22 Temmuz 1920’de Padişah Vahdettin’in başkanlığında Yıldız Sarayı’nda toplanan Saltanat Şûrası’nın önüne Sevr Antlaşması şartları konulduğunda mesele “var olmak ya da yok olmak” şeklinde tarif edilmişti. Antlaşmayı reddetmek yok olmak, kabul etmek ise devletin hiç değilse varlığını sürdürebilmesi olarak görülüyordu. Mustafa Kemal ise aynı şartlara baktı ve bambaşka bir sonuç çıkardı. Tarihin akışını değiştiren belki de buydu: Karşısındaki gücü küçümsemeden, kendi milletinin henüz harekete geçirilmemiş gücünü görebilmek; tecrübeye dayanmak, örgütlemek, liderlik etmek ve en sonunda başarılabileceğine inanmak.
Bir devletin hayatında öyle anlar vardır ki mesele yalnızca hangi kararın doğru olduğu değildir.
Asıl mesele, gerçekliğin nasıl okunduğudur.
1920 yazında Osmanlı Devleti böyle bir eşikteydi.
Birinci Dünya Savaşı kaybedilmişti. Mondros imzalanmış, İstanbul işgal edilmiş, Anadolu’nun çeşitli bölgeleri yabancı kuvvetlerin denetimine girmişti. Osmanlı Devleti’nin önüne ise şimdi Sevr Antlaşması konulmuştu.
Antlaşma ağırdı.
Bunu yalnız Millî Mücadele’yi yürütenler söylemiyordu.
Sevr’in imzalanmasını savunan İstanbul Hükûmeti de antlaşmanın ağırlığının farkındaydı.
Nitekim Seha L. Meray ve Osman Olcay’ın yayımladığı Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküş Belgeleri’nde yer alan Saltanat Şûrası tutanakları bunun belki de en çarpıcı belgesidir.
“Bugün varolma ya da yokolma sorunu karşısında bulunuyoruz”
Saltanat Şûrası’nda Sadrazam Damat Ferit Paşa, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumu anlatırken İtilaf Devletleri’nin önerdiği antlaşmanın “düşünceleri ürkütecek ölçüde ağır ve şiddetli” olduğunu kabul ediyordu.
Fakat ardından önlerine konulan tercihi çok daha çarpıcı biçimde tarif etti:
“Bugün varolma ya da yokolma sorunu karşısında bulunuyoruz.”
Sadrazam’a göre antlaşmanın reddedilmesi, devletin bütünüyle ortadan kalkması tehlikesini doğuruyordu. Öyle ki Şûra üyelerine, yok oluşu var oluşa tercih edenlerin bunu açıkça ifade etmeleri söylendi. Sonunda antlaşmanın imzalanmasını kabul edenlerin ayağa kalkmaları istendi; bir çekimser dışında Şûradakiler ayağa kalktı.
Burada kolaycı bir tarih okumasına düşmemek gerekir.
İstanbul’un karşı karşıya olduğu tehdit hayalî değildi.
Saltanat Şûrası’nda, antlaşmanın imzalanmaması hâlinde İtilaf Devletleri’nin İstanbul’u Türklerden geri almaya karar verdikleri bildiriliyordu. Damat Ferit Paşa ve onunla aynı yönde görüş bildiren isimler de bu şartlar altında antlaşmanın imzalanmasından başka çıkış yolu bulunmadığını savunuyorlardı.
Dolayısıyla İstanbul’daki karar vericiler kendilerince bir güç hesabı yapmışlardı.
Ve hesaplarının sonucu şuydu:
Karşı taraf çok güçlüydü.
Direnmenin sonucu devletin tamamen ortadan kalkması olabilirdi.
O hâlde son derece ağır da olsa Sevr’i kabul etmek, devletin bir bölümünü kurtarmanın yolu olarak görülüyordu.
İşte Mustafa Kemal’in tarihsel farkı tam burada ortaya çıkar.
Aynı tabloya baktı, başka bir sonuç gördü
Mustafa Kemal de İngiltere’nin gücünü biliyordu.
Fransa’nın gücünü biliyordu.
İtilaf Devletlerinin donanmalarını, ekonomik imkânlarını, Anadolu’nun işgal altında oluşunu biliyordu.
Yunan ordusunun askerî gücünü de küçümsemiyordu.
Osmanlı Devleti’nin yıllarca süren savaşlardan ne kadar yorgun çıktığını herkesten iyi biliyordu. Çünkü kendisi de Trablusgarp’tan Balkan Savaşlarına, Çanakkale’den Suriye cephesine kadar o savaşların içinden gelmişti.
Fakat İstanbul ile Mustafa Kemal arasındaki temel ayrılık, tehdidin varlığı konusunda değildi.
Ayrılık, o tehdidin karşısında ne yapılabileceği konusundaydı.
İstanbul mevcut güç tablosuna baktı ve sonucu büyük ölçüde değişmez kabul etti.
Mustafa Kemal ise mevcut güç tablosuna baktı ve onun değiştirilebilir olduğunu düşündü.
Bu ikisi arasında muazzam bir fark vardır.
Birincisi gücü, bugünkü imkânların toplamı olarak görür.
İkincisi ise gücü, mevcut imkânların örgütlenerek neye dönüştürülebileceği üzerinden hesaplar.
Belki Mustafa Kemal’in liderliğini anlamak için başlangıç noktamız tam da burası olmalıdır.
Güç yalnızca silah değildir
Uluslararası ilişkilerde ve savaşlarda güç çoğu zaman sayılarla ölçülür.
Kaç askeriniz var?
Kaç topunuz var?
Ne kadar paranız var?
Ne kadar sanayi kapasiteniz var?
Arkanızda hangi devletler bulunuyor?
Bütün bunlar elbette önemlidir.
Fakat tarihin bazı dönemleri gösterir ki potansiyel güç ile fiilî güç aynı şey değildir.
Bir toplumun sahip olduğu insan kaynağını örgütleyemiyorsanız, o kaynak güç değildir.
Tecrübeli subaylarınız varsa fakat onları ortak bir strateji altında birleştiremiyorsanız, o tecrübe güç değildir.
Silahınız varsa fakat onu doğru yerde ve doğru zamanda kullanamıyorsanız, silah tek başına güç değildir.
Bir millet direnmeye hazırsa fakat ona yön gösterecek siyasal merkez yoksa, o irade de dağınık kalır.
Mustafa Kemal’in yaptığı şey, Anadolu’da bulunan bu ayrı ayrı unsurları siyasal ve askerî güce dönüştürmekti.
Bu nedenle Millî Mücadele tarihini yalnız kahramanlık üzerinden değil, aynı zamanda bir güç inşa etme süreci olarak okumak gerekir.
Tecrübe de güçtür
Bu noktada İsmet İnönü’nün hatıralarında yaptığı bir tespit özellikle önemlidir.
İnönü, Millî Mücadele ordusunun kumanda kademesinden söz ederken şöyle der:
“Esasen kumanda heyetleri, subaylar, Birinci Cihan Harbinden çıkmış olan kadrodur. Onun için, muharebeleri, vaziyete hâkim olarak idare ediyorlar.”
Bu cümle aslında güç kavramının çoğu zaman gözden kaçan bir boyutunu gösteriyor:
Tecrübe de güçtür.
Mustafa Kemal ve çevresindeki subay kuşağı savaş kitaplarından yetişmiş bir kuşak değildi.
Makedonya’yı görmüşlerdi.
Trablusgarp’ı yaşamışlardı.
Balkan bozgununa tanık olmuşlardı.
Çanakkale’de savaşmışlardı.
Kafkasya’yı, Irak’ı, Suriye’yi görmüşlerdi.
Bir ordunun nasıl ilerlediğini bildikleri kadar nasıl çöktüğünü de biliyorlardı.
Zaferi bildikleri kadar yenilgiyi de biliyorlardı.
Lojistiğin ne olduğunu, geri çekilmenin nasıl felakete dönüşebileceğini, savunmanın hangi şartlarda sürdürülebileceğini ve taarruz için hangi anın seçilmesi gerektiğini yaşayarak öğrenmişlerdi.
1918’de yenilmiş olan yalnızca bir ordu değildi. Aynı zamanda o yenilginin içinden olağanüstü bir askerî tecrübe birikimi çıkmıştı.
Mustafa Kemal’in liderlik özelliklerinden biri de işte bu görünmeyen sermayeyi görebilmesiydi.
Liderlik, olmayan gücü var etmek değildir
Burada “inanmak” kavramını da doğru yere koymamız gerekiyor.
Çünkü Millî Mücadele’yi:
“Mustafa Kemal inandı ve kazandı”
şeklindeki romantik bir cümleye indirgemek, onun başarısının gerçek büyüklüğünü küçültür.
Mustafa Kemal’in inancı, gerçeklerden kopmuş bir iyimserlik değildi.
O, karşısındaki kuvvetleri küçümsemiyordu.
Anadolu’nun ne kadar yoksul olduğunu biliyordu.
Ordunun eksikliklerini biliyordu.
İstanbul Hükûmeti’nin muhalefetini biliyordu.
İç ayaklanmaları biliyordu.
İtilaf Devletleri arasındaki ilişkileri ve çıkar ayrılıklarını izliyordu.
Sovyet Rusya ile temasın önemini hesaplıyordu.
Dolayısıyla burada söz konusu olan körü körüne inanmak değil; gerçekliği doğru okuyarak başarının mümkün olduğuna inanmaktır.
Liderliğin farkı da burada ortaya çıkar.
Liderlik, olmayan bir gücü sihirli biçimde yaratmak değildir.
Var olan fakat dağınık hâlde bulunan gücü görmek, örgütlemek ve aynı hedefe yöneltebilmektir.
Mustafa Kemal’in yaptığı buydu.
Bir lider önce mümkün olduğuna inanır
Her büyük siyasal mücadelede başlangıçta bir belirsizlik vardır.
Sonucun ne olacağını kimse kesin olarak bilemez.
1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal de 30 Ağustos 1922’nin kesinlikle kazanılacağını bilmiyordu.
Henüz ortada Büyük Taarruz yoktu.
Düzenli ordu yoktu.
TBMM bile yoktu.
Lozan yoktu.
Cumhuriyet yoktu.
Bunların hepsi gelecekteydi.
Ama liderliğin ayırt edici özelliği de zaten burada ortaya çıkar:
Henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin mümkün olduğunu görebilmek.
Sonra başkalarını da bunun mümkün olduğuna ikna etmek.
Sonra o inancı örgüte çevirmek.
Örgütü kuruma çevirmek.
Kurumu güce çevirmek.
Ve sonunda o gücü doğru zamanda kullanmak.
Mustafa Kemal’i yalnız bir askerî komutan olarak değil, stratejik lider yapan özelliklerden biri budur.
Anadolu’daki dağınık direnişi siyasal merkeze bağlamak;
Erzurum ve Sivas’tan Ankara’ya uzanan örgütlenmeyi gerçekleştirmek;
Büyük Millet Meclisi’ni kurmak;
Millî egemenliği mücadelenin meşruiyet temeline dönüştürmek;
Düzenli orduyu oluşturmak;
Askerî harekât ile diplomasiyi birbirinin tamamlayıcısı olarak yürütmek;
ve bütün bunların sonunda doğru zamanı bekleyerek kesin sonuç aramak.
İnanmak ancak bütün bunlarla birleştiğinde tarihin akışını değiştiren bir kuvvet hâline gelir.
Sevr’deki asıl ayrım buydu
Bu nedenle Sevr meselesine yalnızca antlaşmanın maddeleri açısından bakmamak gerekir.
Saltanat Şûrası’ndaki tartışma aslında Türkiye’nin geleceğini belirleyecek iki farklı güç anlayışını ortaya koyuyordu.
Bir anlayış diyordu ki:
Elimizdeki kuvvet karşı tarafın kuvvetinden azdır. O hâlde direnmek yok olmaktır.
Diğer anlayış ise fiilen şunu söylüyordu:
Bugünkü kuvvetimiz yetersiz olabilir; fakat bugünkü kuvvetimiz nihai kuvvetimiz değildir.
İşte bütün mesele budur.
Bir devletin bugünkü gücü ile üretebileceği güç aynı değildir.
Bir milletin yenilmiş olması ile yeniden savaşamayacak olması aynı değildir.
Bir ordunun dağıtılmış olması ile yeniden kurulamayacak olması aynı değildir.
Bir başkentin işgal edilmiş olması ile egemenliğin bütünüyle sona ermesi aynı değildir.
Mustafa Kemal bunların arasındaki farkı görebildi.
İki yıl sonra “imkânsız” denilen şey gerçekleşti
22 Temmuz 1920’de Saltanat Şûrası Sevr’i reddetmenin devlet için yok oluş anlamına gelebileceğini tartışıyordu.
10 Ağustos 1920’de Sevr imzalandı.
Fakat antlaşma yürürlüğe giremedi.
İki yıl sonra Türk ordusu Büyük Taarruz’a geçti.
30 Ağustos’ta Yunan ordusunun ana kuvvetleri ağır yenilgiye uğratıldı.
Ve ordunun durmadan sürdürdüğü takip harekâtı 9 Eylül’de İzmir’e ulaştı.
26 Ağustos’tan 9 Eylül’e uzanan bu ilerleme, dönemin ulaştırma ve haberleşme imkânları düşünüldüğünde olağanüstü bir harekât temposuydu.
Sonra Mudanya geldi.
Ardından Lozan.
1920’de şartları kabul etmesi beklenen Ankara, birkaç yıl sonra eşit devlet olarak masaya oturuyordu.
Demek ki Saltanat Şûrası’nın önüne konulan:
“Ya Sevr’i imzalarız ya yok oluruz” ikilemi tarih tarafından doğrulanmadı.
Fakat burada asıl önemli olan, sonucu bugünden bildiğimiz için 1920’nin karar vericilerini küçümsemek değildir.
Asıl önemli olan:
Mustafa Kemal’in onların göremediği neyi gördüğünü anlamaktır.
Mustafa Kemal’in liderlik farkı
Sanırım cevap birkaç kelimede toplanabilir:
Gerçekçilik.
Tecrübe.
Stratejik akıl.
Örgütleme kabiliyeti.
Doğru kadroyu kullanabilme.
Zamanlama.
Risk alabilme.
Ve bütün bunların üzerinde:
İnanmak.
Ama yine altını çizelim:
Körü körüne değil.
Bilerek.
Hesaplayarak.
Hazırlanarak.
Örgütleyerek.
Gerektiğinde bekleyerek.
Ve zamanı geldiğinde harekete geçerek inanmak.
Belki Mustafa Kemal’in önderliğinin en önemli özelliklerinden biri, karşısındaki gücün büyüklüğü karşısında kendi milletinin imkânlarını değersizleştirmemesiydi.
Çünkü yenilmiş toplumların en büyük tehlikelerinden biri yalnız askerî yenilgi değildir.
Bir süre sonra yenilgiyi zihnen de kabul etmeleridir.
Karşı tarafı yenilmez, kendilerini ise güçsüz görmeye başlamalarıdır.
İşte o noktadan sonra dışarıdan gelen baskının yanında içeride bir başka teslimiyet başlar:
Mümkün olduğuna inanmamak.
Mustafa Kemal’in değiştirdiği şeylerden biri de buydu.
Gücün görünmeyen tarafı
Tarih çoğu zaman bize sonuçları gösterir.
Kazanan orduları.
İmzalanan antlaşmaları.
Kurulan devletleri.
Fakat sonuçlardan önce insanların ne düşündüklerini görmek daha öğreticidir.
1920’de bir tarafta, Sevr’i kabul etmenin var olmak; reddetmenin ise yok olmak anlamına gelebileceğini düşünen bir siyasal irade vardı.
Diğer tarafta ise aynı şartlar altında, bağımsız yaşamanın hâlâ mümkün olduğuna inanan başka bir siyasal irade oluşuyordu.
Sonucu belirleyen yalnız asker sayısı olmadı.
Silah sayısı da olmadı.
Para da değildi.
Bunların hepsi önemliydi; fakat yeterli değildi.
Sonucu değiştiren unsurların arasında tecrübe, liderlik, örgütlenme, stratejik akıl, zamanlama ve irade de vardı.
Güç tam da bu nedenle yalnızca sahip olunan maddi imkân değildir.
Güç, sahip olduğunuz imkânların neye dönüşebileceğini görebilme ve onları o sonuca ulaştırabilme kapasitesidir.
Mustafa Kemal’in tarihsel başarısını belki en sade biçimde böyle tarif etmek mümkündür:
Karşısındaki gücü küçümsemedi. Kendi milletinin gücünü de küçümsemedi.
Ve henüz ortada olmayan bir sonucu mümkün gördü.
Sonra o ihtimali örgütledi.
Bir milleti o ihtimale inandırdı.
Tecrübeyi orduya, direnişi siyasete, siyaseti egemenliğe dönüştürdü.
Nihayetinde Sevr’in imzalandığı masadan, Lozan’da eşitlik isteyen Türkiye’ye ulaşıldı.
Tarihin bıraktığı ders belki de bundan ibarettir:
Her şey yalnız inanmakla olmaz.
Ama büyük tarihsel dönüşümlerin hemen hiçbiri, başarılabileceğine inanmadan da olmaz.
