Tarih bazen savaşlarla, bazen seçimlerle, bazen de görünüşte sıradan siyasal kararlarla yön değiştirir. Fakat bazı dönemler vardır ki, geride bıraktıkları en büyük miras kazanılan zaferler veya kaybedilen seçimler değil; devlet yönetimine ilişkin bıraktıkları sorulardır.
1974 yılı Türkiye için işte böyle bir dönüm noktasıdır.
Kıbrıs Barış Harekâtı, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda kararlılığını gösterdiği, toplumun geniş kesimlerinde ortak bir gurur duygusu oluşturan tarihî bir gelişmeydi. Harekâtın ardından Başbakan Bülent Ecevit, yalnızca kendi siyasi kariyerinin değil, Cumhuriyet tarihinin en yüksek toplumsal desteklerinden birine ulaştı.
Ancak tarih bazen en büyük başarıların hemen ardından en ağır siyasal sınavları getirir.
Kıbrıs’taki askerî başarıdan yalnızca birkaç hafta sonra Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en uzun hükümet krizlerinden biriyle karşı karşıya kaldı. CHP-MSP Koalisyonu sona erdi. Başbakan Bülent Ecevit görevinden ayrıldı. Erken seçim çağrısı yapıldı. Fakat beklenen seçim gerçekleşmedi. Yeni hükümet ise aylar boyunca kurulamadı.
Bugün bu süreç çoğunlukla CHP-MSP Koalisyonu’nun dağılması, Ecevit’in erken seçim stratejisi veya I. Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin kuruluşu üzerinden anlatılır.
Oysa gözden kaçan daha temel bir mesele vardır.
Devlet ne oldu?
Bir hükümetin sona ermesi ile yenisinin kurulması arasındaki dönemde devlet nasıl yönetildi?
Devlet yönetiminde süreklilik ilkesi nasıl korundu?
Siyasi partiler, iktidar mücadelesi verirken devlet yönetiminin devamına ilişkin nasıl bir sorumluluk üstlendiler?
Bugün geriye dönüp baktığımızda görülmektedir ki, 1974 Kıbrıs Barış harekatı’nın sonrasında yaşanan kriz yalnızca bir koalisyonun sona ermesi değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi’nin devlet anlayışındaki dönüşümün en görünür hâle geldiği tarihsel eşiklerden biridir.
Bu nedenle bu yazının konusu yalnızca Bülent Ecevit değildir.
Yalnızca Süleyman Demirel de değildir.
Ne Milliyetçi Cephe’dir ne de CHP-MSP Koalisyonu.
Bu yazının konusu, devlet yönetiminin sürekliliğidir.
Çünkü anayasal devletlerde hükümetler değişebilir.
Koalisyonlar dağılabilir.
Partiler bölünebilir.
Liderler istifa edebilir.
Ancak; devlet beklemez.
İşte bu nedenle 1974-1975 hükümet krizini yeniden okumak gerekir.
Bu yalnızca geçmişi anlamak için değil, bugün devlet, siyaset ve muhalefet ilişkisini yeniden değerlendirebilmek için de önemlidir.
Zaferden Sonra: Hükümet Krizi mi, Devlet Krizi mi?
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın ardından Türkiye’de oluşan siyasal atmosfer, ilk bakışta güçlü bir hükümetin uzun yıllar görevde kalacağı izlenimini veriyordu. Harekât, kamuoyunda geniş destek bulmuş; Başbakan Bülent Ecevit’in liderliği hem yurt içinde hem de uluslararası alanda dikkat çekmişti.
Ancak siyasal başarı ile parlamenter çoğunluk her zaman aynı sonucu doğurmaz.
CHP ile Millî Selamet Partisi arasında kurulan koalisyon, Kıbrıs sonrasında yaşanan görüş ayrılıkları nedeniyle sürdürülemedi. Koalisyonun dağılması üzerine Başbakan Bülent Ecevit görevinden ayrıldı ve Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi tablonun çözümünün erken seçim olduğunu savundu.
Bu yaklaşım, demokratik siyaset bakımından meşru bir öneriydi. Nitekim parlamenter sistemlerde başbakanların istifa etmesi veya erken seçim istemesi olağan siyasal araçlardır.
Ancak; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aritmetiği farklı bir tablo ortaya koyuyordu.
Erken seçim kararı alınamadı.
Yeni bir hükümet de kısa sürede kurulamadı.
İşte tartışmanın başladığı yer burasıdır.
Sorun, bir başbakanın istifa etmesi değildi.
Sorun, yerine yeni bir hükümet oluşturulamadan görevinden ayrılması, devlet yönetiminin aylar sürecek bir belirsizlik dönemine girmesiydi.
Parlamenter sistemler yalnızca seçim mekanizmaları üzerine kurulmaz. Aynı zamanda hükümet boşluklarını mümkün olduğunca kısa sürede giderecek anayasal ve siyasal teamüller üzerine de inşa edilir. Bu nedenle 1974 sonrasında yaşanan süreç, yalnızca parti stratejileri bakımından değil, devlet yönetiminin sürekliliği bakımından da tartışılmaya başlandı.
Dönemin TBMM görüşmeleri incelendiğinde, iktidar ve muhalefet milletvekillerinin farklı gerekçelerle de olsa aynı kaygıyı dile getirdikleri görülmektedir: Türkiye uzun süre hükümetsiz kalmamalıdır.
Bu eleştiriler yalnızca muhalefet partilerinden gelmedi. Hükümet programlarının görüşmeleri sırasında yapılan konuşmalarda, devlet işlerinin beklemeye tahammülü olmadığı, kamu yönetiminde oluşan belirsizliğin ülkeye zarar vereceği ve parlamentonun yeni bir hükümet oluşturma sorumluluğunu yerine getirmesi gerektiği sık sık vurgulandı.
Bu noktada dikkat çekici olan husus, tartışmanın kişilerin ötesine geçmesidir.
Meclis’te esas mesele yalnızca “kim başbakan olacak?” sorusu değildi.
Asıl soru şuydu:
Devlet, siyasi uzlaşmazlıkların çözülmesini bekleyebilir miydi?
Bu soruya verilen cevaplar farklı siyasi çizgilerden gelse de ortak bir ilkeye işaret ediyordu: Devlet yönetiminin devamlılığı.
Tam da bu nedenle Prof.Dr. Sadi Irmak Hükümeti sıradan bir hükümet girişimi olarak değerlendirilmemelidir.
Bu hükümetin tarihsel önemi, yalnızca güvenoyu alamamış olmasında değildir.
Önemi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yeni bir siyasal denge kuruluncaya kadar devlet yönetiminin tamamen durmaması amacıyla ortaya çıkan bir geçiş formülü olmasındadır.
Cumhuriyetçi Güven Partisi’nin bu hükümete dört bakanla katılması da aynı çerçevede değerlendirilmelidir.
Yıllar önce CHP’den ayrılmış olan Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları, bu süreçte önceliğin siyasal rekabetten önce devlet yönetiminin devamı olduğunu savundular. Bu tercih, daha sonra I. Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin kuruluşunda da etkisini gösterdi.
Burada tarih ilginç bir paradoks ortaya koymaktadır.
1972’de CHP içinde yaşanan liderlik değişimiyle farklı yönlere savrulan siyasal gelenekler, 1974 hükümet krizinde devlet yönetimi konusunda birbirinden farklı tercihler geliştirmiştir.
Bir tarafta erken seçim yoluyla yeni bir siyasal meşruiyet arayışı…
Diğer tarafta mevcut Meclis aritmetiği içinde mutlaka bir hükümet kurulması gerektiğini savunan yaklaşım...
Bu iki tercih arasındaki gerilim, yalnızca dönemin hükümet krizini değil, Cumhuriyet Halk Partisi’nin devlet anlayışındaki dönüşümü de görünür hâle getirmiştir.
Bu nedenle 1974-1975 hükümet krizini yalnızca “kim kazandı, kim kaybetti” ekseninde okumak eksik kalacaktır.
Asıl tartışma, devlet yönetiminin sürekliliği ile siyasal strateji arasındaki öncelik ilişkisidir.
Belki de elli yıl sonra hâlâ güncelliğini koruyan soru budur.
1974 sonrasında ortaya çıkan temel sorun, bir başbakanın istifa etmiş olması değildir. Parlamenter demokrasilerde bu olağan bir durumdur. Tartışmanın odağında yer alan husus, yeni bir hükümet kuruluncaya kadar geçen sürenin devlet yönetimi üzerindeki etkileridir. Bu nedenle dönem, yalnızca siyasi tarih açısından değil; anayasal devlet, kamu yönetimi ve kurumsal süreklilik ilkeleri bakımından da incelenmelidir.
Devlet Boşluk Kabul Etmez: Sadi Irmak Hükûmeti’nin Tarihsel Anlamı
1974 sonbaharında Türkiye, alışılmış bir hükümet değişikliğinin ötesinde bir sorunla karşı karşıya kalmıştı.
CHP-MSP Koalisyonu sona ermişti.
Başbakan Bülent Ecevit istifa etmişti.
Erken seçim beklentisi gerçekleşmemişti.
Meclis’te ise yeni bir çoğunluk henüz oluşmamıştı.
Ortaya çıkan tablo, parlamenter sistemlerin en zor sınavlarından birini oluşturuyordu.
Bir yanda siyasal partiler arasındaki uzlaşmazlık devam ediyor, diğer yanda ise devlet işlerinin kesintisiz yürütülmesi gerekiyordu.
İşte bu ortamda Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, hükümeti kurma görevini Senato Kontenjan Üyesi Prof. Dr. Sadi Irmak’a verdi.
Bugün geriye dönüp bakıldığında bu görevlendirme çoğu zaman yalnızca “partiler üstü hükümet denemesi” olarak anlatılmaktadır.
Oysa dönemin şartları birlikte değerlendirildiğinde, bu girişimin daha geniş bir anlam taşıdığı görülmektedir.
Prof.Dr. Sadi Irmak Hükûmeti’nin ortaya çıkış nedeni yalnızca yeni bir siyasal çoğunluk oluşturmak değildi.
Asıl amaç, devlet yönetiminin tamamen kilitlenmesini önleyebilecek bir geçiş formülü geliştirmekti.
Bu nedenle hükümet programı dikkatle okunduğunda, programın merkezinde ideolojik hedeflerden çok kamu hizmetlerinin yürütülmesi, idarenin işlemesi ve devlet faaliyetlerinin devam ettirilmesi anlayışının bulunduğu görülmektedir.
Bu durum tesadüf değildir. Çünkü parlamenter sistemlerde hükümet yalnızca siyasal tercihleri uygulayan bir organ değildir.
Aynı zamanda devletin günlük işleyişini sağlayan anayasal bir kurumdur.
Bakanlıkların çalışması,
bütçenin uygulanması,
kamu hizmetlerinin sürdürülmesi,
dış politikanın yürütülmesi,
güvenlik hizmetlerinin devamı,
yalnızca siyasi partilerin uzlaşmasına bırakılabilecek işler değildir.
Tam da bu nedenle anayasal demokrasiler, hükümet krizlerinde dahi devlet mekanizmasının işlemesini sağlayacak teamüller geliştirmiştir.
Türkiye’nin 1974 sonbaharında yaşadığı tecrübe de bu bakımdan dikkat çekicidir.
Prof.Dr. Sadi Irmak Hükûmeti, güvenoyu alamamış olmasına rağmen belirli bir süre görevini sürdürmüş; devlet işlerinin tamamen durmasının önüne geçmiştir.
Bu durum zaman zaman eleştirilmiş, zaman zaman ise anayasal zorunluluğun doğal sonucu olarak değerlendirilmiştir.
Ancak hangi siyasi görüş benimsenirse benimsensin, şu gerçek değişmemektedir:
Ortada yönetilmesi gereken bir devlet vardı.
Cumhuriyetçi Güven Partisi’nin Tercihi
Bu süreçte dikkat çeken gelişmelerden biri de Cumhuriyetçi Güven Partisi’nin tutumudur.
Turhan Feyzioğlu liderliğindeki Cumhuriyetçi Güven Partisi, CHP kökenli bir siyasi hareket olmasına rağmen Sadi Irmak Hükûmeti’nde görev almayı kabul etti.
Bu tercih yalnızca hükümete katılmak şeklinde okunmamalıdır.
Aynı zamanda devlet yönetiminin kesintiye uğramaması yönünde verilmiş siyasal bir karar olarak da değerlendirilebilir.
Nitekim daha sonra kurulan I. Milliyetçi Cephe Hükûmeti’nde de Cumhuriyetçi Güven Partisi’nin yer alması, bu yaklaşımın geçici bir tercih değil, siyasal bir ilke olarak benimsendiğini göstermektedir.
Burada önemli olan, bu tercihin doğru veya yanlış olduğuna karar vermek değildir.
Önemli olan, dönemin siyasal aktörlerinin devlet yönetiminin devamlılığı sorununa verdikleri cevabı anlamaktır.
Devlet Adamlığı ile Parti Siyaseti Arasında
1974 hükümet krizinin en dikkat çekici yönlerinden biri de devlet adamlığı anlayışı ile parti stratejileri arasındaki ilişkinin açık biçimde görünür hâle gelmesidir.
Bir tarafta erken seçim yoluyla yeni bir toplumsal meşruiyet arayan bir siyaset anlayışı vardı.
Diğer tarafta ise mevcut Meclis aritmetiği içinde mutlaka bir hükümet oluşturulması gerektiğini savunan yaklaşım bulunuyordu.
Her iki yaklaşım da demokratik siyaset içinde meşru görülebilir.
Ancak bu iki tercih arasındaki gerilim, Türkiye’de devlet yönetiminin sürekliliği ilkesinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda önemli bir tartışma başlattı.
Bu tartışma yalnızca 1974 yılına ait değildir.
Aslında Cumhuriyet tarihi boyunca farklı dönemlerde tekrar tekrar karşımıza çıkan temel sorulardan biridir:
Siyasi rekabet ile devlet yönetme sorumluluğu arasında denge nasıl kurulacaktır?
1974 sonrasında yaşanan hükümet krizi, bu soruya verilen cevapların farklılaşmaya başladığı tarihsel eşiklerden biri olarak değerlendirilebilir.
Prof.Dr. Sadi Irmak Hükûmeti’nin tarihsel önemi, güvenoyu alıp almamasından ibaret değildir. Daha önemli olan husus, bu hükümetin parlamenter sistemin tıkandığı bir dönemde devlet yönetiminin sürekliliğini sağlama amacıyla ortaya çıkan bir çözüm arayışını temsil etmesidir. Bu nedenle hükümeti yalnızca siyasal başarı veya başarısızlık ölçütüyle değerlendirmek eksik kalacaktır. Onu aynı zamanda anayasal devletin kesintisiz işleyişini koruma çabasının bir örneği olarak da incelemek gerekir.
CHP’nin İki Devlet Tasavvuru: İnönü’den Ecevit’e
1974-1975 hükümet krizini yalnızca koalisyonların dağılması veya yeni hükümet arayışları üzerinden okumak, dönemin asıl tartışmasını eksik bırakır.
Asıl mesele, Cumhuriyet Halk Partisi’nin devletle kurduğu ilişkinin nasıl değişmeye başladığıdır.
Cumhuriyet’i kuran parti olan CHP, uzun yıllar boyunca yalnızca bir siyasi parti değil, aynı zamanda devletin kurucu iradesinin siyasal temsilcisi olarak görülmüştür.
Tek parti döneminin sona ermesiyle birlikte bu rol doğal olarak değişmiş, ancak partinin devlet yönetimine ilişkin kurumsal hafızası uzun yıllar varlığını sürdürmüştür.
İsmet İnönü’nün siyaset anlayışı da büyük ölçüde bu tarihsel birikimin izlerini taşımaktadır.
İnönü için muhalefet, devletle kavga eden değil; iktidarı denetleyen ve gerektiğinde devletin devamlılığı için sorumluluk üstlenen bir siyasal pozisyondu.
Nitekim 1960’lı yıllarda geliştirdiği “ortanın solu” yaklaşımı, çoğu zaman yanlış biçimde yalnızca ideolojik bir açılım olarak değerlendirilmektedir.
Oysa İnönü’nün temel amacı, CHP’yi demokratik rekabet içinde yeniden konumlandırırken Cumhuriyet’in kurumsal mirasını da koruyabilmekti.
Dolayısıyla “ortanın solu”, devlet fikrinden kopuş değil; çok partili hayatın şartlarına uyarlanmış yeni bir siyasal dil arayışıydı.
1972 yılında yaşanan liderlik değişimi ise yalnızca genel başkan değişikliği değildi.
Bu değişim, CHP’nin siyaset yapma tarzında da önemli bir dönüşümün başlangıcı oldu.
Bülent Ecevit’in liderliğiyle birlikte parti, daha güçlü toplumsal mobilizasyonu hedefleyen, meydanları ve doğrudan halk desteğini önceleyen yeni bir çizgi benimsedi.
Bu değişim, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinin doğal bir parçası olarak da okunabilir.
Ancak 1974 sonrasında yaşanan hükümet krizi, bu yeni siyasal yaklaşımın devlet yönetimine ilişkin anlayışla nasıl ilişkilendiği sorusunu da gündeme getirdi.
Erken seçim talebi, demokratik meşruiyeti doğrudan halktan yenileme düşüncesine dayanıyordu.
Buna karşılık, erken seçimin gerçekleşmediği koşullarda Meclis içindeki mevcut dengeler üzerinden yeni bir hükümet kurulmasını savunanlar ise devlet yönetiminde süreklilik ilkesini ön plana çıkarıyorlardı.
Bu iki yaklaşım birbirini tamamen dışlayan anlayışlar değildi.
Ancak öncelikleri farklıydı.
Birincisi siyasal meşruiyetin yenilenmesini esas alıyordu.
İkincisi ise mevcut anayasal düzen içinde devlet yönetiminin kesintiye uğramamasını önceleyen bir yaklaşımı temsil ediyordu.
İşte 1974-1975 hükümet krizini tarihsel açıdan önemli kılan da bu gerilimdir.
İnönü’nün Ayrılışı: Bir Kuşak Değişiminin Sembolü
İsmet İnönü’nün 5 Kasım 1972 tarihinde CHP’den istifa etmesi, çoğu zaman yalnızca bir liderlik mücadelesinin sonucu gibi anlatılır.
Oysa bu gelişme, Cumhuriyet’in kurucu kuşağı ile partinin yeni yönelimi arasındaki mesafenin sembolik bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır.
İnönü, “ortanın solu” anlayışına karşı çıktığı için değil; CHP’nin bu kavramı yorumlayış biçiminin değiştiğini düşündüğü için partiden ayrılmıştır.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü böylece tartışma, sağ-sol ekseninden çıkarak devlet anlayışı ve siyaset tarzı eksenine taşınmaktadır.
Turhan Feyzioğlu’nun Tercihi Ne Anlatıyor?
Benzer biçimde Turhan Feyzioğlu’nun siyasi serüveni de yalnızca bir parti ayrılığı olarak okunmamalıdır.
Cumhuriyetçi Güven Partisi’nin Prof.Dr. Sadi Irmak Hükûmeti’ne ve ardından I. Milliyetçi Cephe Hükûmeti’ne katılması, devlet yönetiminde sürekliliği önceleyen bir siyasal yaklaşımın yansıması olarak değerlendirilebilir.
Bu tespitin, söz konusu tercihin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında kesin bir hüküm vermek anlamına gelmediğini özellikle belirtmek gerekir.
Ancak; tarihsel belgeler göstermektedir ki, dönemin aktörleri aynı olaylara farklı öncelikler üzerinden yaklaşmışlardır.
Kimileri için öncelik yeni bir siyasal meşruiyet üretmekti.
Kimileri için ise mevcut anayasal çerçeve içinde devlet yönetiminin aksamadan devam etmesini sağlamaktı.
Bu farklılık, Türkiye’nin parlamenter demokrasi tecrübesinin önemli tartışma başlıklarından biri olarak tarihe geçmiştir.
1974-1975 hükümet krizini anlamak için aktörleri “haklı-haksız” ikiliği içinde değerlendirmek yerine, onların hangi anayasal ve siyasal öncelikleri benimsediklerini incelemek daha açıklayıcıdır. Bir tarafta erken seçim yoluyla siyasal meşruiyeti yenileme arayışı, diğer tarafta mevcut Meclis aritmetiği içinde devlet yönetiminin devamını sağlama çabası bulunmaktadır. Bu nedenle söz konusu dönem, yalnızca bir hükümet değişikliği değil; siyasal meşruiyet ile devletin sürekliliği ilkesi arasındaki dengenin nasıl kurulacağına ilişkin tarihsel bir tartışmadır.
Elli Yıl Sonra Aynı Soru: Devlet mi, Siyaset mi?
1974-1975 hükümet krizinin üzerinden yarım asır geçti.
Türkiye bu süre içinde farklı anayasal modeller denedi; koalisyon hükümetleri, tek parti iktidarları, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ve çok sayıda siyasal kriz yaşadı.
Ancak geriye dönüp bakıldığında, 1974 sonrasında ortaya çıkan temel sorunun güncelliğini hâlâ koruduğu görülmektedir.
Bu soru şudur:
Siyasal rekabet ile devlet yönetiminin sürekliliği arasındaki denge nasıl kurulacaktır?
Bu soru yalnızca iktidar partileri için değil, muhalefet partileri için de geçerlidir.
Çünkü demokratik rejimlerde muhalefet, yalnızca iktidarı eleştiren bir siyasal aktör değildir.
Aynı zamanda iktidara aday olan, devlet yönetimini devralmaya hazırlanan ve bu nedenle devlet kurumlarına ilişkin sorumluluk taşıyan anayasal bir unsurdur.
Cumhuriyet Halk Partisi açısından bakıldığında ise bu sorunun ayrı bir tarihsel boyutu bulunmaktadır.
Cumhuriyet’i kuran parti olmanın anlamı yalnızca tarihî bir mirasa sahip olmak değildir.
Aynı zamanda devlet yönetimine ilişkin kurumsal hafızayı da taşımaktır.
İşte bu nedenle 1974-1975 hükümet krizine bugün yeniden bakmak, yalnızca geçmişte yaşanan bir koalisyon tartışmasını incelemek anlamına gelmez.
Bu süreç, CHP’nin devlet anlayışındaki dönüşümün hangi yönlerde gerçekleştiğini anlamak bakımından da önemli ipuçları sunmaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, tarihî olaylardan bugünün siyasal aktörleri hakkında doğrudan sonuçlar çıkarmamaktır.
Her dönemin kendine özgü siyasal şartları vardır.
1974 Türkiye’si ile bugünün Türkiye’si aynı değildir.
Ancak anayasal devlet ilkeleri bakımından bazı sorular zaman aşımına uğramaz.
Devlet yönetiminde süreklilik bunlardan biridir.
Bu ilke yalnızca kamu yönetiminin teknik işleyişini değil, siyasal aktörlerin kriz dönemlerinde üstlendikleri sorumluluğu da kapsar.
Bu nedenle tarihî tecrübeler, günümüz tartışmalarını anlamada önemli bir düşünme zemini sunabilir.
Bugün farklı siyasal görüşlere sahip olunabilir.
1974 yılında izlenen stratejiler farklı biçimlerde değerlendirilebilir.
Ecevit’in erken seçim çağrısı demokratik meşruiyet arayışı olarak savunulabilir.
Prof.Dr. Sadi Irmak Hükûmeti, devlet yönetiminde sürekliliği sağlama girişimi olarak değerlendirilebilir.
Milliyetçi Cephe Hükûmeti ise parlamentodaki mevcut çoğunluğun oluşturduğu bir siyasal çözüm olarak okunabilir.
Bu değerlendirmelerin her biri tarih yazımı içinde tartışılabilir.
Ancak bütün bu tartışmaların ötesinde değişmeyen bir gerçek vardır:
Devletin günlük hayatı devam eder.
Çocuklar okula gitmeye devam eder.
Mahkemeler çalışmaya devam eder.
Hastaneler hizmet vermeye devam eder.
Kamu görevlileri görevlerini sürdürmeye devam eder.
Dış politika beklemez.
Ekonomi beklemez.
Güvenlik hizmetleri beklemez.
Bu nedenle anayasal devletlerde hükümet krizlerinin mümkün olan en kısa sürede çözüme kavuşturulması, yalnızca siyasal bir tercih değil; kamu yararının da gereğidir.
1974-1975 dönemini önemli kılan da tam olarak budur.
Bu dönem, siyasi aktörlerin farklı çözüm önerileri geliştirdiği; ancak bütün bu tartışmaların merkezinde devlet yönetiminin nasıl sürdürüleceği sorusunun yer aldığı bir tarihsel laboratuvar niteliğindedir.
Belki de bu nedenle, yarım asır sonra dönüp o dönemin hükümet programlarını, Meclis tutanaklarını ve siyasal tartışmalarını yeniden okumak, yalnızca geçmişi anlamaya değil; bugünün demokrasisini daha sağlıklı değerlendirmeye de katkı sağlayacaktır.
SONUÇ
Tarih, çoğu zaman kazananları ve kaybedenleri yazar.
Oysa bazı dönemlerin asıl mirası, geride bıraktıkları sorulardır.
1974-1975 hükümet krizi de bunlardan biridir.
Bu süreç yalnızca CHP-MSP Koalisyonu’nun sona ermesi, Prof.Dr.Sadi Irmak Hükûmeti’nin kurulması veya I. Milliyetçi Cephe Hükûmeti’nin iş başına gelmesi olarak okunmamalıdır.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, bu dönem Türkiye’nin parlamenter demokrasi tecrübesi içinde devlet yönetiminin sürekliliği ilkesinin nasıl yorumlandığını gösteren önemli bir örnektir.
Cumhuriyet Halk Partisi açısından ise bu süreç, partinin devletle kurduğu ilişkinin yeniden tanımlandığı tarihsel bir döneme işaret etmektedir.
Bu tespit, geçmiş aktörler hakkında kesin hükümler vermeyi değil; siyasal strateji ile anayasal sorumluluk arasındaki ilişkinin tarihsel gelişimini anlamayı amaçlamaktadır.
Çünkü demokrasiler yalnızca seçimlerle değil, kurumlarla da yaşar.
Kurumlar ise ancak süreklilik içinde güven üretir.
Belki de elli yıl sonra yeniden hatırlanması gereken en önemli ilke budur:
Hükûmetler değişebilir.
Siyasi dengeler değişebilir.
Liderler gelir, liderler gider.
Fakat devletin devamlılığı, demokratik rejimin ortak sorumluluğudur.
Bu nedenle; “Devlet beklemez.”
