Meteorolog Edward Lorenz, “kelebek etkisi”ni kadercilik için değil, karmaşık sistemlerin öngörülemezliğini anlatmak için kullandı. Ve bugün hâlâ hafızalarda yer eden o soruyu sordu:
“Brezilya’da bir kelebeğin kanat çırpması, Teksas’ta bir kasırgaya yol açabilir mi?”
Lorenz’in hava tahminleri üzerinde çalışırken fark ettiği şey şuydu: Başlangıçta önemsiz görünen küçücük bir değişiklik, zaman içinde devasa sonuçlara dönüşebiliyordu. Bilim buna “kelebek etkisi” adını verdi.
Oysa felsefe, çok daha önce aynı hakikati başka cümlelerle dile getirmişti.
Hayatta hiçbir davranış, hiçbir söz, hiçbir tercih boşluğa düşmez. Her biri görünmeyen halkalar oluşturarak başka hayatlara, başka zamanlara ulaşır. Çünkü hayat, birbirine görünmez bağlarla bağlı olaylardan oluşur.
Bazen bir cümle bir insanı değiştirir.
Bir insan bir toplumu…
Bir toplum da bir ülkenin kaderini…
İşte bu düşünceyi en çarpıcı anlatan eserlerden biri, Ray Bradbury’nin 1952 yılında kaleme aldığı A Sound of Thunder adlı kısa öyküdür. Kelebek etkisinin bütün dünyada bu kadar tanınmasının en önemli sebeplerinden biri de bu kurgudur.
Hikâyede insanlar zamanda yolculuk yapabilmektedir. Bir şirket, müşterilerini milyonlarca yıl öncesine götürerek dinozor avı düzenler. Ancak tek bir kural vardır:
Geçmişte hiçbir şeye dokunmayacaksınız.
Burada önemli bir ayrıntı vardır. Avcıların vuracağı dinozor rastgele seçilmez. Rehberler tarafından önceden belirlenmiştir; çünkü o dinozor birkaç dakika sonra zaten doğal nedenlerle ölecektir. Amaç, tarihin akışını değiştirmek değil, zaten gerçekleşecek olanı değiştirmemektir. Bu yüzden avcılar yere basmamak için havada asılı özel bir yürüyüş yolunda ilerler.
Fakat içlerinden biri korkuya kapılır. Panikle patikadan çıkar.
Döndüğünde bunun önemsiz bir hata olduğunu düşünür.
Ta ki ayakkabısının altında ezilmiş küçücük bir kelebeği görene kadar…
İşte felaket tam da burada başlar.
Çünkü ezilen o kelebek, doğal akışta yaşamaya devam edecekti. Onun yokluğu milyonlarca yıl boyunca zincirleme etkiler oluşturur.
Ve geleceğe döndüklerinde hiçbir şey eskisi gibi değildir. Yazım kuralları değişmiştir. İnsanların konuşması değişmiştir. En çarpıcısı ise seçim sonuçlarıdır. Oysa bu yolculuğa çıkarken seçimler çoktan sonuçlanmış, destekledikleri ılımlı aday kazanmıştı. Fakat döndüklerinde o sonuç bile değişmiştir. Kazandığını bildikleri aday artık kaybetmiş, onun yerine otoriter ve baskıcı bir yönetim iktidara gelmiştir.
Tek bir kelebeğin ezilmesi, milyonlarca yıl sonra toplumsal ve siyasi dengeleri değiştirmiştir.
Demek ki bazen tarihi değiştiren şey, büyük görünen müdahaleler değildir.
Kimsenin önemsemediği küçük kırılmalardır.
İşte bu yüzden tarih yalnızca büyük savaşları yazmaz. Büyük ayrılıkların öncesinde söylenmiş küçük cümleleri de yazar. Kırgın bakışları da… Yakılan köprüleri de… Bir seyyar satıcının yakılan bedeniyle kıtaları sarsan Arap Baharı’nı da… Bir başbakanın önüne bırakılan yazar kasasının bir dönemin hafızasına kazınmasını da…
Bugün siyasette yaşanan her ayrılığı yalnızca bugünün hesabıyla okumak eksik kalır. Çünkü ayrılıklar sadece ayrılanları ilgilendirmez. Geride kalanları, umut bağlayanları ve en önemlisi geleceği de etkiler.
Yeni yollar açılabilir.
Yeni partiler kurulabilir.
Buna kimsenin itirazı olamaz.
Demokrasi zaten farklı seslerle güçlenir.
Ancak mesele sadece ayrılmak değildir.
Mesele, ayrılırken nasıl ayrıldığınızdır.
Mesele, geride hangi duyguyu bıraktığınızdır.
Mesele, dün aynı yolda yürüdüğünüz insanları bugün hangi dille hedef aldığınızdır.
Mesele, köprüleri yakmanızdır.
Mesele, vefayı öfkeye kurban etmenizdir.
Çünkü siyaset sadece haklı olma yarışı değildir.
Aynı zamanda öfkesini yönetebilme sanatıdır.
İnsan en büyük hataları da çoğu zaman en haklı olduğuna inandığı zamanlarda yapar.
Bugün söylenen kırıcı bir söz, yarın kapanmayacak bir yaraya dönüşebilir.
Bugün aceleyle atılan bir adım, yıllar sonra hiç hesap edilmeyen siyasi dengeleri değiştirebilir.
Köprüleri yakarak çıkılan yolların sonunda, geriye dönmek isteyenler çoğu zaman geç kaldıklarını fark eder.
Hayat niyetlerle değil, sonuçlarla şekillenir.
Bir kelebeğin kanadı kilometreler ötede fırtınalara zemin hazırlayabiliyorsa; siyasette de kırıcı bir üslup, dışlayıcı bir dil, dün omuz omuza yürüdüğü insanları bugün düşman gibi göstermeye çalışan bir anlayış ve aceleyle verilen kararlar yalnızca hedef alınanları değil, o yolu seçenleri de savurabilir.
Çünkü bazen insan, başkası için estirdiğini sandığı fırtınanın tam ortasında kendisini bulur.
Belki mesele yeni bir parti kurmak değildir.
Belki mesele, ayrılırken hangi kelebeği ezdiğinizi henüz bilmiyor olmanızdır.
Çünkü bazı kanatlar sessizce çırpılır; ama yıllar sonra bir ülkenin kaderinde fırtınaya dönüşür.
Ve belki bugün herkes kendince haklıdır.
Ama tarih, haklı olanları değil; geride bıraktıkları sonuçları yazar.
Belki de o kelebeğin kanat çırpışından doğacak fırtına, en çok onu önemsemeyenleri savuracaktır.
O yüzden asıl soru şudur:
Siz, fark ederek ya da fark etmeden, hangi kelebeği ezip gidiyorsunuz?
