HALKWEBYazarlarMİLLİYETÇİLER NEDEN İKTİDAR ALTERNATİFİ OLAMIYOR?

MİLLİYETÇİLER NEDEN İKTİDAR ALTERNATİFİ OLAMIYOR?

Bugünkü siyasi arenaya baktığımızda kendisini milliyetçi çizgide konumlandıran beş parti öne çıkıyor: Musavvat Dervişoğlu liderliğindeki İYİ Parti, Ümit Özdağ liderliğindeki Zafer Partisi, Devlet Bahçeli liderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi, Mustafa Destici liderliğindeki Büyük Birlik Partisi ve Yavuz Ağıralioğlu liderliğindeki Anahtar Parti.

Ancak milliyetçiliğin yalnızca bu beş partinin tekelinde olmadığını herkes bilmelidir.

Milliyetçilik herhangi bir siyasi partinin tapulu malı değildir.

CHP’nin Altı Oku’ndan birinin de milliyetçilik olduğu unutulmamalıdır. CHP, Türk milliyetçiliğini Cumhuriyet’in kuruluşunda devletin kurucu ideolojisinin önemli unsurlarından biri haline getiren partidir. Bu partiden ayrılarak kurulan Yeni Parti’yi de CHP’nin Altı Oku’nu ve kurucu ideolojiyi savunan milliyetçi partiler arasında saymak gerekir.

Bir de ulusalcılar ve kendisini ulusalcı olarak tanımlayanlar vardır.

Bunun yanında siyasi görüşü sorulduğunda kendisini Atatürkçü veya Kemalist olarak tanımlayan geniş bir kesim bulunmaktadır. Bu kesimin de Atatürk’ün büyük bir Türk milliyetçisi ve Türk milliyetçiliğini devlet ideolojisi haline getiren önder olduğunu unutmaması gerekir.

Dolayısıyla Türkiye’de milliyetçilik birkaç siyasi partinin seçim tabelasına sığdırılabilecek kadar dar bir alan değildir.

Fakat tam da burada Türkiye siyasetinin önemli bir paradoksu ortaya çıkıyor:

Bunca milliyetçi parti, bunca milliyetçi siyasetçi ve bunca milliyetçi seçmen varken neden güçlü, ortak ve iktidar iddiası taşıyan bir milliyetçi siyasi merkez oluşturulamıyor?

Neden vatandaşlarımız bu partilerin herhangi birinde karar kılıp “İşte milliyetçilerin partisi budur” demiyor?

Neden kendisini milliyetçi olarak tanımlayan siyasi partiler bir araya gelip bir milliyetçi ittifak veya en azından ortak hareket edebilecek bir siyasi zemin oluşturamıyor?

2023 seçimleri sonrasında Tuğrul Türkeş tarafından gündeme getirilen “milliyetçi lig” düşüncesi de bu nedenle önem taşıyor.

Aslında bu sorunun yeni olmadığını gösteren önemli bir geçmiş deneyim de var.

1995 yılında MHP’nin baraj altında kalıp milletvekili çıkaramadığı dönemde, Alparslan Türkeş ile yapılan bir görüşmede konu tam da bu meseleye gelmişti. Türkeş, herkesin kendisini milliyetçi olarak tanımlamasına rağmen neden sandık başında MHP’ye yeterli desteğin verilmediğini sorgulamış ve “Herkes milliyetçiyim diyor ama iş oy vermeye gelince bize oy vermiyor, verilen oylar barajı geçmemize bile yetmiyor, neden böyle oluyor?” diye sormuştu.

Bu soruya verilen cevap ise Türkiye’de milliyetçilerin zihninde bir kafa karışıklığı bulunduğu ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin ideolojik çerçevesinin de yeterince net olmadığı yönündeydi.

Konunun biraz daha açılmasıyla mesele doğrudan milliyetçiliğin tanımına gelmişti.

Milliyetçi ideolojinin bir milletin egemenlik hak ve özgürlüklerini savunmak olduğu, bu doğrultuda Türk milliyetçiliğinin de Türk milletinin egemenlik hak ve özgürlüklerini savunmak anlamına geldiği ifade edilmişti.

Buradan hareketle MHP’nin Türk-İslam sentezi olarak tarif edilen ve ülkücülük olarak adlandırılan fikriyatında iki, hatta üç farklı egemenlik biçiminin bir arada savunulmaya çalışıldığı ileri sürülmüş; bir tarafta milli egemenlik, diğer tarafta ise dini ve sultani egemenlik anlayışlarının bulunduğu, bu üç farklı egemenlik biçiminin aynı anda savunulmasının mümkün olmadığı ve bunun seçmene anlatılmak istenen siyasi fikri bulanıklaştırdığı belirtilmişti.

Bu tartışmanın önemli bir başka boyutu da milliyetçiliğin geçmişe hapsedilmemesi gerektiğiydi.

Milliyetçiliğin geçmişle uğraşmaktan ve geçmişin kavgalarını sürdürmekten ibaret olmadığı; esas olarak geleceğe odaklanan, milletin hak ve özgürlüklerini gelecekte de koruyabilmek için fikir ve eylem üretmeyi gerekli kılan çağdaş bir ideoloji olduğu vurgulanmıştı.

Aradan yaklaşık otuz yıl geçti.

Fakat bugün Türkiye’de milliyetçi siyasete bakıldığında, o gün tartışılan temel meselelerin önemli ölçüde hâlâ ortada durduğu görülüyor.

Eski tas, eski hamam…

Kafa karışıklığı devam ediyor.

İdeolojik bulanıklık devam ediyor.

Milliyetçiliği geçmişin kavgalarına hapsetme alışkanlığı devam ediyor.

Ve milliyetçi olduğunu söyleyen siyasi hareketler arasında ortak bir gelecek tasavvuru hâlâ ortaya konulamıyor.

Milliyetçilik nedir?

Asıl mesele buradan başlıyor.

Milliyetçilik öncelikle bir egemenlik hukuku meselesidir.

Bir milletin kendi egemenlik haklarını ve özgürlüklerini savunmasıdır.

Bu açıdan Türk milliyetçiliği de Türk milletinin egemenlik hak ve özgürlüklerini savunma düşüncesidir.

Bu tanım netleştirilmeden milliyetçi siyasetin de netleşmesi mümkün değildir.

Siyasi partiler savundukları görüşleri açıkça ortaya koymalıdır.

Kim hangi egemenlik biçimini savunuyor?

Milli egemenlik konusunda nerede duruyor?

Devletin niteliği konusunda ne düşünüyor?

Demokrasiye, hukuka, laikliğe ve özgürlüklere nasıl bakıyor?

Bunların hepsi açıkça ortaya konulmalıdır.

Ortaya karışık kavramlardan oluşan bir laf salatası koyup bunun adına milliyetçilik demek, seçmenin kafasını daha da karıştırmaktan başka bir sonuç doğurmaz.

Milli egemenlik ile sultani egemenlik aynı şey değildir.

Milli egemenlik ile dini egemenlik aynı şey değildir.

Milli egemenlik ile diktatöryal egemenlik de aynı şey değildir.

Dolayısıyla milliyetçi siyasetin bu kavramlar arasındaki farkı açıkça ortaya koyması gerekir.

Milliyetçilik geçmişin değil, geleceğin de meselesidir

Milliyetçiliğin geçmişe hapsedilmesi de Türkiye’deki milliyetçi siyasetin önemli sorunlarından biridir.

Tarih elbette önemlidir.

Geçmiş elbette önemlidir.

Milletlerin hafızası elbette korunmalıdır.

Fakat milliyetçilik geçmişte yaşamak değildir.

Geçmişin bütün kavgalarını bugüne taşımak değildir.

Eski düşmanlıkları sürekli yeniden üretmek değildir.

Milliyetçi ideoloji esas olarak geleceğe odaklanmak zorundadır.

Milletin hak ve özgürlüklerini gelecekte de koruyabilmek için fikir ve eylem üretmek zorundadır.

Bugünün milliyetçisi yalnızca geçmişte kimlerin ne yaptığını değil, gelecekte Türkiye’nin nerede olması gerektiğini konuşmalıdır.

Türkiye’nin ekonomisi nasıl güçlendirilecek?

Gençlere nasıl bir gelecek sunulacak?

Teknolojik bağımsızlık nasıl sağlanacak?

Enerji ve gıda güvenliği nasıl korunacak?

Tarım nasıl güçlendirilecek?

Eğitim nasıl dünya standartlarına çıkarılacak?

Türkiye küresel rekabette nasıl daha güçlü hale getirilecek?

Adalet nasıl güçlendirilecek?

İşte milliyetçi siyasetin gerçek sınavı bu sorulara vereceği cevaptır.

Milliyetçilik ötekileştirme değildir

Milliyetçiliğin başka bir yanlış yorumlanma biçimi de onu başkalarını ötekileştirme siyasetine indirgemektir.

Oysa bir milletin haklarını savunmak, başka milletlere düşmanlık etmek anlamına gelmez.

Türk milletinin egemenlik hak ve özgürlüklerini savunmak, başka milletlerin varlığını veya haklarını inkâr etmeyi gerektirmez.

Çağdaş milliyetçilik kendi milletinin haklarını savunurken demokrasi, hukuk, özgürlük ve insan onuru gibi değerlerle çatışmak zorunda değildir.

Milliyetçilik başkasını ötekileştirmek değil, kendi milletinin haklarına sahip çıkmaktır.

Bu ayrım yapılmadığı sürece milliyetçilik kavramı hem içeride hem dışarıda yanlış anlaşılmaya devam eder.

Peki milliyetçiler neden birleşemiyor?

Türkiye’de kendisini milliyetçi olarak tanımlayan siyasi partilerin birbirlerinden farklı olması elbette mümkündür.

İYİ Parti’nin, Zafer Partisi’nin, MHP’nin, BBP’nin ve Anahtar Parti’nin farklı siyasi yaklaşımları olabilir.

Ancak farklılıkların bulunması ortak meselelerde birlikte hareket etmeye engel olmamalıdır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey bütün siyasi partilerin aynı partiye dönüşmesi değildir.

İhtiyaç duyulan şey, ortak bir siyasi zemin oluşturabilmektir.

2023 seçimleri sonrasında gündeme getirilen “milliyetçi lig” düşüncesi bu açıdan yeniden ele alınabilir.

Milli egemenlikte…

Ekonomik bağımsızlıkta…

Savunma sanayiinde…

Eğitimde…

Teknolojide…

Tarımda…

Hukuk devletinde…

Laiklikte…

Türk dünyasıyla ilişkilerde…

Türkiye’nin geleceğinde…

Ortak politikalar geliştirilebilir.

Çünkü farklılıkları büyüterek birbirini tüketmek, milliyetçi seçmenin daha fazla parçalanmasından başka bir sonuç doğurmaz.

Artık “Kim daha milliyetçi?” sorusunu bırakmak gerekiyor

Milliyetçi siyasetin en büyük problemlerinden biri de sürekli “Kim daha milliyetçi?” tartışması yapmasıdır.

Oysa asıl soru bu değildir.

Asıl soru şudur:

Milliyetçilik Türkiye’nin hangi sorunlarına nasıl çözüm üretecek?

Emekliye ne söyleyecek?

İşçiye ne söyleyecek?

Çiftçiye ne söyleyecek?

Sanayiciye ne söyleyecek?

Gençlere nasıl bir gelecek sunacak?

Ekonomiyi nasıl yönetecek?

Eğitimde ne yapacak?

Adaleti nasıl güçlendirecek?

Türkiye’nin dünyadaki ağırlığını nasıl artıracak?

Bunlara cevap veremeyen bir siyasi hareketin sadece “Biz milliyetçiyiz” demesi yeterli değildir.

Çünkü milliyetçilik yalnızca bir kimlik beyanı değil, aynı zamanda milletin geleceğine ilişkin bir siyasi sorumluluktur.

Sonuç

Önce fikri ve ideolojik tanımlamalar netleştirilmelidir.

Sonra kendisini milliyetçi olarak tanımlayan partiler, siyasiler ve vatandaşlar siyasi tavırlarını bu tanımlamaya göre belirlemelidir.

Milliyetçilik bir parti tabelası değildir.

Bir seçim sloganı değildir.

Geçmişin kavgalarını sürdürmek değildir.

Başkasını ötekileştirmek değildir.

Milliyetçilik, milletin egemenlik hak ve özgürlüklerini savunmaktır.

Bu temel çerçeve üzerinde ortak bir anlayış oluşturulabilirse Türk milliyetçileri sahip oldukları büyük toplumsal gücü siyasi bir güce dönüştürebilir ve gerçek bir iktidar alternatifi haline gelebilir.

Aksi halde sonuç değişmez.

Milliyetçiler birbirleriyle kavga eder.

Partiler birbirleriyle yarışır.

Geçmişin tartışmaları yeniden ısıtılır.

İdeolojik bulanıklık devam eder.

Milyonlarca insanın oluşturduğu toplumsal potansiyel farklı siyasi adreslere dağılır.

Ve ortaya çıkabilecek büyük siyasi güç, kendi içindeki parçalanma nedeniyle olması gereken seviyeye ulaşamaz.

Böylece milliyetçiler kendi aralarında havanda su dövüp kayıkçı kavgasına devam ederken, farkında olarak veya olmayarak muktedirlerin değirmenine su taşımaktan başka bir işe yaramazlar.

Yaklaşık otuz yıl önce Alparslan Türkeş’in gündeme getirdiği o soru bugün de bütün ağırlığıyla ortada duruyor:

“Herkes milliyetçiyim diyor ama iş oy vermeye gelince neden bize oy vermiyor?”

Belki de milliyetçi siyasetin bugün kendisine sorması gereken en temel soru hâlâ budur.

Çünkü mesele artık kimin daha milliyetçi olduğu değildir.

Mesele, milliyetçilerin sahip oldukları toplumsal gücü Türkiye’nin geleceğini kuracak ortak bir siyasi iradeye dönüştürüp dönüştüremeyecekleridir.

Önce fikir netleşecek.

Sonra siyasi tavır netleşecek.

Sonra ortak hedef belirlenecek.

Ve ancak ondan sonra siyasi güç oluşturulacak.

Aksi halde değişen hiçbir şey olmayacaktır.

Eski tas, eski hamam; aynı tartışmalar, aynı kavgalar, aynı dağınıklık…

Türkiye’nin milliyetçileri artık geçmişin kavgalarında birbirlerini tüketmek yerine, geleceğin Türkiye’sini kurmak için yarışmalıdır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI