Şükrü Erbaş’ın Kinini Neden Öldürmeliyiz?
Şükrü Erbaş şiirlerinde vicdanlara seslenir, sessiz çoğunluğun sesi olurdu.
Rahat uyuyanlara kızardı.
Kapısını kapatanlara, perdesini çekenlere, başkasının yangınıyla evini ısıtanlara öfke duyardı.
“Canı cehenneme” derdi.
Bencilliğe, körlüğe, umursamazlığa karşı sert bir dil vardı o şiirlerde.
Ama bu sertlik, insanı küçültmek için değil; insanı uyandırmak içindi.
Biz de sanırdık ki bu öfke, insanı daha insani kılmak içindir.
Ama bugün aynı dilin başka bir insana döndüğünü görüyoruz.
Şükrü Erbaş’ın kinini neden öldürmeliyiz?
çünkü bir zamanlar başkasının yangınıyla ısınanlara öfkelenen o dil, bugün bir insanı tek başına bir hikâyenin suçlusu gibi gösterebiliyor.
“düşkün” diyebiliyor.
“siyasi ölü” diyebiliyor.
“ölümünüz hayırlı olsun” diyebiliyor.
Oysa kelimenin ağırlığını bilen bir şair için, kelime en büyük sorumluluk değil miydi?
Bir insanı sadece eleştirmenin ötesine geçip hükme çevirmek…
İşte burada şiirin dili değişiyor. Vicdan sessizleşiyor, adalet ise herkese aynı mesafede durmak yerine taraf seçmeye başlıyor.
Şükrü Erbaş’ın kinini neden öldürmeliyiz?
Çünkü bir insana kolayca “hain” “düşkün” denilebilen bir yerde,
o kelimenin ağırlığını sorgulamayan vicdan, fark etmeden seçici bir duyarlığa ve seçici bir öfkeye dönüşür. Ey bir halkın gözyaşlarıyla ruhunu yıkayan kini anlatan şair, ey zulümle yükselen başarıya itiraz eden şair; “düşkün” dediğinde kelime hafiflemez, ağırlaşır; içinde kin ve zulüm büyür. Bu yüzden söz, bir eleştiriden çok bir kültürün hafızasına ve bir insanın maneviyatına değen örtülü bir incitmeye dönüşür.
Ve insan en çok kendi evinin içinden çıkan kelimelerle incitilir.
Şükrü Erbaş’ın kinini neden öldürmeliyiz?
çünkü bir zamanlar “bahçesine dek gelen alevleri şehrayin sanan aptal” diyordu.
çünkü zulmü, sessizliği, körlüğü eleştiriyordu.
ama bugün alevleri değil, insanı yakmaya başlayan bir dil ortaya çıkıyor.
Çünkü bir zamanlar “dağlar mezarlıktır, sular düğüm” diyerek acıyı büyüten, görünür kılan bir dil vardı.
Toplumsal yarayı saklamayan, tersine onu yüzeye çıkaran bir şiir dili…
Ama bugün aynı gerçeklik, başka bir isim üzerinden konuşulduğunda
dil değişiyor; acı daralıyor, bağlam siliniyor, anlam tek bir kişiye indirgeniyor.
Bir yerde toplumsal acı bütün karmaşıklığıyla anlatan şair
başka bir yerde yaşanan haksızlığı tek bir figürün üzerine yıkılıyorsa
orada artık şiir yoktur; seçici bir anlatım seçici bir ötekileştirme vardır.
Ve seçicilik, en sessiz ama en etkili adaletsizlik biçimidir.
Şükrü Erbaş’ın kinini neden öldürmeliyiz?
çünkü bir insanı tek başına suçun merkezi gibi göstermek kolaydır.
ama o hikâyenin içindeki gürültüyü görmeden en kolay hedef yalnız kalan olur.
Nitekim siyasi yol arkadaşlarının seçim gecesi geri çekilmesini,
“oy vermeyin” çağrılarıyla yalnız bırakılmayı, Kazanamaz aday kara propangandasının örtülü anlamını, aynı masadan kalkıp gidenleri, saray hayali ile sırt çeviren yol arkadaşlarını…
bunları görmeden tek bir kişiyi hikâyenin tamamına yerleştirmek hangi adaletin dili olabilir?
Truva atı kimdir burada? sadece eleştirilen kişi mi? yoksa en kritik anda yanında durmayanlar yani saray hayalleri kuranlar mı?
Şükrü Erbaş’ın kinini neden öldürmeliyiz?
çünkü “kaymaklı dibini bulmak” diyor… ama ranttan, çıkar ilişkilerinden, gücün dağılımından söz etmiyor ve bütün bu karmaşık yapıdan beslenen 5’li çetelerle iş çevrilenleri görmüyor…
bu gerçeği sadeleştirmek değil de hakikati eksiltmek olmuyor mu?
asıl soru şu:
güç sadece görünen yerde mi birikir?
yoksa görünmeyen ilişkilerde mi çoğalır?
Şükrü Erbaş’ın kinini neden öldürmeliyiz?
Köylülere “aptal”, “kaba”, “kurnaz” diyen şair; peki rantın, paranın ve hilelerin belirleyici olduğu, koltukların bu hilelerle el değiştirdiği bir düzende, bu sessizlik neyi anlatır?
Ve bu değişimden sonra Kemal Kılıçdaroğlu’na, kimliğine, inancına ve kültürüne yönelik hakaretler sosyal medyada büyürken buna itiraz edilmiyorsa, buna ne denir?
Şükrü Erbaş’ın kinini neden öldürmeliyiz?
Çünkü o köylüleri anlatırken aslında bir çelişkiyi gösteriyordu.
“Gazete okumazlar” diyordu.
“Haksızlığa ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar” diyordu.
“Yanlış partilere oy verirler” diyordu.
Peki hangi kibirle, hangi kesinlik duygusuyla kendi tarafını mutlak doğru sayıp, Kemal Kılıçdaroğlu’na en ağır sözleri merhametsizce söyleyebiliyor? Ve bir haksızlık, neden herkesin elinde farklı bir gerçeğe dönüşüyor?
Şükrü Erbaş’ın kinini neden öldürmeliyiz?
Kendi tarafına değen bir mahkeme kararını sessizlikle geçiren ancak karşı tarafa değdiğinde ise haksızlık diye okuyan bir bakışta, vicdan artık eşit değil, seçici bir vicdana dönüşür.
Şükrü Erbaş’ın kinini neden öldürmeliyiz?
Çünkü “Deniz, Yusuf, Hüseyin” hiçbir zaman halkı sömüren rant düzeninin yanında durmadı; gücün, çıkarın ve kirli ilişkilerin gölgesine yaslanmadı, her zaman ezilenin yanında, adaletin hafızasında kaldı. Nereden biliyorsunuz bu üç gencecik fidanın hangi tarafta duracağını? Ve nasıl bu kadar kesin konuşup, onların hatırasını bugünün tarafına bölüyorsunuz?
Şükrü Erbaş’ın kinini neden öldürmeliyiz?
Çünkü kin seçer.
Kin bazı hayatları büyütür, bazılarını gölgede bırakır.
Kin, eleştirdiği körlüğü bazen fark etmeden kendi içine taşır.
Bir zamanlar şiir insanı büyütürdü.
Sevgiyle işlenen ince şeylerden söz ederdi:
bir dal incelik…
bir simli gülüş…
bir kardeş mavi…
Ama bugün aynı dil bir insanı küçültüyorsa,
orada durup yeniden düşünmek gerekir.
Şükrü Erbaş’ın kinini neden öldürmeliyiz?
Çünkü bir zamanlar gökyüzüne bakmayı öğreten bir şairin
bugün bir insanın gökyüzünü karartan bir dile yaklaşması içte sessiz bir acı; cam kırığı gibi ince, buz yarığı gibi derin bir sızı bırakıyor.
Şiirden öğrenilen merhametle
bugünkü kelimeler arasında ince ama derin bir mesafe oluşuyor.
Ve şimdi o eski soru yeniden geri dönüyor:
Şükrü Erbaş’ın kinini…
nasıl kurtarabiliriz?
Ey hayatımda iz bırakan büyük şair eğer seni inciten bir yer olduysa affet. Çünkü aslında ben bu satırları yazarken en çok kendimi incittim. Her kelime biraz içime dokundu, her cümle ruhumdan bir parça koparıp aldı.
