Keşke bugün size Titanların Öfkesi filminden söz etseydik. Mitolojinin dev Titanlarından, tanrılarla verdikleri mücadeleden ve tamamen kurgusal bir hikâyeden…
Ne yazık ki biraz sonra okuyacaklarınız ne bir filmin sahnesi ne de mitolojik bir efsane.
Aksine bu topraklarda farklı isimlerle defalarca yaşanmış gerçek bir hikâye.
Bir gün biri çıkar.
Gazetelerin manşetlerini, televizyon ekranlarını ve magazin sayfalarını süslemeye başlar. Lüks oteller, görkemli davetler, pahalı otomobiller, şaşaalı bir hayat… Günlerce aynı görüntüler yayımlanır. Haber olmaktan çıkar, özendirilen bir yaşam biçimine dönüşür.
Bu hikâye, 1990’ların Türkiye’sinde geçen bir piramit sistemi dolandırıcılık hikâyesidir. Bir saadet zincirinin nasıl büyüdüğünü, nasıl alkışlandığını ve sonunda nasıl çöktüğünü anlatır. Sistemin vaadi şuydu: “Sen üye getir, getirdiğin kişi para yatırsın, sen kazan. O da yeni üyeler getirsin, o da kazansın.” Yani düzen, üye ve pirim ödemeleri ile dönüyordu.
Piramidin en üstündekiler en çok kazanıyordu. Bunun olabilmesi için de herkesin sisteme durmadan yeni insanlar getirmesi gerekiyordu. Yeni katılım bittiği anda piramit çöküyordu.
Takvimler 1997’yi gösterirken, Titan saadet zincirinin kurucusu Kenan Şeranoğlu’nun İzmir Hilton Oteli’ndeki gösterişli doğum günü kutlaması da bu vitrinin en dikkat çeken sahnelerinden biri olur. Kameralar zenginliği gösterirken, kimse o zenginliğin nasıl üretildiğini sormaz.
Çünkü ortada üretim yoktur. Emek yoktur. Alın teri yoktur.
Sadece yeni gelenlerin parasıyla ayakta duran bir piramit vardır.
Önce vitrin kurulur.
Sonra güven oluşur.
Ardından umut satılır.
Ve piramit giderek büyür.
Ama bütün piramitlerin sonu aynıdır.
Yeni para girişi durunca vaat edilen kazançlar da biter. Şikâyetler başlar. Devlet devreye girer. Titan’ın gerçek yüzü ortaya çıkar. Ardından çöküş başlar.
Mahkemede Kenan Şeranoğlu ise şu savunmayı yapar:
“Yaptığım iş ticari ahlaka aykırı olabilir ama yasalara aykırı değildir. Titan’a ait tek kuruş parayı yurt dışına çıkarmadım. Vergi rekortmenleri arasına girdim. Kimseyi dolandırmadım, haksız kazanç sağlamadım. Beraatimi istiyorum.”
Aradan yıllar geçti.
İsimler değişti.
Yöntemler değişti.
Ama hikâye değişmedi.
Bugün de gösterişli hayatlar ilgi görüyor. Lüks yaşamlar milyonlarca kez izleniyor. Servetin kaynağından çok, sergileniş biçimi konuşuluyor.
Daha da düşündürücü olan ise şu: Kamu adına soru sorması beklenenler de çoğu zaman bu vitrinin bir parçasına dönüşüyor. Gösterişli servetlerin hangi emekle, hangi üretimle ya da hangi ticari faaliyetle oluştuğunu ısrarla sorgulamak yerine, o hayatları haberleştiriyor, görünür kılıyor ve kimi zaman farkında olmadan cazip bir başarı hikâyesine dönüştürüyor.
Buna karşılık kamuoyu, çoğu zaman çok daha tali ayrıntılarla meşgul ediliyor. Bir kişinin kiralık ofisi, günlerce tartışılırken; milyonluk servetlerin kaynağı aynı merakla sorgulanmıyor.
Oysa sorulması gereken soru hiç değişmedi:
Bu servet nasıl kazanıldı?
Belki de Titan hiçbir zaman yalnızca bir saadet zinciri değildi.
Titan, sorgulamadan hayran olmanın; gösterişi başarı sanmanın ve kolay zenginlik hayaline teslim olmanın adıydı.
Eğer vitrini alkışlamaya devam edersek, Titan da yaşamaya devam edecek.
Sadece adı değişecek.
Ve belki de en rahatsız edici soru şu:
Titanları kuranlar mı daha suçlu, yoksa onların büyümesine alkışlarıyla ortak olanlar mı?
