HALKWEBYazarlarFrankenstein

Frankenstein

0:00 0:00

1818 yılında genç bir kadın yazar, Mary Shelley, dünyaya yalnızca bir roman bırakmadı. İnsanlığın vicdanına tutulmuş karanlık bir ayna bıraktı.

Biz hâlâ o hikâyenin içindeyiz. Çünkü o roman bir canavar hikâyesi değil. O roman, insanın kendi içindeki karanlıktan korkma hikâyesi…

Frankenstein yıllarca sadece bir korku hikâyesi sanıldı. Defalarca sinemaya uyarlandı, tiyatro sahnelerine taşındı.

Ve yeniden sahnelenen yorumlarıyla tekrar gündeme geldi. Ama çoğu insan hâlâ hikâyenin en önemli sorusunu kaçırıyor:

Canavar gerçekten kimdi?

Ölümsüzlüğün sırrını çözmek isteyen, güçle beslenen, o gücün içinde kendini kaybeden kibirli bilim insanı Victor Frankenstein mı?

Yoksa yalnızca insan olmayı öğrenmeye çalışan, dışlanan, yalnız bırakılan, sürekli eksik bulunan mı?

Çünkü Frankenstein’ın yarattığı şey ilk doğduğunda kötü değildi.

Bir bebek kadar masumdu.

Ölümü bilmiyordu. Nefreti bilmiyordu. İnsanların ondan neden korktuğunu bilmiyordu. Sadece temas etmek istiyordu. İnsanları izliyordu. Konuşmayı öğreniyordu. Sevginin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Filmde o unutulmaz sahneleri düşünün…

Bir kulübenin yanında gizlice yaşayıp insanları izlediği anları…

Kör yaşlı adamın ona korkmadan yaklaştığı sahneyi…

Çünkü bazen yalnızca gerçekten göremeyenler saflığı ve iyiliği görebiliyor.

Ama diğerleri onu gördüğü anda kararını verdi:

Canavar.”

Çünkü onlara benzemiyordu.

İnsanlık tarihinin en eski günahlarından biri budur belki de:

Kendine benzemeyeni önce anlamaya değil, damgalamaya çalışmak.

Sonra korkmak.

Sonra dışlamak.

Sonra yok etmek istemek.

Frankenstein’ın yaratığı, film boyunca sürekli taşlandı. Kovalandı. Yaralandı. İnsanlar onu gördükleri her yerde silaha sarıldı. Asıl şiddeti uygulayanlar kendileri olduğu hâlde, “canavar” dedikleri yine o oldu.

Bugün siyasette yaşananların bir kısmı da buna benzemiyor mu?

Yıllardır Kemal Kılıçdaroğlu için kurulan dili düşünün.

Tıpkı Frankenstein’ın yarattığına “canavar” denmesi gibi, ona da yıllarca bizim gibi değil ve “kazanamaz aday” denildi.

Peki neden?

Yoksa onların diline, öfkelerine, hırslarına benzemediği için mi?

Çünkü bu çağ bağırana alıştı.

Tehdit edene alıştı.

Korku siyasetine alıştı.

Sessiz kalana, sakin konuşana, harama el uzatmayan birine yabancılaştı.

Ve insan bazen kendi içindeki çirkinliği görmek istemediğinde bir başkasını “canavar” “kazanamaz”, “Ermeni”, “Kürt”, “Alevi” ,“hain” ilan eder.

Belki de Frankenstein’ın gerçek canavarı hiçbir zaman yaratığın kendisi değildi.

Belki gerçek canavar, sevmeyi bilmeyen Victor Frankenstein’nın kibriydi.

Çünkü Victor Frankenstein aslında tanrı olmak istemişti. Ölümü yenmek, hayatı kontrol etmek, insan yaratmak istemişti. Ve insan kendini Tanrı sandığı anda, tarih boyunca gördüğümüz gibi, birer firavuna dönüşmeye başlar.

Bugün de bazıları kendilerini mutlak doğru sanıyor. Kimin iyi, kimin kötü olduğuna karar verebileceklerini düşünüyorlar. Kimin “makbul”, kimin “hain” olduğuna hükmediyorlar.

Sonra da kendi korkularını toplumun önüne koyup adına “hakikat” diyorlar.

Oysa film boyunca dikkat çeken başka bir şey vardı:

Canavar dedikleri yaratık, bütün kötülüklere rağmen hâlâ sevgiyi öğrenmeye çalışıyordu.

Kendisine taş atan insanlardan bile insanlığı öğrenmeye çalışıyordu.

En sonunda bile nefretin değil, acının diliyle konuşuyordu.

Ve belki bu yüzden hikâyenin en ağır cümlesi hiç söylenmeyen cümleydi:

Canavar dedikleri şey, onlardan daha insan çıkmıştı.

Bugün her yerde “hain” diye bağıranlara dönüp aynı soruyu sormak gerekiyor:

Acaba gerçekten bir hain varsa o kim?

Yoksa Frankenstein’ın kasabası gibi, kendilerine benzemeyenden korkup kendi karanlıklarını mı taşlıyorlar?

Çünkü bazen insanın en çok öldürmek istediği şey, kendi yansımasıdır.

Tarih boyunca kitleleri yöneten en karanlık akıllar bunu yaptı. Önce bir “öteki” yarattılar. Sonra kalabalıklara onu işaret ettiler. İnsanlar da çoğu zaman düşünmek yerine bağırmayı seçti. Çünkü kalabalığın öfkesi, insanın kendi vicdanıyla yüzleşmesinden daha kolaydı.

Frankenstein tam da bunu anlatıyordu aslında.

Onlara benzemeyeni taşlayanlar, ona ateş edenler, onu sürekli avlayanlar kendileriydi. Ama her defasında korkan, mağdur olan, tehdit altında olduğunu söyleyen yine onlardı. Şiddeti uygulayanlar, kendilerini mağdur ilan ediyordu.

Yani taşı atan eller, ilk kurşunu sıkanlar, kendisini hâlâ masum sanıyordu..

Ve belki de asıl mesele hâlâ aynı:

Canavar gerçekten öteki miydi?

Bebek kadar masum, sadece insan olmayı öğrenmeye çalışan o yalnız yaratık mıydı?

Yoksa asıl canavar; kendi içindeki karanlıkla beslenip korkularını, nefretini ve vicdansızlığını bir başkasını taşlayarak gizlemeye çalışan insanlar mıydı?

YAZARIN DİĞER YAZILARI