HALKWEBAutorenBir Koleksiyoncu mu, Bir Âşık mı? Masumiyet Müzesi’nde Sınıf ve Saplantı

Bir Koleksiyoncu mu, Bir Âşık mı? Masumiyet Müzesi’nde Sınıf ve Saplantı

Dizinin cesur sahnelerdeki yaklaşımı, Türkiye dizi sektörü için gerçek bir çıta yükseltmesi.

0:00 0:00

Netflix’in uzun süredir beklenen Masumiyet Müzesi uyarlaması nihayet ekranlara düştü. Zeynep Günay’ın rejisi, 1970’lerin İstanbul’unu adeta bir tablo gibi önümüze sererken, Selahattin Paşalı ve Eylül Lize Kandemir’in performansları, hikâyeyi bir dönem dizisi olmanın ötesine taşıyıp psikolojik bir gerilime dönüştürüyor. Ancak dizinin başarısı, bizi o kadim ve rahatsız edici sorudan uzaklaştırmıyor: Kemal’in hissettiği aşk mı, yoksa mülkiyet tutkusuyla örülmüş bir sınıf kibri mi?

Nişanlı Bir Burjuva ve Uzak Akraba

Orhan Pamuk’un kült romanından uyarlanan yapım; 1975 yılında, varlıklı bir ailenin oğlu olan Kemal Basmacı’nın, kendi sınıfından Sibel ile nişanlanmak üzereyken, uzak ve yoksul akrabası Füsun ile karşılaşmasıyla başlıyor. Bir butikte tezgahtarlık yapan 18 yaşındaki Füsun ile Kemal arasında başlayan yasak ve tutkulu ilişki, Kemal’in nişanı bozmasıyla sonuçlanır. Ancak Füsun ortadan kaybolur. Sekiz yıl sonra Füsun’u evli bir kadın olarak bulan Kemal, onu görebilmek için sekiz yıl boyunca o eve gider ve Füsun’a ait her nesneyi (sigara izmaritlerinden tuzluklara kadar) toplayarak bir “müze” inşa eder.

​Kemal’in labirentinde Füsun bir nesne mi sorusu da izleyicinin aklında ? Kemal Basmacı, her ne kadar Batı terbiyesi almış, modern bir burjuva gibi görünse de, Füsun’a olan ilgisi başladığı andan itibaren “toplayıcı” bir içgüdüyle hareket ediyor. Dizideki o büyüleyici ışık ve mekan kullanımı, Kemal’in Füsun’u ulaşılamaz bulduğu noktada nasıl bir “müze parçasına” dönüştürdüğünü çok iyi yansıtıyor. Çalınan eşyalar bir aşkın hatırası mıdır, yoksa Kemal’in Füsun’u kendi dünyasına hapsedemediği için nesneler üzerinden kurduğu bir hükümranlık mı?

Eleştirmen tadında bakarsak; Kemal, Füsun’u değil, Füsun’un kendi üzerinde bıraktığı o “masumiyet” etkisini seviyor ve onu bir koleksiyon parçası olarak mülkiyetine geçiriyor da diyebiliriz.

Peki ya Füsun’un Sınıf Atlama Denklemi ? ​

Gelelim en çok tartışılan soruya: Füsun’un duygusu gerçekten aşk mıydı? 18 yaşında, hayalleri olan bir genç kızın, zengin ve evlenmek üzere olan akrabası Kemal ile kurduğu bağda “sınıf atlama” arzusu ne kadar etkiliydi? 1970’lerin katı sınıf ayrımlarında Füsun’un Kemal’e yönelmesi sadece kalp meselesi miydi? Kemal zengin olmasaydı, Füsun toplumsal bekaret baskısını bu kadar kolay göze alır mıydı? Füsun’un annesinin bu durumdan haberdar olması ve sessiz kalışı, alt orta sınıf bir ailenin, kızları aracılığıyla “üst lige” tırmanma umudunu sessizce onaylaması gibi okunabilir. Füsun için Kemal, hem bir arzu nesnesi hem de sınıfsal bir kurtuluş bileti olma potansiyeli taşıyordu.

Dizinin cesur sahnelerdeki yaklaşımı, Türkiye dizi sektörü için gerçek bir çıta yükseltmesi. Ancak burada dikkat çeken, bu sahnelerin sadece estetik başarısı değil, kadına bakış açısıdır. Türkiye’de bu tür sahneler genellikle kadın oyuncu üzerinden hırpalanarak tartışılırken, bu dizideki performans hikâyenin dramatik yapısına (o dönemdeki bekaret tabusuna ve sınıf farkına) hizmet ediyor. Füsun’un o sahnelerdeki teslimiyeti, aslında onun hayatındaki en büyük kumarı oynadığının kanıtı. Erkek (Kemal) her zaman statüsüne dönebilirken, kadının (Füsun) tüm varlığını bu ilişkiye yatırması, o günün ve bugünün toplumsal ikiyüzlülüğüne tutulmuş bir ayna olarak karşımıza çıkıyor.

Diziyi izledikten sonra elimizde kalan; sadece hüzünlü bir aşk hikayesi değil, mülkiyet duygusunun aşkı nasıl kemirdiğidir. Kemal, Füsun’a değil, Füsun’un hayatındaki “eksikliğe” aşıktır. Füsun ise belki de Kemal’e değil, Kemal’in temsil ettiği o ulaşılmaz ve ışıltılı dünyaya. Masumiyet Müzesi, bize aşkın en saf halini değil; sınıf farkının, bekaret tabusunun ve sahip olma arzusunun insan ruhunda açtığı yaraları gösteriyor.

Zeynep Günay ve tüm ekibi, bu zor metni sinemasal bir dile bu kadar başarıyla döktükleri için tebrik etmek gerek. Türkiye’de bu tür nitelikli işlerin artması, sektörün ne kadar ilerlediğinin en somut kanıtı.

Sonuç olarak başarılı mı? Evet kesinlikle.
Eklemeden bitirmek istemediğim birkaç cümlem daha olacak. Dizinin yayına girmesiyle birlikte Google aramalarında kitap satışlarında patlama yaşandığı Stokların tükendiği, ve Orhan Pamuk’un yeniden “trend” olduğu gündemde bir diğer konu.
“Dizinin yayınlanmasıyla beraber dijital aramaların zirveye ulaşması ve kitap raflarının yeniden Masumiyet Müzesi ile dolmaya başlaması , popüler kültürün edebiyat üzerindeki ‘hatırlatıcı’ gücünü bir kez daha kanıtlamış oldu. ”

Ancak bu tabloya bir şerh düşmek gerek: Edebiyatın, sadece görsel bir tüketim nesnesine dönüştüğünde “hatırlanıyor” olması ne kadar sağlıklı?

Modern okur, 600 sayfalık bir metne dalmak için illa ki Netflix kütüphanesinden bir onay mı bekliyor? Sinema ve dizinin edebiyatı beslemesi sektörel bir başarıdır, evet; ancak kitabın değerinin bir algoritma sıçramasına bağlanması, derinlikli okuma kültürünün “izle ve geç” hızına yenik düştüğünün de bir kanıtıdır.

Mit Liebe...

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS