olduğu görülmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü (2004) yayınladığı raporda, eylemin gerçekleştirildiği kişiler bakımından şiddet biçimlerini bireyin kendisine yönelik, kişilerarası ve kolektif şiddet olmak üzere üç farklı alanda sınıflandırılmıştır. Buna göre;

a. Bireyin Kendisine Yönelik Şiddet; bireyin kendine zarar vermesi ve intihar etme davranışı şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Bireyin kendini ihmal etmesi, kendine zarar vermesi yaralama ve kesme gibi davranışları içermektedir. Son yıllarda intiharlar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı sıklıkla karşılaşılan sorunlar haline gelmiştir. İntihara ilişkin düşünceler, intihar girişimleri, kişinin kendini yaralaması ve kesmesi gibi davranışları içermektedir. Ülkemizde TÜİK’in (2013) yılı verilerine göre her yıl ergen erkeklerin yüz binde 7,5’i intihara başvurarak hayatını kaybetmektedir. Ergen kızlara oranla genç erkeklerde kendine zarar verme oranı daha fazla görülmektedir.

b. Kişilerarası Şiddet; psikolojik, bedensel ve cinsel olabilir. Kişilerarası şiddet iki alt başlıkta ele alınmaktadır. İlk alt başlıkta aile ve yakın kişilerle, ikinci alt başlık ise genellikle ev ortamında gerçekleşen aile bireyleri arasında yaşanan şiddettir: Çocuk istismarı, yaşlı bireylere ve eşe uygulanan şiddet bu tür şiddet sayılmaktadır. Çoğunlukla aile üyelerini kapsayan ve çoğunluğu ev içerisinde gerçekleşen şiddettir.

İkinci alt başlıkta ise günümüz toplumlarında tanıdıklardan veya yabancılardan görülen şiddettir. Bu şiddet biçimi, herkese karşı olabileceği gibi daha ziyade sokakta, eğitim kurumlarında, kahvelerde, ceza infaz kurumlarında veya huzurevlerinde görülmektedir.

c. Kolektif Şiddet; ekonomik, politik ve toplumsal olmak üzere üç çeşittir. Bu şiddet, büyük gruplar veya ülkelerin şiddete yönelimlerini yansıtmaktadır. Politik şiddet, daha ziyade savaş koşullarındaki şiddet içeren ve anlaşmazlıklardan kaynaklanan şiddeti kapsamaktadır. Ekonomik şiddet, adından da anlaşıldığı üzere ekonomik faaliyetlere ve ekonomik değer taşıyan mallara zarar verecek saldırıları kapsamaktadır (DSÖ, 2004).

Daha ayrıntılı bir sınıflandırma yapan Öztürk’e (2007) göre şiddet; kendine dönük, kişilerarası, medya şiddeti, organize ve diğer şiddet biçimleri olarak beş alt grupta ele alınabilir. Bunları kısaca açıklamak gerekirse:

a. Kendine yönelik şiddet derken bedene zarar verme ve özkıyım kast edilmektedir.

b. Kişilerarası şiddet denilince kadın, çocuk, yaşlılara yönelik olanla aile içi şiddet ifade edilmektedir.

c. Organize şiddet ifadesi kolektif, siyasal ve uluslar arası şiddeti tanımlamaktadır.

d. Medya şiddeti derken, yazılı ve görsel basında medyada yayılan görüntü, ses ve yazı türünde şiddetten bahsedilmektedir.

e. Diğer şiddet biçimlerinin kapsamı, pornografi, sporda ve sokakta yaşanan, azınlıklara yönelik şiddet yanında kan davası gibi şiddet biçimlerini kapsamaktadır (Karaboğa, 2018).

Araştırmalarda şiddet biçimlerinin görülmesinde çocukluk dönemi istismarı, ebeveyn kaybı, ilgisiz bir çocukluk dönemi, parçalanmış aile yaşantısına sahip olmak, sık ortam değiştirmek, zorlu yaşam olayları, geçmiş yaşam öyküsünde intihar girişimi, intihara eğilimli olmak, genç yaş, aile içi şiddet, sosyal güvencesinin olmaması, ekonomik kazancın yetersizliği, alkol ve uyuşturucu kullanımı ile erkek cinsiyet, (Yöyen Güneri, 2012), işlevsel beyin bozuklukları (Laasko ve diğ., 2001; Pridmore ve diğ., 2005; Weber ve diğ., 2008), ebeveynin uyuşturucu kullanımı (Brook ve diğ., 2007), psikiyatrik rahatsızlıkların varlığı (Colasanti ve diğ., 2008), alkol ve uyuşturucu bağımlılığı (Altuner ve diğ., 2009; Marshall ve diğ., 2008; Montalvo ve diğ., 2012) ve kişilik bozuklukları (Raine ve diğ., 2003; Rosse ve diğ, 1993) şiddet için risk faktörleri olarak kabul edilmiştir (Güneri Yönen, 2017).

Şiddet Eğilimi

Şiddet eğilimi kavramı, bireyin şiddete ilişkin duygu, düşünce ve davranışlarının oluşmasını ifade etmektedir. Bu kavram bireyin sadece şiddet davranışlarıyla sınırlı olmayıp; herhangi bir durumda kolaylıkla şiddete yönelmek şeklinde oluşabileceği gibi, şiddete başvurmanın doğru olduğunu düşünmeyi de kapsamaktadır (Haskan, 2009). Şiddet eğilimi; zihinsel anlamda şiddete hazır olan bireyin şiddete yüklediği olumlu düşüncelerden kaynaklanıyor olabilir. Bu eğilimin oluşmasını önlemek konusunda önlemler almak tüm insanlığın ortak sorunudur.

Şiddet eğilimi kavramı, başkalarına fiziksel zarar verme eğilimini temsil ederken, şiddete maruz kalma ya da şahit olmayla alakalıdır (Anderson & Bushman, 2018). Aile içinde şiddetin sorun çözme aracı olarak öğrenilmesi, kişilerin şiddet uygulama eğilimini güçlendirebilmektedir. Aile içi şiddete tanıklık eden çocuklar, topluma uyum sağlama ya da sapma davranışları bakımından daha çok sorun yaşayabilirler (Krug ve diğ., 2002).

Şiddet eğiliminin çevresel ve kalıtsal sebepleri vardır. Kişinin beyindeki kimyasal dengesizlikler, kendini denetleme yeteneğini zayıflatabilir. Ayrıca aile, sosyal çevre ve medya gibi faktörler de kişinin şiddet eğilimini etkileyebilir. Medyada sıkça gösterilen şiddet içerikleri, şiddete eğilimli kişiler için şiddet yöntemlerini tetikleme açısından kolayca erişilebilir kaynaklar olabilir (Kitzmann ve diğ., 2003).

Şiddet Eğilimini Oluşturan Risk Faktörleri

Alan yazında şiddet eğilimine yol açan sebeplere bakıldığında, pek çok sebebin şiddet eğilimine yol açtığı, farklı psikoloji yaklaşımlarının şiddet eğilimini farklı yönleriyle ele aldıkları görülmektedir. Şiddet eğilimine sebep olan etkenleri tanımlamak, şiddet eğiliminin anlaşılması açısından önem taşımaktadır. Çocuğun şiddete yönelmesinde, içinde büyüdüğü fiziksel ve psiko-sosyal ortamların etkisi büyüktür. Çatışma çözme konusunda farklı rol modeli olmayan birçok genç; temel kişisel ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılama, statü kazanma ve saygı görmenin en etkili ve tek çözüm yöntemi olarak şiddeti görmektedir. Bunun yanında, dışsal ve içsel denetimi sağlayan ahlaksal normlardan da yoksun yetişen bireyler kolay bir şekilde şiddet davranışını hayata geçirebilmektedir (MEB, 2006).

Haskan (2009), risk faktörlerini kişisel, gelişimsel, ailesel, toplumsal ve çevresel faktörler yanında medya ve okul ortamı olmak üzere altı farklı kategoride ele almaktadır.

a. Kişisel faktörler

Şiddet davranışı yönü, şiddeti veya türü açısından kişiden kişiye, çeşitlilik göstermektedir. Aynı koşullar altındayken bir bireyin şiddete başvururken ötekinin başvurmaması şiddet eğiliminde kişisel niteliklerin önemli olduğunu düşündürmektedir (Haskan, 2009).

Şiddet eğiliminin giderek artmasında ve çok erken dönemde kişilerin şiddet davranışlarına eğilim göstermelerinde etkili olan ve en çok gözlemlenen kişisel risk faktörleri şöyle sıralanmaktadır: Sağlık sorunları, saldırganlığa bağlı kişilik bozuklukları; depresyon, öfke, kaygı gibi psikolojik rahatsızlıklar; erken bir dönemde aşırı alkol ve uyuşturucu tüketimi; anti-sosyal davranış eğilimi; hiperaktivite ve dikkat eksikliği; doğum öncesi, sırası ve sonrası oluşan komplikasyonlara bağlı sorunlar (Debarbieux, 2009).

Şiddete eğilim gösterme konusunda kişisel risk faktörleri arasında, sosyal açıdan yalnızlık, zorba bir akran grubuna katılmak, akademik başarısızlık ve reddedilmekten söz edilmektedir (Debarbieux, 2009). Ergenlik çağı olumsuz duygularla baş etme ve dürtü kontrolü açısından zor bir zaman dilimidir. Ergenlerde şiddet eğilimine sebep olan birtakım kişisel farklılıklar vardır. Okul etkinliklerine katılımı düşük olması, geçmişinde şiddeti deneyimlemiş olmak, yalnız ya da dışlanmış olmak, engellenmeye toleransın düşük olması, problem çözme ve iletişim becerilerinin düşüklüğü, dürtü kontrolünün zayıf, alkol veya madde kullanma durumları bireylerin şiddete daha fazla eğilimli olmalarına sebep teşkil etmektedir (Haskan, 2009).

b.Gelişimsel faktörler

Şiddet eğiliminin giderek artmasında biyolojik ve psiko-sosyal etkenlere bağlı olarak kişinin gelişimsel nitelikleri önemli bir yer tutmaktadır. Ergenlik dönemde kişi içinde bulunduğu dönemden kaynaklı olarak; içsel huzursuzluk, şiddet eğilimi, yalnızlık, umutsuzluk yaşamakta ve bunun sonucunda kendi iç dünyasında ve çevresiyle bir çatışma halinde olmaktadır. Bu süreçte ergenin çevresinden görebileceği destek çok önemlidir.

Ergenlerde gözlemlenen gelişimsel nitelikler; duygusal kararsızlık, kimlik ve benlik gelişiminde oluşan sorunlar, bir fikre bağlanma ihtiyacı, zayıf dürtü kontrolü, kimlik bunalımı, kendini nüfuzlu ve güçlü hissetme isteği, özgüveni arttırma ihtiyacı, duygu düzenlemede zorluklar ve deneyimsizlik şeklinde ifade edilmektedir. Ergenlikte ortaya çıkan bu tarz sorunlar normal olarak kabul edilmeseler bile, bu gelişimsel nitelikler şiddet davranışını uygulayan ya da şiddet kurbanı olma hususunda önemli etki yapmaktadır (Çetin 2004; Çuhadaroğlu, 2006).

Çocukluk ile yetişkinlik dönemleri arasında ergenlerin, kendilerini özgün bir birey olarak kanıtlama eğilimlerinin yoğunlukla yaşandığı bu süreç, aynı zamanda şiddet eğilimini de kapsamaktadır. Özellikle kolaylıkla suç olarak görülen davranışları gerçekleştirmelerinin sebebi de biyolojik ve psikolojik kökenli etkenlerden kaynaklanan değişimin etkileri olarak değerlendirilmektedir. Ergenlik dönemi çevreyi tahrip, tecavüz, cinayet hırsızlık ve kavga gibi suçların yoğun biçimde yaşandığı bir dönemdir. Bu dönemde şiddet eğilimi daha ziyade erkekler arasında görülse de, son yıllarda kızlar arasında da bir yoğunluk yaşanmaktadır (Gürsoy, 2009).

c.Ailesel faktörler

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre ergenlik döneminde görülen şiddet, erken çocukluk dönemindeki ebeveyn sorunları, ebeveyn ile çocuk arasındaki bağlanmanın zayıflığı, ailede çocuk sayısının fazla olması, aile üyelerinin birbirlerine bağlılığının zayıflaması ve erken yaşta anne olunmasıyla güçlü bir şekilde ilişkilidir. Bu etkenlerin birçoğu sosyal destek yetersizliği halinde kişinin sosyal ve duygusal gelişimi yanında davranışlarını da olumsuz yönde etkileyebilmektedir (Krug ve diğ., 2002).

Şiddet davranışının gerçekleştirmesine etki eden ailesel faktörler kısaca şunlardır:

1. Çocuk ve ebeveyn veya birincil bakım veren arasında sıcak bir ilişkinin olmaması,

2. Ebeveyne ilişkin cinayet veya alkol ve uyuşturucu madde kullanımı türü problem davranışlar veya ebeveynin çocuk yetiştirmede gösterdiği disiplin ve denetim tutumları,

3. İletişim, uyum ve aile bireylerinin çatışması veya şiddet içeren yetersiz aile ilişkileri (Kızmaz, 2006).

Şiddet eğiliminin görülmesinde; ailenin yapısı ve özellikleri belirleyici bir yer tutmaktadır. Şiddet davranışının temel kaynaklarından biri aile çevresidir. Aile içinde şiddete maruz kalan veya yaşanan şiddete tanık olan, sosyo-ekonomik yönden alt düzeyde yaşayan ve boşanmış olan ailelerden gelen kişilerin ruhsal ve sosyal yoksunluklar gibi sebeplerle daha saldırgan tutum sergiledikleri yaygın olarak görülmektedir (Coşkun ve Bebiş 2014).

Alan yazına göre, sosyo-ekonomik düzeyi düşük olan ailelerde aile içi şiddet daha yaygın yaşanmaktadır. Ayrıca alt sosyo-ekonomik düzeyden gelen ailelerde ekonomik sıkıntıyla birlikte hane halkının kalabalık ve çocuk sayısının fazla olması şiddet uygulamalarını ciddi olarak arttırdığı tespit edilmiştir (Baykal 2008).

d.Toplumsal ve Çevresel Etkenler

Toplumsal ve çevresel anlamda maddeye ve şiddet araçlarına ulaşımın kolay olması, sosyal düzensizlik, eğitim kalitesindeki yetersizlik ve toplumdaki şiddet konusundaki duyarsızlık önemli bir etken olarak görülmektedir. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip olan kişiler, ihtiyaçlarını giderirken şiddeti aracı olarak kullanmaktadırlar. Cinayet, gasp, darp, soygun, hırsızlık ve yaralama gibi kişisel ve kişiyi hedefe alan şiddet davranışları daha çok toplumsal ve çevresel etkenler şeklinde görülmektedir (Gençoğlu ve diğ., 2014; Yakut, 2012).

Şiddetin engellenememesinde bir başka önemli etken de, şiddet kullanarak para kazananların şiddeti desteklemesidir. Bunun yanında bilgisayar oyunları üreticileri, silah sektörü, basın yayın haber üreticileri, reyting meraklıları, oyuncak üreticileri ve korunma-güvenlik araçları üreticileri gibi sektörler şiddet aracılığıyla büyük miktarda maddi kaynaklara erişmektedir (Debarbieux, 2009).

Toplumda düşük sosyal statüde yaşayan kesimlerde gelir eşitsizliği arttıkça gençler arasında şiddet ve şiddet eğilimi artış göstermektedir. Gençler arasında çeteleşme ve madde kullanımı şiddeti arttıran riskli davranışlardandır. Toplumdaki demografik yapının değişmesi, genç nüfusun artması, iş istihdam ve eğitim imkanlarının istenilen düzeye çıkmaması, göçler sebepiyle oluşan çarpık kentleşme gibi birçok faktör toplumdaki gençleri olumsuz yönde etkilemektedir. Gençlerin hayata ve topluma bakışı değişmekte ve şiddet davranışları ortaya çıkmaktadır (Özcebe, 2006).

Okul Ortamı ile Şiddet İlişkisi

Yavuzer’e (2000) göre, okul denilen kurum bir yandan eğitim aracılığıyla kişiyi kendisi için yeterli ve faydalı kılmaya çalışırken, diğer yandan onu, bütün insanlığa ve içinde yaşadığı topluma faydalı, toplumsal bilinç sahibi olmuş biri olması doğrultusunda eğitmeyi benimsemektedir. Okul buna benzer temel fonksiyonlarını yaşam döngüsü içerisinde, aileyle birlikte ve kontrollü olarak yerine getirmektedir. Okulun bu temel amaçlardaki sürece dayalı yaşam döngüsünde çocuğun aile içinde kazanmış olduğu davranışlara yeni bazı davranışlar eklemeyi amaç edindiği görülmektedir. Fakat çocukların bu süreç içerisinde toplum tarafından istenmeyen bazı davranışları da edindiği görülmektedir. Bu istenmeyen davranışların bir kısmı, “okullarda şiddet” biçiminde kavramlaştırılmıştır.

Sosyalleşmeyi sağlamada aile kadar etkili olan okulların şiddetin önlenmesi ve azaltılması konusunda etkili bir kurum olduğu unutulmamalıdır. Bu açıdan okulda şiddetin önlenmesi ve azaltılması amacıyla yapılacak olan çalışmalar günümüzde ve gelecekte sağlıklı bir toplum olmamız açısından önem taşımaktadır.

Farklı bir yaklaşıma göre de, okulda oluşan risk faktörleri; açık ve net olmayan ağır disiplin kuralları, eşit olmayan kaynaklar, güvenli okul anlayışının yerleştirilmemesi, öğrencilere tanınan sınırlı özgürlükler, cezaya dayalı kontrollerin sıklığı, yönetim anlayışında öğrencilerin ve ailelerin katılım eksikliği şeklinde tanımlanmaktadır: (Yavuzer ve diğ., 2009).

Öğrencilerin okulda suç işleme eğilimi göstermeleri özellikle okul iklimi konusundaki algılarıyla yakından alakalıdır. Örneğin; şiddet sebebiyle okula gelmeye korkmak, istememek bile, okul iklimi algısıyla dolaylı olarak alakalıdır. Çok sayıda araştırmacı tarafından okulda şiddeti önlemek ya da azaltmak için yapılan araştırmalarda, olumlu bir okul iklimi yaratmanın önemli etkisine vurgu yapılmıştır. Okulun yönetimi ve işleyişiyle ilgili olan okul iklimi, öğrencilerin okul ortamındaki her türlü davranışları üzerine doğrudan etkili görülmektedir. Okul ortamının fiziksel özellikleri, davranışlarla ilgili olan okul politikaları ve bu politikaların uygulanma biçimi, olumsuz davranışlar karşısında sergilenen genel hoşgörü düzeyi gibi etkenler okuldaki şiddeti önemli ölçüde etkilemektedir (Parladır, 2009).

Medya ve Şiddet İlişkisi

Medyanın ve özellikle de televizyonun şiddete araç olması konusu tartışmalı olmakla beraber, şiddeti teşvik edici ve destekleyici etkisi inkar edilemez. Yapılan araştırmalar medyanın şiddet açısından geçici bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. İnsanların her gün kanlı sahneler, silahlı, kavgalı, dövüşlü temalar izlemeleri şiddeti pekiştirici ve etkileyici rol oynamaktadır (Tezcan, 1996).

Medyada gösterilen şiddet içerikli reklam, film ve benzeri şiddet içerikli programlardaki görüntüler gelişme çağındaki kişiler üzerinde hem olumsuz hem de kalıcı bir takım zararlar bırakmaktadır (Gürsoy, 2009). Medya, problem çözme yöntemi olarak şiddeti öğrenme, kendine model alma ve şiddet davranışlarının olumsuzluklarına karşı duyarsızlaşma biçiminde gençleri olumsuz olarak etkilemektedir. Medyada her türlü şiddetin ve en ince ayrıntılarına kadar aktarılması, gençler üzerinde etkili ve denetimsiz bir modelin oluşmasını sağlamaktadır (Coşkun ve Bebiş, 2014).

Ergenler, medyada görüp öğrendikleri şiddet olaylarıyla “insanlara, hayvanlara ve doğaya zarar vermekte” ve “şiddetin” yeni biçimlerini kendi tutum ve davranışlarına katmaktadır. Ergen, olayın kahramanını model alarak benimseyip, onunla özdeşleşip, şiddet içeren ve istenmeyen davranışları kendi hayatında kalıcı olacak bir tutum haline getirmektedir (Kapıcıoğlu, 2008).

Aile İçi Şiddet

Aile içi şiddet hemen her toplumda, her eğitim düzeyinde, her yaşta ve sosyo-ekonomik grupta görülen yaygın bir sorundur. Bu sorun birbirine bağımlı veya bağımsız olarak aynı ev içerinde ortaya çıkar. Şiddet ve şiddetin yarattığı korku kişilerde ve normal aile fonksiyonları üzerinde yıkıcı bir etki yapmaktadır. Aile içerinde yaşanan şiddet genellikle kadını ve çocuğu etkilemekte şiddetin öğrenilmesine hizmet etmektedir. Aile içi şiddetle birlikte yaşama zorunluluğu; tüm aile bireyleri üzerinde fiziksel ve duygusal hasarlara yol açmaktadır (Ünal, 2005).

Kişilerin beslenme ve bakım gibi ihtiyaçlarını karşılayan, güven duygusu kazandıran, beden ve ruh sağlığını koruyan ve geliştiren bir kurum olması gereken aile, çoğu zaman, her türlü şiddetin beslendiği ve uygulandığı odak halini almaktadır. Aile dışında gerçekleşen şiddetten toplum sorumlu tutulurken, aile içinde yaşanan şiddet gizli kalmakta, özel yaşam olarak görülmekte, çoğu zaman da olağan ve yasal olarak karşılanmaktadır (Dekeseredy, 1993).

Sonuç olarak; şiddetin öğrenilmesini ve yaygınlaşmasını; ailede başta çocuklar ile kadınların şiddete maruz kalmaları ve şiddet kullanımının da çoğu kez meşrulaştırılması etkilenmektedir. Bu durumun toplumun genelinde egemen olan güç ilişkilerinin bir tür yansıması olduğu söylenebilir. Aile içinde şiddet kullanımı da kendi sebeplerini büyük ölçüde bu güç ilişkisi temelinde biçimlenen genel toplumsal şiddetten almaktadır (Ünal, 2005).

Çocuğa Yönelik Şiddet: Aile içi şiddete görsel veya işitsel olarak tanık olan çocuklara alan yazında “sessiz”, “unutulmuş” veya “görünmez” kurbanlar adı verilmektedir. Son yıllarda bu tür çocuklar duygusal kötüye kullanılma kategorisinde görülmektedir. Doğrudan şiddete maruz kalmasalar bile, bu çocuklar öteki kötüye kullanılmış veya ihmal edilmiş çocuklarla benzer belirtiler göstermektedirler (Türkbay ve diğ., 1998)). Tajima’nın (2000) yaptığı çalışmada evde annenin şiddete maruz kalmasının aynı zamanda çocuğun fiziksel şiddet görmesi ihtimalini arttırdığı tespit edilmiştir. Fiziksel şiddetin yaşanmadığı ailelerde ise; genellikle çocuklar sözel şiddete maruz kalmışlardır (Ünal, 2005).

Kadınlara Yönelik Şiddet: Aile içi şiddetin yaygın bir boyutu olarak, özellikle eş dayağına toplumsal ön yargılarla yaklaşan yaygın bakış açısı, şiddete uğrayan kadını korumaktan ziyade bu eylemi ve sürekliliğini destekler niteliktedir. Cinsiyetçi toplumsal rollerin şiddeti kabul edişleri, toplumsal kuralların sürekliliğinin bir neticesi olarak kabul edilebilir (Avcı, 2005).

Aile içinde şiddet davranışı genelde beş farklı şekilde görülmektedir.

a. Fiziksel şiddet: Dövmek, tekmelemek, yakmak ve tokatlamak gibi eylemlerin yer aldığı şiddet çeşitidir.

b. Cinsel şiddet: Seksüel motivasyona bağlı olarak yaşanan şiddet çeşitidir

c. Duygusal istismar: Sevgi göstermemek, hakaret etmek, aşağılamak, devamlı eleştirmek, kıskançlık, reddetmek gibi eylemlerin yer aldığı şiddet çeşitidir.

d. İhmal: Daha ziyade çocuklar ve yaşlıların maruz kaldığı bir istismar türüdür. Kişinin sosyal ve biyolojik ihtiyaçlarını gidermeme, bunları sağlama konusunda ihmal göstermek şeklinde görülmektedir.

e. Ekonomik istismar: Özellikle yaşlıların maruz kaldığı bir istismar biçimidir. Kişinin parasını yönetmek, kişiye ait paraya el koymak ya da kazanç elde etmesine izin vermemektir (Brady, 2000; Chase ve diğ. 2001)

Şiddet Eğilimi Yaklaşımları

Şiddet eğilimini açıklamak üzere geliştirilen farklı kuramlar aşağıda kısaca açıklanmıştır:

1. Biyolojik Temelli Yaklaşım

Şiddet davranışlarının biyolojik kökenleri konusunda yapılan araştırmalar, bu davranışların genetik, doğumsal ve organik etkenlerle alakalı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, genetik bozukluklar, beyin hasarı, etoloji ve nöropatoloji gibi konular, şiddet ile saldırganlık eğilimlerinin anlaşılmasında odak görevi yapmaktadır. Şiddetin biyolojik açıdan incelenmesiyle beyin enfeksiyonları ve travmanın sebep olduğu yapısal ve işlevsel değişikliklerin şiddet eğilimlerini nasıl etkileyebileceği ele alınmaktadır (Ali ve Naylor, 2013).

