HALKWEBAutoren“Hakkını Arayana Kanun Yok mu?”

“Hakkını Arayana Kanun Yok mu?”

Açlık, Direniş ve Sınıfın Öfkesi

0:00 0:00

Bu artık bir “işçi eylemi” değil. Bu, çıplak bir sınıf karşılaşmasıdır.

Doruk Maden işçileri 12 günü aşan direnişlerinde yalnızca haklarını değil, insanlık onurlarını savunuyor. Açlık grevinin 5. gününde bayılan işçiler, hastalığına rağmen direniş alanını terk etmeyen emekçiler ve onların yanında olmak için okulunu bırakıp gelen çocuklar… Bu tablo bir ülkenin utanç fotoğrafıdır.

Bir madenci çocuğunun sözleri bu düzenin bütün gerçekliğini tek cümlede özetliyor:

“Okulda gösterim vardı ama ben babamın yanına geldim. Babam burada bayıldı, hastalığı var. Kaç gündür yürüyor, açlık grevinde.”

Bu sözlerin karşısında susan herkes, bu sömürü düzeninin ortağıdır.

Yıldızlar SSS Holding önünde yankılanan öfke tesadüf değil. Bu öfke, gasp edilen ücretlerin, çalınan yılların, hiçe sayılan hayatların birikimidir. İşçiler aylarca maaş alamıyor, ücretsiz izne zorlanıyor, işten atılıyor, açlığa mahkûm ediliyor. Buna rağmen hâlâ “sabır”, hâlâ “hukuk” deniyor.

Peki hangi hukuk?

Eğer bir işçi emeğinin karşılığını alamıyorsa,
eğer açlık grevine yatmak zorunda kalıyorsa,
eğer çocuğu onu baygın halde yerde görüyorsa—

orada hukuk yoktur. Orada yalnızca sınıf gerçeği vardır.

Sendika başkanı Gökay Çakır’ın sözleri bu gerçeği yüzümüze çarpıyor:

“Siz çalıştırdığınız insanları köle mi sandınız? ‘Köle Kanunu’ çıkarın biz de onu yapalım o zaman.”

Bu söz bir mecaz değil. Bugünkü çalışma rejimi fiilen bir kölelik rejimidir. Ücretini alamayan, iş güvencesi olmayan, sağlıksız koşullarda çalıştırılan ve itiraz ettiğinde kapının önüne konan işçi—hangi özgürlükten söz edebilir?

İşçilerin talepleri ise son derece açık ve meşrudur:

* Ödenmeyen ücretler derhal ödensin
* Tazminat hakları gasp edilen işçilere iade edilsin
* Dayatılan ücretsiz izin uygulaması kaldırılsın
* İş sağlığı ve güvenliği koşulları sağlansın
* İşten atılan öncü işçiler geri alınsın
* Maden kamulaştırılsın, iş güvencesi sağlansın

Bu talepler “radikal” değil, en temel insan haklarıdır. Radikal olan, bu taleplerin karşılanmamasıdır.

Ve bu süreçte yalnızca patronların değil, sessiz kalanların da sorumluluğu vardır. DİSK başta olmak üzere sendikal hareketin bu direniş karşısındaki yetersizliği, işçi sınıfının yalnızlaştırılmasına hizmet etmektedir. Sınıfın en kritik anlarında geri çekilen bir sendikal anlayış, işçiler için bir güvence değil, bir boşluk yaratır.

Ama bu boşluk sonsuza kadar kalmaz.

O boşluk, direnişle dolar.
O boşluk, dayanışmayla dolar.
O boşluk, sokakta, meydanda, maden ocağında yeniden kurulan örgütlülükle dolar.

Dün İzmir’de, Çerkezköy’de, Bursa’da, Eskişehir’de, Bilecik’te yükselen dayanışma sesleri bunun işaretidir. İstanbul’da Emek, Barış ve Demokrasi güçleriyle kurulan bağ bunun göstergesidir. Bu direniş büyüyor. Bu öfke yayılıyor.

Ve artık mesele nettir:

Bu bir ücret kavgası değil,
bu bir yaşam kavgasıdır.

Başaran Aksu’nun sözleri bu kararlılığı ortaya koyuyor:

“Direniş irademizde, açlık grevi irademizde bir değişiklik yok.”

Bu irade, bastırılamaz. Çünkü bu irade açlıktan değil, haklılıktan besleniyor.

Buradan açık bir çağrı yapılmalıdır:

Bu direniş yalnız bırakılırsa, kaybeden yalnızca madenciler olmayacak.
Bu direniş kazanırsa, kazanan yalnızca madenciler olmayacak.

Bu yüzden çağrı nettir:
Dayanışmayı büyütün.
Sessizliği kırın.
Bu mücadeleyi kendi mücadeleniz olarak görün.

Çünkü en sonunda karar verilecek olan şudur:
Holdingler mi kazanacak, yoksa işçiler mi?

Ve tarih şunu defalarca göstermiştir:
İşçiler gerçekten ayağa kalktığında, hiçbir holding kazanamaz.

Bugün saat 9’da Kurtuluş Parkı’nda buluşanlar,
sadece bir eylemde değil—
tarihin tarafında duracaktır.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS