Her şey bir davayla başladı.
Ama kimse o davayı gerçekten görmüyordu. Kimse delile bakmıyordu, kimse gerçeği aramıyordu.
Çünkü kitle kararını çoktan vermişti. Basın durmadı; her gün biraz daha nefret pompalandı. İnsanlar düşünmeyi bıraktı, sadece taraf oldu.
Ve zamanla dava, bir hukuk meselesi olmaktan çıkıp bir kalabalık psikolojisine dönüştü.
İnsanlar düşünmek yerine slogan atıyordu:
“Hain.”
Bir insan artık bir insan değildi.
Bir suçtu.
Bir hedefti.
Bir öfke boşaltma alanıydı.
Ve en garibi şuydu:
Kimse gerçekten ne olduğunu bilmiyordu ama herkes çok emindi.
Bu kesinlik, gerçeğin üstünü örten en kalın perdeydi.
“Adalet ve gerçek” yolunda savaştığı için hakarete uğrayan dürüst bir politikacıya bile herkes bu dava nedeniyle saldırıyordu.
Zavallı gerçek çıplaktı ve titriyordu. Herkes onu yuhalıyordu. Onu boğmakta herkesin sanki görünmez bir çıkarı vardı…
Basın şüpheyi değil, öfkeyi büyütüyordu.
Satışlarını artırmak için kışkırtıcı bir dil seçiyor, kampanyaların en çirkiniyle çileden çıkarılan bir kamuoyu, “bu çılgınlığı körükleyen” bir akışın içinde sürükleniyordu.
Ama burada önemli bir kırılma vardı:
İlk anda sadece basın değil, toplumun farklı kesimleri de bu dalgaya kapıldı.
Sosyalistler, bazı solcu politikacılar, hatta kendini aydın olarak gören birçok kişi… önce doğrudan karşı çıkmak yerine bu genel infialin, bu kalabalık duygusunun içine sürüklendi.
Yani ilk anda kimse tamamen dışarıda değildi; herkes bu zehirli ırmağın taşkınıyla sürükleniyordu.
Hakikat yalnızdı; dürüst insanlar korkudan seslerini çıkaramıyordu. Suçlanma nedeni eylemi değil, onun temsil ettiği şeydi.
O, “soyut bir kavramı”, “satılmışlık”, “hain” kavramını simgeliyordu…
Ve tam bu karmaşanın ortasında, sessizliği yaran bir ses yükselmeye başladı.
Birisi çıktı kalabalığın tam karşısına, onların sloganlarını sustururcasına konuştu:
“Bir insanı ırkından ya da inancından dolayı yargılamak ne olursa olsun kabul edilemez. Birini haksızlığa uğradığında savunmanın tek nedeni ‘insan’ olmasıdır.” dedi.
Devam etti.
Korkmadı, kalabalığın öfkesine aldırmadı.
Sanatçıların ve aydınların görevinin gerçeğin ve adaletin yanında durmak olduğunu haykırdı…
“Ülkeyi iğrenç basının sürüklediği bu bunalımdan kurtarmaktır” diye yazdı, söyledi, ısrar etti…
Ve bu noktadan sonra artık yalnızca bir dava değil, bir vicdan meselesi konuşuluyordu.
Tüm bu süreç içinde sosyalistler, ünlü solcu politikacılar ve farklı muhalif çevreler de önce bu çarpıtılmış düzeni, şoven basını ve oluşan linç atmosferini eleştirmekte gecikmişti.
“Zehirli ırmak yanlarından aktığı halde kıllarını bile kıpırdatmayan sözde ‘tarafsız gazeteciler’…” diyerek uyardı ve bir aydın olarak tehlikenin büyüklüğünü hatırlattı.
Ülkeyi ortaçağ karanlığına, soykırıma sürükleyebilecek ırkçılık, özgürlüğe âşık bir ülkeye yakışmamaktadır diye haykırdı.
Bu bağnazlık “sisli bir beynin, dengesiz bir inancın” ürünüdür.
Ve bu sisli beyin, kampanyayı başlatanlar tarafından bilinçli biçimde körüklenmektedir diyerek yazılarına devam etti…
O bir aydın duyarlılığıyla biliyordu ki bu ırkçılık, bu tehlikeli azgınlık; bazı skandallar nedeniyle büyütülmüş, toplumsal bir çılgınlığa dönüştürülmüştür. “Yurtseverlik alçakça sömürülmüştür.”
Bu çılgınlığı kabul etmemesinin birçok nedeni açıkça ortadaydı…
Olayın delilerini gördükçe isyanı artıyordu.
Ve suçsuz bir insanın azgın kitleler önünde linç edilmesine duyduğu isyan giderek büyüyor, öfkenin kendisine dönmesine aldırış etmeden yazılarına devam ediyordu.
Bu sömürüye ortak olan basın kadar, oy kaygısıyla göz yuman politikacılar da sorumluydu. Onlara olan kırgınlığı daha fazlaydı…
Ve en sarsıcı olan şudur diyerek devam ediyordu:
Eskiden devrimci gösteriler baskılara isyan etmek, tutucu hocaları ve dalkavuk yazarları kınamak, ezilenleri savunmak için harekete geçen gençliğin, şimdi kışkırtmalara kapılıp dürüst insanları yuhalamak için sokaklara dökülmesini görmek yaralayıcıydı; bu, büyük bir hayal kırıklığıydı.
Henüz çıkar kaygılarıyla kirlenmediklerinden adalet duygusuyla hareket etmeleri beklenen gençlere:
“Nereye gidiyorsunuz?” Diye sordu ama bu bir merak değildi; bir teşhirdi, bir yüzleşmeydi, bir hesap sormaydı. Çünkü onların söylemesi gerekeni o söylüyordu; hem de herkesin ortasında, yüksek sesle:
‘Biz insanlığa, gerçeğe ve adalete gidiyoruz… Peki, siz nereye gidiyorsunuz?’
diye hatırlatıyordu gençlere.”
Bu anlatılanlar ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Ama bunlar Émile Zola’ya aittir…
Zola tüm bunları yazınca kahraman ilan edilmedi.
Tam tersine hakkında dava açıldı, hakaretten yargılandı ve İngiltere’ye kaçmak zorunda kaldı. Tüm bu olaylara neden olan süreç ise 1894 yılıydı.
Fransa’da bir subay vardı: Alfred Dreyfus. Alfred Dreyfus
Bir gün ona “hain” dediler.
Belgeler ortaya saçıldı.
Gazeteler manşet attı.
Kalabalıklar öfkeyle bağırdı.
Meydanlarda insanlar onu lanetledi.
Dreyfus olayı, toplumsal linç, basın manipülasyonu ve kolektif körlük atmosferinin insanlık hafızasındaki en çarpıcı örneklerinden biridir.
“Şeytan Adası”na sürülen suçsuz bir insanın hikâyesi değildir sadece bu; aynı zamanda bir toplumun adaleti nasıl kendi elleriyle boğabileceğinin hikâyesidir.
Peki bir toplum aynı anda bu kadar emin olduğunda… gerçeği savunan tek bir ses, ne kadar dayanabilir?
