Sandığın Gölgesinde Kurulan İktidar
Siyaset, yalnızca seçim meydanlarında atılan sloganlardan ibaret değildir. O, hayatın her hücresine nüfuz eden görünmez bir güçtür. İnsanlar çoğu zaman siyasetin yalnızca parlamentoda yapıldığını sanır. Oysa siyaset, sabah açılan fabrikanın kapısında, akşam eve götürülen ekmekte, mahkeme salonunda verilen kararda, bankanın açtığı ya da kapattığı kredide, çocuğun eğitim aldığı okulda ve hatta insanın geleceğe dair kurduğu hayallerde kendisini gösterir.
Ben siyaseti hiçbir zaman hobi olarak görmedim. Çünkü ben onunla ilgilenmediğim zaman bile siyaset benimle ilgilendi. Vergimi belirledi, maaşımı etkiledi, işimi kolaylaştırdı ya da zorlaştırdı, çocuklarımın geleceğini şekillendirdi. Bu nedenle siyaset, yalnızca siyasetçilerin mesleği değildir; bir milletin kaderini belirleyen en büyük güçtür.
Ne var ki Türkiye’de siyaset üzerine konuşurken çoğu zaman yanlış yere bakıyoruz. Gözümüz sürekli sahnede dolaşıyor. Mikrofonun başındaki genel başkanı, televizyon ekranındaki sözcüyü, kürsüde konuşan belediye başkanını izliyoruz. Oysa sahneye bakarken kulisi unutuyoruz. Dekoru görüyoruz ama oyunun yönetmenini çoğu zaman merak etmiyoruz.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Bir ülkede yalnızca iktidarın kim olduğu değil, iktidarın nasıl üretildiği sorusu sorulmadıkça demokrasi eksik kalır. Sandık önemlidir; ancak sandık tek başına demokrasinin garantisi değildir. Çünkü sandık yalnızca tercihi gösterir. Gücün nasıl dağıldığını, kimlerin etkili olduğunu ve kararların hangi süreçlerden geçerek alındığını tek başına açıklamaz.
Tarih bize bunu defalarca göstermiştir.
İmparatorluklar yıkılmıştır.
Cumhuriyetler kurulmuştur.
Krallar gitmiştir.
Cumhurbaşkanları değişmiştir.
Partiler kapanmış, yenileri açılmıştır.
Fakat iktidarın doğası değişmemiştir.
Çünkü iktidar, yalnızca makam işgal etmek değildir; iktidar, kaynakları dağıtabilme, gündemi belirleyebilme ve meşruiyet üretebilme kapasitesidir. Bu kapasite bazen seçilmişlerin elinde görünür, bazen de seçilmişlerin etrafında oluşan güç ağları tarafından şekillendirilir.
Türkiye’nin siyasi tarihine baktığımızda dikkatimizi çeken ilk gerçek şudur: Bizde siyasal mücadele çoğu zaman ilkeler üzerinden değil, kişiler üzerinden yürütülmüştür. Liderler kutsanmış, eleştiriler kişiselleştirilmiş, sistem ise arka planda kalmıştır.
Bugün bir lider gider, yerine yenisi gelir.
Dün alkışlanan isim bugün eleştirilir.
Bugün eleştirilen isim yarın kurtarıcı ilan edilir.
Fakat devletin işleyişi, siyasal kültür ve güç ilişkileri çoğu zaman aynı çizgide devam eder.
İşte bu nedenle, yalnızca isimleri değiştirmek toplumu dönüştürmeye yetmez. Çünkü sorun tek tek insanlar değil, onları üreten siyasal düzendir.
Bir ağacın yapraklarını budayarak köklerini değiştiremezsiniz.
Bugün Türkiye’de yaşanan birçok tartışmanın temelinde de bu yanılgı vardır. Toplum, sürekli yeni yüzler arıyor. Oysa yeni yüzler eski yöntemlerle siyaset yaptığında sonuç da değişmiyor. Çünkü yöntem değişmiyor, zihniyet değişmiyor, hesap verme kültürü değişmiyor.
Gerçek demokrasi yalnızca seçim yapmak değildir. Gerçek demokrasi; karar alanların hesap verebildiği, kurumların kişilerin önüne geçtiği, hukukun siyasi sadakatin yerine geçtiği ve vatandaşın devlete değil, devletin vatandaşa karşı sorumlu olduğu düzendir.
Ne yazık ki bizim siyasi tarihimizde bu anlayış tam anlamıyla yerleşememiştir.
Her seçim, büyük umutlarla karşılanır.
Her iktidar, “artık her şey değişecek” vaadiyle gelir.
Bir süre sonra aynı tartışmalar yeniden başlar.
Liyakat konuşulur.
Adalet konuşulur.
Yolsuzluk konuşulur.
Şeffaflık konuşulur.
Ve toplum yeniden bir kurtarıcı aramaya başlar.
Oysa mesele kurtarıcı eksikliği değildir.
Mesele, hiçbir kurtarıcıya ihtiyaç bırakmayacak güçlü kurumlar oluşturamamış olmamızdır.
Bir ülke, iyi insanların iyi niyetine emanet edilerek yönetilemez.
Devlet, kurallarla yönetilir.
Kurallar ise kişilere göre değişiyorsa, ortada hukuk değil, güç vardır.
İşte tam bu noktada siyaset, temsil olmaktan çıkar; tahakküm aracına dönüşür.
Siyasetin en büyük başarısı bazen yaptığı işler değildir.
En büyük başarısı, insanların yalnızca görünen aktörlere odaklanmasını sağlamasıdır.
Toplum günlerce bir liderin sözünü tartışır.
Bir belediye başkanının açıklamasını konuşur.
Bir genel başkanın konuşmasını analiz eder.
Fakat o kararların hangi süreçlerden geçerek oluştuğunu, hangi ekonomik ve toplumsal dengelerin etkisi altında şekillendiğini sorgulamaz.
İşte bu yüzden demokrasi yalnızca sandığa indirgenemez.
Demokrasi aynı zamanda şeffaflıktır.
Hesap verebilirliktir.
Kurumsal denetimdir.
Eleştiriye tahammüldür.
Ve en önemlisi, hiçbir gücün sorgulanamaz hale gelmemesidir.
Toplumun görevi yalnızca oy vermek değildir.
Toplumun görevi, seçtiklerini sürekli denetlemektir.
Çünkü denetlenmeyen her güç, zamanla kendisini hukukun üzerinde görmeye başlar.
Bu yalnızca bugünün değil, insanlık tarihinin en eski derslerinden biridir.
Sorulması gereken soru artık şudur:
Biz gerçekten iktidarları mı değiştiriyoruz, yoksa yalnızca vitrine çıkan isimleri mi?
