CHP’nin kuruluş yıl dönümü yalnızca bir yaş kutlaması değildir. Bu tarih, Cumhuriyet’i kuran siyasal iradenin kendi geçmişiyle yüzleşerek yeniden devlet yönetme sorumluluğuna hazırlanmasının çağrısıdır.
9 Eylül: Bir partiden önce bir siyasal irade
9 Eylül 1923, Halk Fırkası’nın resmen kurulduğu tarihtir. Cumhuriyet Halk Partisi 103. yaşına girerken kutladığımız şey, yalnızca Türkiye’nin en eski siyasal partisinin uzun ömrü değildir. 9 Eylül; Millî Mücadele’yi zafere ulaştıran halk hareketinin, devlet kurma sorumluluğunu sürekli ve örgütlü bir siyasal iradeye dönüştürdüğü gündür. Bu nedenle CHP’nin tarihi, Cumhuriyet’in tarihinden bağımsız okunamaz.
Parti’nin ilk tüzük ve programı niteliğindeki 9 Eylül 1923 tarihli Halk Fırkası Nizamnamesi, daha önce ilan edilen Dokuz Umde’nin devamıydı. Nizamname’nin üyeliğe ilişkin kapsayıcı hükmü de kuruluş iradesinin toplumsal ufkunu gösteriyordu: Türkiye’ye bağlanan, Türk vatandaşlığını ve ortak kültürü benimseyen herkes bu siyasal topluluğun parçası olabilecekti. Buradaki “halk” kavramı, belirli bir sınıfın, zümrenin veya çevrenin değil; egemenliğin kaynağı kabul edilen milletin adıydı.
Halk Fırkası’nın kuruluşundan yalnızca elli gün sonra Cumhuriyet ilan edildi. Bu kronoloji bile partinin sıradan bir seçim örgütü olarak doğmadığını anlatmaya yeter. Önce bağımsızlık mücadelesini yürüten Meclis iradesi siyasal bir teşkilata kavuşmuş, ardından devletin rejimi “Cumhuriyet” olarak belirlenmiştir. CHP, bu bakımdan devletin sahibi değil; millete ait devletin kuruluş sorumluluğunu üstlenmiş tarihsel siyasal taşıyıcıdır. Onu ayrıcalıklı kılan da bir devlet imtiyazı değil, bu ağır mirastır.
Altı Ok: Donmuş bir hatıra değil, yaşayan bir devlet tahayyülü
Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik; geçmişte bırakılmış törensel işaretler değildir. Altı Ok, çöken bir imparatorluğun ardından bağımsız, egemen ve çağdaş bir millî devlet kurma programının özüdür. Cumhuriyetçilik, egemenliği saraydan millete devretti. Milliyetçilik, siyasal aidiyeti hanedan ve ümmet bağından vatandaşlığa taşıdı. Halkçılık, ayrıcalıklı sınıflar karşısında kanun önünde eşitliği ve kamu yararını esas aldı. Devletçilik, yoksul ve yıkılmış bir ülkenin kendi imkânlarıyla kalkınmasının aracı oldu. Laiklik, devletin ve yurttaşlığın ortak hukuk zeminini kurdu. Devrimcilik ise Cumhuriyet’i tamamlanmış bir sonuç değil, sürekli yenilenme ödevi olarak gördü.
CHP’nin tarihsel değeri, bu ilkeleri yalnızca ilan etmesinde değil; kurumlara, hukuka, eğitime, ekonomiye ve toplumsal hayata aktarma iddiasında yatar. Cumhuriyet hükümetlerinin programlarına yansıyan “daha kuvvetli, daha refahlı, hür ve müstakil Türkiye” hedefi, bağımsızlığı yalnızca sınır güvenliği olarak görmeyen bir anlayışı ortaya koymaktadır. Bağımsızlık; ekonomik güç, eğitim, bilim, hukuk, toplumsal dayanışma ve dış politikada millî irade demektir.
Bu mirası savunmak, tek parti döneminin bütün uygulamalarını eleştiriden muaf tutmak değildir. Tam tersine CHP’nin büyüklüğü, kendi tarihinden demokrasiye doğru ilerleyebilmiş olmasındadır. 1946 Kurultayı’nda değişmez genel başkanlık ve şeflik kurumlarının kaldırılması, parti-devlet bütünleşmesinin çözülmesi, çok partili hayata geçiş, seçim hukukunun geliştirilmesi ve nihayet 1950’de iktidarın millet iradesiyle devredilmesi, CHP tarihinin tali ayrıntıları değildir. Cumhuriyet’i kuran parti, iktidarın seçimle el değiştirebildiği demokratik rejimin de yolunu açmıştır.
İktidardan muhalefete: CHP’nin demokratik devlet tecrübesi
1950’de iktidarı devretmek, CHP açısından bir yenilginin ötesinde demokratik meşruiyet sınavıydı. İktidarın kaybedilebileceğini ve devletin bir partinin mülkü olmadığını kabul etmek, Cumhuriyet’in kurumsallaşmasında en az iktidara gelmek kadar önemlidir. CHP’nin daha sonraki tarihi de büyük ölçüde bu gerilimin tarihidir: Kurucu mirası korurken toplumsal değişimi okuyabilmek; devleti savunurken devletçiliği otoriterlikle karıştırmamak; millî bütünlüğü korurken yurttaşın özgürlüğünü ve sosyal adaleti genişletmek.
1959 İlk Hedefler Beyannamesi, 1960’ların “ortanın solu” açılımı ve Ecevit döneminin “demokratik sol” çizgisi bu arayışın kilometre taşlarıdır. İsmet İnönü’nün halkçılık, devletçilik ve laiklik arasında kurduğu bağ; CHP’nin sosyal adalet yönünü tarihsel kökleriyle buluşturdu. Ecevit ise bu çizgiyi emeğin, köylünün, dar gelirlinin ve toplumsal değişim talebinin dili hâline getirdi. Böylece CHP, yalnızca Cumhuriyet’i kuran parti değil, Cumhuriyet’in sosyal içeriğini genişletmeye çalışan kitle partisi olma iddiasını güçlendirdi.
1974 CHP-MSP Koalisyon Protokolü’nde yer alan millî, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti; hukukun üstünlüğü; temel haklar ve sosyal adalet vurgusu, farklı siyasal gelenekler arasında dahi devlet sorumluluğu temelinde uzlaşma aranabildiğini gösterir. Kıbrıs Barış Harekâtı ise millî meselelerde karar alabilen, dış baskılar karşısında devlet aklıyla hareket edebilen bir yönetim kapasitesinin örneğidir. CHP’nin dış politika geleneğinde görülen “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi de edilgenlik değil; bağımsız karar verme, barışı koruma ve Türkiye’nin meselelerine Ankara’nın gözüyle bakma iradesidir.
Bu tarih bize şunu söyler: CHP’nin kimliği, dönemsel ittifaklara, liderlerin kişisel tercihlerine veya güncel sloganlara indirgenemez. Partinin gerçek gücü; Cumhuriyet, millî egemenlik, hukuk devleti, laiklik, sosyal adalet ve tam bağımsızlık ekseninde kurduğu uzun süreli siyasal ilişkidedir. Güncel başarı da bu omurganın yerine başka bir kimlik koymakla değil, onu çağın ihtiyaçlarıyla yeniden yorumlamakla mümkündür.
Kurumsal kimliğe yönelen kırılma
CHP’nin son yıllarda yaşadığı kurultay uyuşmazlığı, bu nedenle yalnızca kimin genel başkan olacağına ilişkin bir iç çekişme değildir. Delege iradesinin çeşitli menfaatler, baskılar veya usulsüzlüklerle sakatlandığı iddiaları; parti içi demokrasiyi, siyasal temsilin meşruiyetini ve CHP tüzel kişiliğinin korunmasını doğrudan ilgilendirmiştir. Kamuoyunda “partinin ele geçirilmesi” olarak nitelendirilen sürecin ağırlığı da buradan kaynaklanmaktadır.
Bir siyasi parti, hele CHP gibi tarihsel sorumluluğu bulunan bir parti, yalnızca genel merkez binasından, makam odalarından veya seçim dönemlerinde kurulan ittifaklardan ibaret değildir. Parti; tüzüğü, programı, üyeleri, delegeleri, örgütleri, kurultayı ve kuşaklar boyunca oluşmuş siyasal hafızasıyla bir tüzel kişiliktir. Delege iradesini sakatlayan her yöntem, sonuçta üyelerin siyasal iradesine ve seçmenin güvenine yönelir. Kurultay hukukunu şekil şartlarından ibaret görmek bu nedenle büyük yanılgıdır. Usul, demokratik meşruiyetin güvencesidir.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin 21 Mayıs 2026 tarihli mutlak butlan kararı, 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultay’ı ve ona dayanan yönetim yapısını hukukî tartışmanın merkezine yerleştirdi. Karar, henüz kesinleşmemiş olmakla birlikte; önceki yönetimin göreve dönmesi ve sonraki kurultay işlemlerinin hukukî dayanağı bakımından son derece ağır sonuçlar doğurdu.
Mutlak butlan kararı, CHP’nin bütün sorunlarını kendiliğinden çözen sihirli bir sonuç değildir. Fakat partinin hukuk dışı yöntemlerle dönüştürülemeyeceğini; kurultay iradesinin maddi ve usulî meşruiyetten koparılamayacağını gösteren tarihsel bir eşiktir. Bu yönüyle karar, CHP’nin ele geçirilme tartışmasını atlatabilmesi için bir hukuk zemini oluşturmuş; asıl sorumluluğu ise yeniden parti üyelerine ve kurumsal organlara yüklemiştir.
Yeniden inşa: Geçmişe dönüş değil, kurucu aklın güncellenmesi
Bugün CHP’nin önündeki görev yalnızca eski yöneticilerin koltuklarına dönmesi veya tartışmalı dönemin işlemlerinin ayıklanması değildir. Gerçek yeniden inşa; kurultay iradesini güvence altına alan, üye hukukunu koruyan, hesap verebilirliği sağlayan, aday belirleme süreçlerini şeffaflaştıran ve parti programını devlet yönetme kapasitesiyle buluşturan kapsamlı bir kurumsal onarımı gerektirir.
Öncelikle tüzük, kişilere göre eğilip bükülen bir metin olmaktan çıkarılmalıdır. Delege listeleri, olağanüstü kurultay çağrıları, güven oylamaları, genel başkan ve parti organları seçimleri açık, denetlenebilir ve tereddüde yer bırakmayacak kurallara bağlanmalıdır. Parti içi denetim organları yönetimin uzantısı değil, tüzel kişiliğin ve üye iradesinin güvencesi hâline getirilmelidir. Siyasi etik, malî şeffaflık ve görev sorumluluğu yalnızca rakiplerden istenen değerler değil, CHP’nin kendi içinde uyguladığı bağlayıcı standartlar olmalıdır.
İkinci olarak CHP, tarihsel birikimini günlük siyasi iletişimin gürültüsünden kurtarmalıdır. Türkiye’nin yönetim yapısı, dış politika, millî güvenlik, eğitim, ekonomi, tarım, sanayi, sosyal politika ve hukuk alanlarında kalıcı kurullar ve uzmanlık ağları oluşturulmalıdır. Cumhuriyet hükümetlerinin programlarından bugüne uzanan yüz yıllık tecrübe, arşivlerde anılmak için değil; yeni bir devlet programına dönüşmek için vardır. CHP’nin iktidar iddiası, yalnızca mevcut iktidara yönelttiği eleştirinin şiddetiyle değil, devleti hangi kadro, ilke ve programla yöneteceğini gösterebilmesiyle inandırıcı olur.
Üçüncü olarak parti, Atatürk’ün mirasını törensel bir simgeye indirgememelidir. Atatürkçülük; bağımsız karar verebilen devlet, bilimsel eğitim, laik hukuk, üretime dayalı ekonomi, yurttaşlık eşitliği, toplumsal dayanışma ve çağdaş uygarlık hedefidir. Bu ilkeler, bugünün göç, teknoloji, gelir dağılımı, bölgesel savaşlar, enerji güvenliği ve kurumsal çürüme sorunlarına somut cevaplar üretebildiği ölçüde yaşayan bir siyasal programa dönüşür.
Son olarak CHP, kendi üyelerine ve seçmenine yeniden güvenmelidir. Lider merkezli bağlılık ile kurumsal sadakat aynı şey değildir. Liderler gelir ve gider; tüzel kişilik, program ve tarihsel sorumluluk devam eder. Partiyi savunmak bir kişiyi her şartta savunmak değil, partinin hukukunu, ilkelerini ve üyelerinin iradesini savunmaktır. CHP’nin yeniden inşası ancak bu ayrımın yerleşmesiyle mümkün olabilir.
103. yılda asıl kutlama
9 Eylül 2026’da CHP’nin 103. yılını kutlarken geçmişe saygı, yalnızca Mustafa Kemal Atatürk’ün fotoğrafı önünde verilen mesajlarla gösterilemez. Gerçek saygı; onun kurduğu partiyi hukukla, liyakatle, bilgiyle ve millet iradesiyle yeniden ayağa kaldırmaktır. Çünkü CHP’nin mirası, korunacak bir müze eşyası değil; Türkiye’nin geleceğini kurmak için üstlenilmiş bir görevdir.
Türkiye bugün yalnızca bir iktidar değişimine değil, devlet kurumlarını yeniden işler hâle getirecek bir yönetim anlayışına ihtiyaç duyuyor. Hukuk güvenliğinin kurulması, kamu yönetiminde liyakat, eğitimde bilimsel esaslar, ekonomide üretim ve adalet, dış politikada bağımsızlık ve tutarlılık, toplumsal hayatta barış ve ortak vatandaşlık ancak tarih bilinciyle geleceği birleştiren güçlü bir siyasal programla gerçekleştirilebilir. CHP’nin tarihsel konumu tam da burada yeniden anlam kazanır.
103 yıl önce Halk Fırkası’nı kuran irade, yenilmiş ve işgal edilmiş bir ülkeden bağımsız bir Cumhuriyet çıkardı. 1946’da tek parti düzeninden çok partili rejime geçişin önünü açtı. 1950’de iktidarı seçimle devretti. 1960’lardan itibaren sosyal adalet talebini devlet yönetiminin merkezine taşıdı. 1974’te millî bir meselede karar alma kudretini gösterdi. Darbeler, kapatılma, seçim yenilgileri ve iç çatışmalar karşısında yeniden ayağa kalkmayı başardı.
Bugün yapılması gereken de geçmişi tekrar etmek değildir. Geçmişten kuvvet alarak yeni bir başlangıç yapmaktır. Mutlak butlan kararının açtığı hukukî eşik, kişisel hesaplaşmaların değil kurumsal arınmanın başlangıcı olmalıdır. CHP, tarihsel gücünün farkına varır; kendi hukukuna döner; kadrolarını bilgi, liyakat ve devlet tecrübesiyle yeniler; toplumun gerçek meselelerine tutarlı çözümler üretirse, yalnızca kendisini kurtarmış olmaz. Türkiye’ye yeniden güvenilir bir iktidar seçeneği sunar.
CHP’nin 103. yılı kutlu olsun. Fakat unutulmasın: Yıl dönümünün en anlamlı kutlaması, kurucu mirası alkışlamak değil; o mirasın gerektirdiği sorumluluğu üstlenmektir.
