HALKWEBAutorenTanrı Adına Öldürmek! Savaşın Kılıfı, İnanç

Tanrı Adına Öldürmek! Savaşın Kılıfı, İnanç

Zorunlu savaş onurdur. Keyfî savaş zulümdür.

0:00 0:00

“Sana biri tokat atarsa, öbür yanağını uzat!” der Hz. İsa İncil’e göre…

Ne var ki Haçlı Seferleri başta olmak üzere Avrupa’nın kendi iç savaşlarının önemli bir kısmında Vatikan’ın etkisi inkâr edilemez. Mezhepsel kıyımlar, Salisbury Katliamı ve Katolik devletler arasındaki savaşlar bunun açık örnekleridir.

İslam dünyasında da tablo çok farklı değildir. Birbirini tekbir getirerek öldürenler, Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed’in (sav) ümmetidir. İkisi de onun şefaatini ister. Peki, aynı inanç adına birbirini boğazlayanlardan hangisine şefaat edilecektir?

Osmanlı Müslüman, Memlûk Müslüman…
İ’lâ-yı kelimetullah nerededir bu tabloda?

Mısır zaten Müslümandı. Buna rağmen “Mısır’ın Fethi” diye tarihe geçti. Oysa İslam literatüründe fetih, gayrimüslim bir beldenin İslam’a açılmasıdır. Bu bağlamda İstanbul’un fethi doğrudur; Mısır’ın fethi ise tartışmalıdır.

Demek ki asıl maksat çoğu zaman savaşmaktır; din ise bu sürece malzeme edilmektedir.

İddia edildiği gibi din, insanları bir arada tutan üst bir çatı olmamıştır. Tarih boyunca, ister semavî ister beşerî olsun, hiçbir din bu misyonu tam anlamıyla taşıyamamıştır. Zira din, çoğu zaman kılıcın emrine âmâde olmuş; din adamları vasıtasıyla iktidarların meşruiyet zeminine dönüştürülmüştür.

Cengiz Han’ın “Gökte iki güneş, yerde iki kağan olmaz” sözü nefretle karşılanırken, Yavuz Sultan Selim’in “Bu dünya bir padişaha fazla, iki padişaha az gelir” sözü kutsanabilmektedir.

Fiil aynı, maksat aynı; değişen sadece söyleyendir.

Bu, failine göre yorum yapma hastalığının en açık göstergesidir.

Emevî dönemindeki zulümler, Avrupa’daki Yedi Gül Savaşları, veraset mücadeleleri… Ayrıntıya girmeye gerek yok. Aynı dinden, aynı dilden insanlar, inanç adına birbirini öldürmüş; herkes kendi yolunun “richtig” olduğuna inanmıştır.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:
“Bu kadar açık bir gerçeği insanlar nasıl göremez?”

Kör değiller…
Sadece görmek istemiyorlar.

Görmedikçe mutlu, bilmedikçe âlim, duymadıkça evliya olduklarını sanıyorlar. Kurgu buna göre kurulmuş. Doğu-Batı fark etmiyor; sistem aynı şekilde işliyor.

Bugün Batı, kısmen daha duyarlıdır. Okuma ve sorgulama oranı yüksektir. Kolay kandırılmaz. Ancak bu her ülke için geçerli değildir. İslam ve Doğu dünyasında ise bu bilinç, ne yazık ki geniş kitlelere ulaşmış değildir. Bu yüzden “üçüncü dünya ülkeleri”, savaş sanayisinin en sadık müşterileridir.

Sorulduğunda herkes “ölüme gidiyorum” Er sagt.
Oysa gerçekte öldürmeye gider.

Kim genç yaşta ölmek ister?
Ama bunu söylemek ayıptır. Bunun için kutsal bir kılıf gerekir. İşte bu noktada devreye “din adamları” girer.

Papa, şeyh, rahip, imam…
Adı ne olursa olsun, çoğu zaman görev aynıdır.

Üstelik tarih boyunca cesaretten en çok onlar söz etmiş, savaşa en az onlar gitmiştir. Bekâra boşanmak kolaydır misali, bedel ödemeden vaaz vermek her zaman rahattır.

Peki, savaşsız bir dünya mümkün mü?

Maalesef hayır.

İnsan doyumsuzdur. Sorun üretir. Eğer biri durup dururken toprağına saldırıyorsa, elbette savunursun. Bu durumda savaşmak meşrudur.

Zorunlu savaş onurdur.
Keyfî savaş zulümdür.

Ne yazık ki tarih, çoğunlukla keyfî savaşların tarihidir.

Gurur, iktidar hırsı ve ego uğruna milyonlarca insan toprağa gömülmüştür.

Bütün bu tecrübeler bize şunu göstermektedir:

Gerçek barış, sloganla değil; akıl, vicdan ve adaletle mümkündür.

Bütün bu tarihsel tecrübeler bize şunu gösteriyor ki…

İşin özü ve doğrusu yine büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vecizesinde
saklı!

“Yurtta sulh, cihanda sulh.”

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS