Türkiye’nin siyasal ve hukuki gerçekleri bellidir. Mevcut siyasi partiler mevzuatına göre genel başkanı parti üyeleri değil, kurultay delegeleri seçer.
Kaldı ki, delegelerin bir bölümünün iradesinin maddi menfaat vaatleriyle etkilendiği yönündeki iddialar; kamuoyuna yansıyan beyanlar, çeşitli deliller ve yargıya taşınmış süreçlerle uzun zamandır tartışılmaktadır. Bu tartışmalar hukuken tamamen açıklığa kavuşmadan yeniden kurultay yapılmasını tek çözüm gibi sunmak, meselenin özünü göz ardı etmektir.
Sıkça örnek gösterilen Amerika Birleşik Devletleri modeli ise Türkiye ile kıyaslanabilecek bir yapı değildir. ABD’de Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti uzun yıllardır ülke siyasetinin merkezini oluşturan, toplumun büyük çoğunluğundan destek alabilen iki ana siyasi yapıdır. Ön seçim sistemi de bu tarihsel ve siyasal zeminin ürünüdür.
Türkiye’de ise Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin temel şartı yüzde 50+1 çoğunluğudur.
Bu nedenle yalnızca parti üyelerinin tercihleriyle belirlenecek bir genel başkanın, Cumhurbaşkanlığı seçiminde gerekli toplumsal desteği sağlayacağı varsayımı başlı başına tartışmalıdır.
Cumhuriyet Halk Partisi, çok partili siyasi hayatta tek başına hiçbir genel seçimde yüzde 50 oy seviyesine ulaşamamıştır. Tarihî zirvesi, Bülent Ecevit dönemindeki yaklaşık yüzde 41-42 bandıdır. Buna karşılık, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin geleneksel oylarının ötesine geçerek farklı toplumsal kesimlerden destek almış ve ikinci turda yaklaşık yüzde 48 oy oranına ulaşmıştır.
2024 yerel seçimlerinde CHP’nin yaklaşık yüzde 35 oyla birinci parti olması elbette önemli bir başarıdır. Ancak yerel seçim başarısıyla Cumhurbaşkanlığı seçimindeki 50+1 zorunluluğu aynı denklem değildir.
Cumhurbaşkanı adayının yalnızca parti tabanına değil; merkez seçmene, muhafazakâr seçmene ve farklı siyasi eğilimlere de hitap edebilmesi gerekir. Dolayısıyla “üyeler seçsin, mesele çözülsün” yaklaşımı tek başına bu ihtiyacı karşılamamaktadır.
Öte yandan, bugün üyelerin genel başkanı seçmesini savunanların, önceki yıllarda defalarca kurultay yapılırken aynı talebi gündeme getirmemiş olmaları da dikkat çekici bir çelişkidir.
Hukuki süreç devam ederken ve tartışmalara konu edilen hususlar bütünüyle ortadan kaldırılmadan yapılacak her yeni seçimin yeni ihtilaflar doğurma ihtimali de göz ardı edilmemelidir.
Bu nedenle öncelik, hukuki tartışmaları sona erdirecek zeminin oluşturulması olmalıdır.
Cumhuriyet Halk Partisi gibi 102 yıllık köklü bir siyasi partinin enerjisini sürekli iç tartışmalara harcaması yerine, hukuki belirsizliklerin giderilmesi ve demokratik meşruiyetin güçlendirilmesi esas alınmalıdır.
Siyaset, günübirlik çıkışlarla değil; hukuk, meşruiyet ve toplumsal karşılık üzerine inşa edilir.
102 yıllık bir çınar, günübirlik hesaplarla yönlendirilemez.