Psikoanalitik Yaklaşım

Psikanalizin temel varsayımları, insan doğasını cinsellik ve saldırganlık olarak iki temel içgüdüsel eğilimle şekillendirmektedir. Freud, başlangıçta kişinin nevrotik çatışmalarını cinsellikle ilişkilendirirken, sonraları saldırganlığı kişinin kendini koruma çabası olarak yeniden tanımlamak zorunda kalmıştır. Bu bağlamda, kişinin karşılaştığı engellere verdiği tepkiler, “saldırganlık” şeklinde adlandırılmıştır (Karr, 1971). Freud’a göre, insan doğasının temelinde şiddet eğilimleri yatmaktadır. Bu eğilimler psikoseksüel gelişim aşamaları boyunca biçimlenmektedir ve kişinin kendisini tehlikelerden koruma içgüdüsüyle ilişkilidir. Freud’a göre, kişide engellenen doyum arayışı şiddet ve saldırganlık olarak ortaya çıkabilmektedir (Karr, 1971; akt.Kılıçaslan, 2024).

Sosyal Öğrenme Yaklaşımı

Sosyal öğrenme kuramının saldırganlık konusundaki görüşü, insan davranışının anlaşılmasında genetik faktörlerin ve içgüdülerin ötesine geçerek, çevresel etkilerin önemine vurgu yapmıştır. Buna bakışa göre saldırganlık, doğuştan gelen bir nitelik olarak görülmemiş, kişinin hayatı boyunca çevresinden öğrendiği ve sonraki kuşaklara aktarabileceği bir davranış olarak görülmüştür (Bandura, 1973). Bu yaklaşıma göre saldırganlık, davranışların taklit ve gözlem yoluyla edinildiğini öne sürmektedir. Bu kuramı desteklemek için Bandura, Bobo Doll deneyini gerçekleştirmiş ve bu deneyle çocukların saldırgan davranışını yetişkinleri gözlemleyerek öğrenebileceğini göstermiştir. Deneyle, çocukların saldırganlık eğilimlerini yetişkin davranışlarını taklit ederek kazandığını ortaya koymuştur (Tatlıoğlu, 2021).

Davranışçı Yaklaşım

Davranışçı yaklaşım, kişide saldırganlık tepkilerinin belirli tetikleyicilere karşılık olarak ortaya çıktığını savunmaktadır. Bu tür tepkilerin zarar verici davranışları içerdiği belirtilirken, şiddetin niteliği, düzeyi, tekrarlanma olasılığı ile birbiriyle ilişkisi üzerinde de ayrıca durulmuştur (Eron, 1989). Davranışçılık yaklaşımı, davranışların kökenini anlamak için içsel süreçler yerine, gözlemlenebilir ve ölçülebilir dışsal etkenlere odaklanmak gerektiğini savunmaktadır. Davranışçılar, davranışların doğuştan gelen eğilimler yerine, deneyimler ve çevresel etkileşimler yoluyla geliştirildiğini savunurlar (Watson, 1914; akt. Kılıçaslan, 2024).

Bilişsel Yaklaşım

Bilişsel kuram açısından bakıldığında öfke ve saldırganlık, kişinin duygusal durumları, davranışsal eğilimleri ve düşünce yapısı arasındaki karmaşık etkileşimlerin sonucudur. Bu yaklaşıma göre düşmanca kabul edilen inançlar ve düşünceler, öfke duygusunu tetiklemekte ve bu durum da kişide saldırgan davranışlara sebep olabilmektedir (Beck, 1976; Deffenbacher, 2011). Bilişsel alanda gerçekleşen yeniden yapılandırmayla bu süreç daha da derinleştirerek, kişide saldırgan duyguların, düşüncelerin,, ve davranış eğilimlerinin bellekte birbiriyle bağlantılı olarak depolandığı ileri sürülmüştür (Collins & Loftus, 1975). Bu kurama göre bir grup içindekiler saldırganlık gösterdiğinde, kişisel sorumluluk hissi azalmakta ve bu davranışlar gruptakiler arasında paylaşılarak sosyal anlamda daha kabul edilebilir duruma gelmektedir (Başeğmez ve Özerk, 2021).

Şİddet Eğilimli Davranışlarının Sağaltımı

Ergenleri şiddete yönelten etkenlere bakıldığında aile içi problemler, okul ortamı ve geçmiş yaşam öykülerinin etkili olduğu görülmektedir. Ergen kişilerin şiddet eğilimi göstermesine yol açan olumsuzlukların giderilmemesi halinde uzun vadede toplumun ruh sağlığı yoğun tehdit altında olacaktır. Şiddeti ortaya çıkmadan önce önlemek şiddeti azaltma girişimlerine oranla daha kolaydır.

Şiddet eğilimlerinin ve alakalı olduğu değişkenlerin tespit edilmesi, başta okul ortamının düzenlenmesi olmak üzere okul psikolojik danışmanlığının zamanında önleyici rolü önem taşımaktadır. Okullarda güvenliği sağlamak amacıyla okul psikolojik danışmanların ve sınıf rehber öğretmenlerine gerekli olan desteği sağlayarak risk grubunun tespit edilmesi önemli görülmektedir. Bu sayede okulda risk grubunu oluşturan öğrenciler açısından okul kültürüne uygun olmak şartıyla önlem programı geliştirilebilir. Geliştirilmiş olan hazır programlar da okulun koşularına uygun olacak biçimde düzenlenebilir. Bu programlarla, potansiyel olarak görülen öğrencilerin şiddet belirtileri hakkında öğretmenlerin, ebeveynlerin ve öğrencilerin eğitilmesi, okulda şiddetin önlenmesi konusunda katkı sağlayacaktır.

Veli, öğretmen, okul ve medya yöneticileri vb. yetişkinlerin şiddet içermeyen örnek davranışlar sergilemeleri, eğitim ortamlarında olması muhtemel şiddetin önlenmesinde, en etkili faktör olacaktır (Altun ve diğ., 2006).

Eğitim kurumlarında şiddeti azaltacak veya durduracak tedbirlerin alınmasında saldırganlık ve şiddete yol açan etkenlerin belirlenmesi çok önemlidir. Şiddet, tek bir faktöre bağlı olarak ortaya çıkan bir davranış değildir. Bu nedenle şiddeti oluşturan ve tetikleyen etkenlerin çeşitliliği eğitim kurumlarında alınacak tedbirlerin de çeşitlenmesini zorunlu hale getirmektedir. Bu tedbirler kısa ve uzun vadeli stratejiler olarak iki grupta toplanabilir. Kısa vadeli denilen stratejilerde çevresel düzenlemelerle okul-yönetim temelli stratejiler bulunmaktadır. Uzun vadeli stratejiler ise, daha çok eğitim ve program temelli stratejilerin yanında okul sonrası alternatif etkinlikler biçimindedir (Yavuzer, 2004).

Eğitim kurumlarında öğrencilerin şiddeti öğrenmelerine yol açacak tutumlardan uzak durulması, şiddet içeren nefret söylemlerine izin verilmemesi gibi acil tedbirlerle birlikte derslerde olumlu disiplin uygulamalarına yer verilmesi şiddetin önlenmesinde etkili olabilir.

Özellikle ortaokul ve liselerde öğrencilerin okul ders saatleri sonrasında ergenliğin getirmiş olduğu yüksek enerjiyi atabilmeleri için spor, sanat, halk dansları gibi çeşitli aktivitelere yönlendirilmeleri okullardaki şiddet olaylarını azaltıcı etkiyi sağlayabilir.

Eğitim kurumlarında gerçekleşen şiddet olaylarının aktarımı konusunda medyaya önemli sorumluluklar düşmektedir. Okullardaki şiddet olaylarının sunumunda, medyanın okuyucularda kaygı ve korku uyandırmak yerine, şiddet olaylarının olası sebepleri, sonuçları ve önlenebilmesi hakkında toplumu bilgilendirici ve eğitici bir yaklaşım göstermesi, okuyuculara şiddetle alakalı gerçekçi bir bakış açısı kazandırılması yanında şiddetin önlenmesi konusunda önemli katkılar sağlayacaktır (Altun ve diğ., 2006).

Sonuç olarak şiddetin oluşmasında, birçok faktörün birbiriyle etkileşimi etkili olmaktadır. Diğer bir anlatımla şiddetin tetikleyicilerine bakıldığında sorunun tek yönlü olmadığı, çok farklı tetikleyicilerin de bu sorunu etkinleştirdiği düşünülmektedir. Bu nedenle şiddetin önlenmesi konusunda okul, aile, toplum, medya, öğrenci ve sosyal kuruluşların da mücadelenin içerisinde hep birlikte yer almaları gerekmektedir (Konter, 2002).

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS