HALKWEBYazarlarABD’nin Türkiye’yi Okuma Biçimi: WikiLeaks Belgelerinde Devlet, AKP, Türk Silahlı Kuvvetleri ve...

ABD’nin Türkiye’yi Okuma Biçimi: WikiLeaks Belgelerinde Devlet, AKP, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Muhalefet (CHP)

Diplomasi yalnızca devletlerin birbirlerine resmî kanallardan söylediklerinden oluşmaz. Büyük devletler, ilişki kurdukları ülkeleri anlayabilmek için iktidardaki hükümetin kararlarını izlemekle yetinmezler. Devlet kurumlarının davranışlarını, askerî bürokrasinin eğilimlerini, muhalefet partilerinin iktidar potansiyelini, iş dünyasının yönelimlerini, medyanın etkisini, dinî ve toplumsal hareketleri, liderlik mücadelelerini ve kamuoyunun değişen duyarlılıklarını da yakından takip ederler.

WikiLeaks tarafından yayımlanan Amerikan diplomatik yazışmaları, ABD’nin Türkiye’ye tam olarak bu gözle baktığını göstermektedir. Belgelerde Türkiye, tek merkezden yönetilen ve bütün kurumları aynı doğrultuda hareket eden homojen bir siyasal yapı olarak görülmez. Aksine, seçilmiş hükümetin, geleneksel devlet bürokrasisinin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, yargının, muhalefetin ve toplumsal güç merkezlerinin zaman zaman çatışan, zaman zaman uzlaşan ve birbirlerinin hareket alanını sınırlayan aktörler olduğu varsayılır.

Bu nedenle WikiLeaks belgelerinin asıl değeri, Türkiye hakkında kesin ve tartışmasız hükümler vermelerinde değildir. Bu belgeler, Amerikan diplomasisinin Türkiye’yi nasıl okuduğunu, hangi aktörleri önemli gördüğünü ve siyasal gelişmeleri nasıl bir güç haritası içinde anlamlandırdığını ortaya koymaktadır.

Belgeler gerçekliğin kendisi değil, Amerikan bakışının kaydıdır

WikiLeaks belgelerine yaklaşırken ilk olarak metodolojik bir ayrım yapmak gerekir. Diplomatik telgraflar, Türkiye’deki siyasal hayatın nesnel ve tartışmasız açıklaması değildir. Bu metinler; Amerikan diplomatlarının görüştükleri kişilerden edindikleri bilgileri, kendi gözlemlerini, önyargılarını ve Washington’ın stratejik önceliklerini bir araya getiren değerlendirmelerdir.

Dolayısıyla bu belgelerde yer alan her iddiayı doğrulanmış bir olgu olarak kabul etmek doğru olmaz. Amerikalı diplomatların bir lider, kurum veya toplumsal kesim hakkındaki kanaatleri, çoğu zaman görüşülen kişilerin seçimine, diplomatın kendi yaklaşımına ve ABD’nin o dönemdeki dış politika çıkarlarına bağlıdır.

Bununla birlikte, binlerce yazışma birlikte değerlendirildiğinde son derece önemli bir yöntem ortaya çıkmaktadır: Washington, Türkiye’yi yalnızca “hükümet ne yapıyor?” sorusu üzerinden izlememektedir. Asıl sorular şunlardır:

Türkiye’de gerçek karar gücü kimdedir? Hükümetin devlet kurumları üzerindeki hâkimiyeti ne ölçüdedir? Türk Silahlı Kuvvetleri hangi konularda siyasi süreçlere müdahil olabilir? Dışişleri bürokrasisi hükümetin söylemleriyle ne ölçüde uyumludur? Muhalefet iktidara alternatif oluşturabilir mi? Toplumun laiklik, din, Kürt meselesi, Avrupa Birliği ve ABD hakkındaki kanaatleri nasıl değişmektedir?

WikiLeaks belgelerinin, AKP’nin 2002 seçimlerini kazanmasının ardından Türkiye’de ortaya çıkan güç mücadelesinin ABD tarafından nasıl değerlendirildiğini göstermesi bu bakımdan özellikle önemlidir. Belgelerde AKP ile Kemalist düzenin geleneksel kurumları arasındaki ilişkinin sürekli izlendiği görülmektedir.

ABD’nin gözünde AKP: Reformcu ortak mı, denetlenmesi gereken güç mü?

ABD’nin AKP’ye bakışı hiçbir zaman tek boyutlu olmadı. WikiLeaks belgelerinde AKP, kimi zaman Türkiye’nin Avrupa Birliği reformlarını ilerletebilecek, askerî vesayeti sınırlayabilecek ve ekonomik dönüşümü sürdürebilecek bir siyasi hareket olarak görülür. Kimi zaman ise İslamcı kökleri, liderlik yapısı, kadrolaşma eğilimleri ve iktidarı merkezîleştirme potansiyeli nedeniyle kuşkuyla değerlendirilir.

Amerikan diplomatlarının temel sorularından biri, AKP’nin “gizli bir İslamcı gündemi” bulunup bulunmadığıdır. Belgelerde Erdoğan ve hükümetine yönelik Türkiye içindeki kuşkular aktarılmakla birlikte, hükümetin gerçekleştirdiği reformların demokratikleşmeyi güçlendirdiği değerlendirmesine de yer verilmiştir. Aynı telgraflarda reformların geleneksel güç dengesini değiştireceği ve sivil liderliği güçlendireceği açıkça belirtilmektedir.

Bu yaklaşım önemli bir ikiliği gösterir. ABD açısından AKP’nin güçlenmesi, bir taraftan askerî ve bürokratik vesayetin gerilemesi anlamına geliyordu. Bu, Türkiye’nin Batı tipi sivil siyasete yaklaşması olarak yorumlanabilirdi. Diğer taraftan, sivil iktidarın güçlenmesi aynı zamanda bu gücün hangi yönde kullanılacağı sorusunu gündeme getiriyordu.

Erdoğan hakkında hazırlanan portrelerde de bu ikilik belirgindir. Amerikan değerlendirmelerinde Erdoğan; reform yapma potansiyeline sahip, halkla ilişki kurabilen ve güçlü bir siyasi irade ortaya koyabilen lider olarak resmedilirken, aynı zamanda otoriter yönetim eğilimleri, kişisel hırsı ve çevresindeki karar mekanizmasını daraltması nedeniyle eleştirilmiştir. Belgelerde Erdoğan’ın liderlik tarzına ilişkin oldukça sert ve kişiselleştirilmiş değerlendirmelerin bulunması, Washington’ın sadece hükümet politikalarını değil, liderin psikolojisini ve yönetme biçimini de anlamaya çalıştığını göstermektedir.

ABD’nin Türkiye okumasında lider analizi, basit bir merak değildir. Liderin kimlerden bilgi aldığı, hangi danışmanlara güvendiği, eleştiriye nasıl tepki verdiği ve kriz zamanlarında nasıl karar aldığı, dış politika öngörüsünün parçasıdır.

Bu yöntem bugün de önemini korur. Çünkü iktidarın güçlü biçimde kişiselleştiği siyasi sistemlerde dış aktörler yalnızca anayasal kurumları değil, liderin yakın çevresini, danışmanlarını, parti içindeki güç ilişkilerini ve olası haleflerini de takip ederler.

Devlet” hükümetten ayrı bir aktör müydü?

WikiLeaks belgelerinin en dikkat çekici yönlerinden biri, Amerikalı diplomatların “hükümet” ile “devlet” arasında belirgin bir ayrım yapmasıdır.

Belgelerde devlet kavramı; Dışişleri bürokrasisini, yargıyı, askerî yapıyı, üniversiteleri, yüksek bürokrasiyi ve kendisini Cumhuriyet’in kurucu ilkelerinin koruyucusu olarak gören kurumsal çevreleri kapsayan geniş bir alanı ifade etmektedir.

Amerikan diplomasisi, bu yapıyı zaman zaman “Kemalist devlet”, zaman zaman “derin devlet” veya “geleneksel güç merkezleri” gibi kavramlarla tanımlamıştır. Bu kavramların nesnel olup olmadığı ayrıca tartışılabilir. Ancak önemli olan, ABD’nin Türkiye’de seçimle gelen hükümetin bütün devlet aygıtına otomatik olarak hâkim olmadığını düşünmesidir.

Belgelerde “derin devlet” olarak adlandırılan yapıların demokratikleşme ve reform karşısındaki tutumları eleştirilmekte; buna karşılık Avrupa Birliği sürecinin asker-sivil ve birey-devlet ilişkilerindeki geleneksel yapıyı değiştirebilecek bir araç olduğu değerlendirilmektedir.

Bu yaklaşım, ABD’nin AKP’ye verdiği desteğin nedenlerinden birini de açıklamaktadır. Washington açısından AKP yalnızca bir siyasi parti değildi; geleneksel devlet yapısının dönüşümünü hızlandırabilecek bir aktör olarak da değerlendiriliyordu.

Ancak burada dikkatli olunmalıdır. ABD’nin demokratikleşme söylemi ile stratejik çıkarları her zaman örtüşmeyebilir. Bir kurumun veya siyasi aktörün “reformcu” olarak görülmesi, onun bütün eylemlerinin demokratik olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde geleneksel devlet kurumlarına yönelik eleştiriler de her zaman sadece demokratik kaygılardan kaynaklanmayabilir.

Büyük devletlerin temel ölçütü çoğu zaman şudur: Hangi yapı, kendi bölgesel hedefleriyle daha uyumlu hareket edebilir?

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK): Tek parça bir kurum değil

WikiLeaks belgelerinde Türk Silahlı Kuvvetleri de homojen bir kurum olarak değerlendirilmemiştir.

Amerikalı diplomatlar; Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanlarını, üst komuta kademesiyle daha alt rütbelerdeki subayları, ABD ile iş birliğine açık olanlarla Washington’a kuşkuyla yaklaşanları birbirinden ayırmıştır.

Özellikle Irak Savaşı, 1 Mart Tezkeresi, PKK meselesi ve Kuzey Irak politikası, TSK ile ABD arasındaki görüş ayrılıklarını belirgin hâle getirmiştir. Belgelerde Türk Genelkurmayının ABD’nin Irak stratejisine yönelik muhalefeti, operasyonel konulardaki isteksizliği ve ABD’nin Irak’ta Türkiye karşıtı bir politika izlediği yönündeki değerlendirmeleri ayrıntılı biçimde ele alınmıştır.

Daha da önemlisi, Amerikan diplomatları TSK içindeki farklı eğilimleri tespit etmeye çalışmıştır. Belgelerde, üst komuta kademesindeki bazı kişilerin ABD ile stratejik ortaklığın sürdürülmesinden çok AKP’yi ve Kürt siyasi hareketini sınırlandırmaya odaklandığı iddiasına yer verilmiştir. Aynı metinlerde askeriyenin üst kademeleriyle alt kademelerdeki daha sert unsurlar arasında görüş farklılıkları bulunduğu ileri sürülmektedir.

Bu değerlendirmelerin bütünüyle doğru olup olmamasından bağımsız olarak, ortaya çıkan yöntem açıktır: ABD, TSK’yı sadece Genelkurmay Başkanının açıklamaları üzerinden okumamaktadır. Kurum içi kadroları, kuşak değişimini, terfi sistemini, subayların ABD’ye yaklaşımını ve siyasi gelişmeler karşısındaki tutumlarını da izlemektedir.

Bu ilgi, TSK’nın siyasetteki etkisinin azaldığı dönemlerde de tamamen ortadan kalkmaz. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye’nin NATO ilişkileri, savunma sanayisi, Suriye ve Irak politikaları, Karadeniz, Doğu Akdeniz ve terörle mücadele gibi başlıklarda merkezî önemini korumaktadır.

Dolayısıyla bugün de yabancı başkentlerin TSK’yı yalnızca mevcut komuta heyeti üzerinden değil; kurumsal kültür, yeni subay kuşakları, savunma doktrini, siyasî otoriteyle ilişkiler ve NATO bağları üzerinden değerlendirmesi beklenmelidir. Bu, diplomatik ve stratejik analizin doğası gereğidir.

Dışişleri bürokrasisi: Söylem ile resmî politika arasındaki köprü

Amerikan belgelerinde hükümet ile devlet arasındaki farkın en görünür olduğu kurumlardan biri Dışişleri Bakanlığıdır.

Özellikle İsrail, İran ve Ortadoğu politikaları hakkındaki telgraflarda, Erdoğan’ın kamuoyuna yönelik sert söylemleri ile Türk Dışişleri bürokrasisinin yürüttüğü diplomatik çizgi birbirinden ayrılmıştır. Bazı belgelerde Türk diplomatlarının siyasi açıklamalar sonrasında “hasar kontrolü” yaptığı yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır.

Bu gözlem, Washington’ın Türkiye’de dış politikanın tek bir aktör tarafından oluşturulmadığını düşündüğünü gösterir. Başbakan veya Cumhurbaşkanı siyasi çerçeveyi belirleyebilir; ancak diplomatik bürokrasi ilişkilerin kopmasını önlemeye, krizleri yumuşatmaya ve devlet politikasındaki sürekliliği korumaya çalışabilir.

Bu ayrım günümüz açısından da önemlidir. Çünkü dış politika yalnızca liderlerin konuşmalarından oluşmaz. Kurumsal kapasite, diplomatların değerlendirmeleri, askerî planlama, istihbarat bilgileri, ekonomik ihtiyaçlar ve uluslararası yükümlülükler siyasi söylemin uygulanabilirlik sınırlarını belirler.

ABD’nin Türkiye analizindeki temel özelliklerden biri de tam olarak budur: Washington, söylenen söz ile fiilen izlenen politika arasındaki mesafeyi ölçmeye çalışır.

Muhalefet neden güç haritasının parçasıdır?

Yabancı devletlerin Türkiye’ye ilgisi hiçbir zaman iktidarla sınırlı değildir. Çünkü iktidarlar değişebilir; muhalefet partileri geleceğin hükümet ortakları veya iktidarları olabilir.

Bu nedenle CHP, MHP, Kürt siyasi hareketi ve diğer muhalefet aktörlerinin liderlik yapıları, dış politika tercihleri, toplumsal destekleri ve iktidar kapasitesi Amerikan diplomasisi açısından doğal bir izleme alanıdır.

WikiLeaks belgelerinde, CHP’nin dış politika yönelimi, laiklik anlayışı ve ABD ile ilişki kurma kapasitesi üzerine yapılan değerlendirmeler bu ilginin örneklerindendir. Bir değerlendirmede CHP’nin ABD ile daha güçlü bir diyalog kurması gerektiği, ana muhalefet partisinin görüşlerinin dikkatle takip edildiği ve laiklik-İslamcılık tartışmalarında farklı ülkelerde ilgi uyandırabilecek bir siyasal kimliğe sahip olduğu ifade edilmektedir.

Muhalefete yönelik bu ilgi, mutlaka müdahale veya yönlendirme anlamına gelmez. Diplomasinin temel işlevlerinden biri, muhtemel iktidar alternatiflerini tanımaktır.

Ancak “izlemek” ile “etkilemeye çalışmak” arasında her zaman kesin bir sınır bulunduğunu varsaymak da gerçekçi değildir. Büyük devletler; temaslar, davetler, düşünce kuruluşları, medya ilişkileri, ekonomik çevreler, sivil toplum programları ve kişisel bağlantılar aracılığıyla başka ülkelerdeki siyasi aktörlerle ilişki kurarlar.

Bu ilişkilerin ne ölçüde normal diplomatik temas, ne ölçüde siyasi etkileme faaliyeti olduğu ise somut olaylara ve kanıtlara göre değerlendirilmelidir.

Toplum da izleniyor: Laiklik, din, Kürt meselesi ve kamuoyu

WikiLeaks belgeleri, ABD’nin yalnızca devlet kurumlarını ve siyasi partileri değil, Türk toplumunun iç yapısını da ayrıntılı biçimde analiz ettiğini göstermektedir.

Türkiye’de İslam’ın farklı yorumları, dinî gruplar, laiklik anlayışı, devletin din politikası, Kürt kimliği, milliyetçilik, Avrupa Birliği desteği ve ABD karşıtlığı gibi konular diplomatik yazışmalarda sürekli yer almaktadır.

Belgelerde ABD’nin Türkiye’deki İslamî çevreleri yakından izlediği, “ılımlı” ve “radikal” eğilimler arasında ayrım yapmaya çalıştığı ve devletin katı laiklik uygulamalarına yönelik eleştirel bir yaklaşım geliştirdiği görülmektedir.

Bunun nedeni açıktır: Toplumsal yapı, dış politikanın sınırlarını belirler.

Bir hükümet ABD ile yakın ilişki kurmak isteyebilir; fakat toplumdaki güçlü Amerikan karşıtlığı bu politikanın maliyetini yükseltebilir. Bir muhalefet partisi Batı’yla ilişkileri yeniden düzenlemeyi hedefleyebilir; fakat seçmen tabanının hassasiyetleri bu açılımı sınırlandırabilir. Bir askerî iş birliği teknik olarak mümkün olabilir; ancak geçmiş krizlerin kamuoyunda bıraktığı izler karar alıcıların hareket alanını daraltabilir.

Dolayısıyla ABD’nin Türkiye okuması, sadece elitler arasındaki ilişkilere değil, toplumun siyasal ve psikolojik eğilimlerine de dayanır.

Aktörler değişiyor, haritalama yöntemi değişmiyor

WikiLeaks belgelerinin yayımlandığı tarihten bugüne Türkiye’nin kurumsal dengeleri önemli ölçüde değişmiştir.

Askerî bürokrasinin doğrudan siyasi karar süreçlerindeki ağırlığı azalmış, yürütme gücü merkezîleşmiş, parlamenter rejimden Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Rejimi’ne geçilmiş, medya ve iş dünyasının yapısı değişmiş, yeni toplumsal hareketler ve siyasi ittifaklar ortaya çıkmıştır.

Ancak aktörlerin ağırlığının değişmesi, ABD’nin Türkiye’yi çok katmanlı biçimde değerlendirme ihtiyacını ortadan kaldırmaz.

Bugün Washington açısından temel sorular farklı biçimlerde varlığını sürdürmektedir:

İktidar bloku ne kadar dayanıklıdır? Ekonomik kriz seçmen davranışını nasıl etkiler? Muhalefet ortak bir iktidar alternatifi oluşturabilir mi? CHP’nin yönetim yapısı ve dış politika çizgisi hangi yönde değişmektedir? Milliyetçi hareketlerin devlet politikası üzerindeki etkisi nedir? TSK’nın Suriye, Irak, NATO ve Rusya konularındaki kurumsal yaklaşımı nasıldır? Genç seçmenlerin Batı, laiklik, milliyetçilik ve demokrasi algısı nasıl şekillenmektedir?

Bunlar sadece ABD’nin değil, Türkiye’yle ilişki kurmak isteyen bütün büyük devletlerin cevap arayacağı sorulardır.

Bu nedenle “WikiLeaks dönemi kapandı” demek yanıltıcı olur. Sızdırılan belgeler belirli bir döneme aittir; fakat belgelerde görülen Türkiye’yi haritalandırma yöntemi, büyük devlet diplomasisinin kalıcı özelliğidir.

CHP’deki yönetim değişikliği neden ilgi alanının dışında değildir?

Bu noktada güncel ve hassas bir meseleye değinmek gerekir.

CHP’deki kurultay süreçleri ve yönetim değişikliği etrafında, delegelerin iradesinin menfaat temini yoluyla etkilenmiş olabileceği, parti yönetiminin hukuka ve parti içi demokrasiye aykırı yöntemlerle şekillendirildiği yönünde ciddi siyasi ve hukuki iddialar gündeme gelmiştir.

Bu iddiaların hangilerinin doğru olduğu, yargısal süreçler ve somut deliller sonucunda ortaya çıkacaktır. Kanıtlanmamış bir iddiadan hareketle doğrudan yabancı müdahale sonucuna ulaşmak doğru değildir.

Ancak başka bir gerçek de göz ardı edilmemelidir:

Türkiye’de iktidara alternatif oluşturma potansiyeli bulunan en büyük muhalefet partisinin kim tarafından yönetildiği, hangi kadroların öne çıktığı, partinin dış politika çizgisinin nasıl değiştiği, Batı’yla ilişkilerinin hangi yönde geliştiği ve toplumsal tabanının ne ölçüde kontrol altında tutulabildiği, yabancı başkentlerin ilgi alanının dışında kalamaz.

WikiLeaks belgelerinde CHP’nin dış politika potansiyelinin ve ABD ile ilişki kurma kapasitesinin değerlendirilmiş olması, ana muhalefetin uzun süredir bu güç haritasının bir parçası olarak görüldüğünü göstermektedir.

Bu nedenle CHP yönetiminin menfaat temini yoluyla şekillendirildiğine ilişkin iddialarla yabancı devletlerin Türkiye’deki siyasal alternatiflere yönelik ilgisi arasında doğrudan ve kanıtlanmış bir bağlantı bulunduğu söylenemez. Fakat bu yönetim değişikliğinin, ortaya çıkan yeni kadroların, söylemlerin ve dış politika tercihlerinin Washington başta olmak üzere yabancı başkentlerde yakından değerlendirilmediğini düşünmek de gerçekçi değildir.

Mesele, mutlaka gizli bir talimat veya doğrudan müdahale bulunması değildir.

Asıl mesele şudur: Türkiye’yi çok katmanlı bir güç haritası üzerinden okuyan dış aktörler, iktidara alternatif olabilecek bir partinin içindeki yönetim mücadelesini, bu mücadelenin aktörlerini, finansal ve siyasi ilişkilerini, toplumsal karşılığını ve ortaya çıkaracağı yeni yönelimi görmezden gelir mi?

WikiLeaks belgelerinin ortaya koyduğu Amerikan yaklaşımı dikkate alındığında, bunun cevabı açık olmalıdır.

Dış dünyaya verilen mesaj: “Bizimle daha uyumlu çalışabilirsiniz”

Ana muhalefet liderlerinin yabancı basında yayımlanan yazıları da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Bir siyasi liderin Newsweek gibi uluslararası bir yayın organında yazı kaleme alması tek başına şüpheli veya olağan dışı bir durum değildir. Muhalefet liderlerinin uluslararası kamuoyuna seslenmesi, kendi ülkelerindeki siyasi sorunları anlatması ve dış politika görüşlerini açıklaması demokratik siyasetin normal unsurlarındandır.

Ancak böyle bir yazının yalnızca iç kamuoyuna dönük olmadığı da açıktır. Hedef kitle; Washington’daki karar alıcılar, düşünce kuruluşları, uluslararası medya, yatırım çevreleri ve Türkiye’nin gelecekteki siyasi yönünü takip eden dış aktörlerdir.

Bu tür metinlerde verilen mesaj çoğu zaman iki katmanlıdır.

Birinci mesaj şudur:

Türkiye’de mevcut iktidardan farklı, demokratik ve yönetmeye hazır bir alternatif bulunmaktadır.

İkinci ve daha örtük mesaj ise şöyle okunabilir:

Bu alternatif, Batı dünyasıyla daha öngörülebilir, daha kurumsal ve daha uyumlu bir ilişki kurabilir.

Bu nedenle Özgür Özel’in Newsweek’te yayımlanan yazısı, yalnızca Türkiye’deki demokrasi sorunlarının dış kamuoyuna anlatılması olarak değil; aynı zamanda Özgür Özel’in kendisini uluslararası sisteme bir iktidar alternatifi olarak sunma girişimi şeklinde de değerlendirilebilir.

Burada “uyumlu çalışma” ifadesi teslimiyet veya dışarıdan talimat alma anlamına gelmek zorunda değildir. Bir muhalefet partisinin NATO, Avrupa Birliği, ABD, hukuk devleti, dış yatırım ve kurumsal diplomasi konularında daha öngörülebilir olacağını belirtmesi meşru bir siyasi tercihtir.

Fakat bu mesajın, WikiLeaks belgelerinde görülen Amerikan Türkiye okuması bakımından özel bir karşılığı vardır. Washington yalnızca CHP’nin kamuoyundaki oy oranına bakmaz. Partinin liderliğini, kadrolarını, iktidara hazırlık düzeyini, Batı’yla ilişki kurma kapasitesini ve dış politika konularında ne ölçüde uyumlu veya bağımsız hareket edeceğini de değerlendirir.

Bu açıdan Newsweek yazısının temel siyasi işlevlerinden birinin, dış dünyaya şu mesajı iletmek olduğu söylenebilir:

Türkiye’nin geleceğinde yalnızca mevcut iktidar yoktur; Özel’in Genel Başkanı olduğu CHP de yönetmeye hazırdır ve Batı’yla daha düzenli, kurumsal ve uyumlu bir ilişki kurabilir.

Bu bir yorumdur; metnin açıkça söylediği bir itiraf değildir. Fakat uluslararası yayın mecrasının seçimi, kullanılan dil ve hedeflenen muhatap kitlesi birlikte değerlendirildiğinde güçlü ve makul bir çıkarımdır.

Asıl tartışılması gereken mesele, bu uyum arayışının Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla hangi noktada örtüşeceği ve hangi noktada dış beklentilere fazla açık hâle gelebileceğidir.

Batı’yla ilişki kurmak başka, Türkiye’nin siyasal geleceğini yabancı başkentlerin onayına bağlamak başkadır.

Muhalefetin dış dünyaya kendisini anlatması meşrudur. Ancak demokratik meşruiyetin asıl kaynağı yabancı basındaki yazılar, Washington’daki temaslar veya Avrupa başkentlerinden gelen destek değil, Tür Ulusu’nun iradesidir.

İzlemek, anlamak ve etkilemek arasındaki sınır

Burada bir başka ayrım daha yapılmalıdır.

Yabancı bir devletin Türkiye’deki kurumları, siyasi partileri ve toplum kesimlerini takip etmesi diplomasinin olağan bir parçasıdır. Ancak bu bilgi toplama faaliyeti, kimi zaman etkileme stratejilerinin zeminini de oluşturabilir.

Bir siyasi aktörün zaaflarını, ihtiyaçlarını, iktidar hedeflerini ve toplumsal tabanını bilen bir dış güç; hangi temas kanalının etkili olacağını, hangi söylemin destek bulacağını ve hangi krizlerin belirli aktörleri güçlendireceğini daha kolay hesaplayabilir.

WikiLeaks belgelerinde diplomatların yalnızca siyasi gelişmeleri izlemediği; liderler, kurumlar ve toplumsal hareketler hakkında ayrıntılı kişisel ve kurumsal bilgiler toplamaya çalıştığı görülmektedir. ABD Dışişleri Bakanlığının farklı ülkelerdeki temsilciliklerinden geniş kapsamlı bilgi ve hatta biyometrik veri talep ettiğine ilişkin belgeler, diplomasi ile istihbarat arasındaki sınırın her zaman kesin olmadığını da göstermektedir.

Bu nedenle Türkiye açısından çıkarılması gereken ders, dış temasların bütünüyle reddedilmesi değildir. Böyle bir yaklaşım gerçekçi olmaz.

Asıl ihtiyaç; siyasi partilerin finansmanının, kurultay süreçlerinin, delegelerin iradesinin, yabancı kuruluşlarla ilişkilerin ve karar alma mekanizmalarının şeffaf olmasıdır.

Şeffaf olmayan siyasi yapılar yalnızca iç hukuk bakımından değil, dış etkiye açıklık bakımından da risk taşır.

Sonuç: Wikileaks belgeleri ABD’nin Türkiye zihnini gösteren aynadır

WikiLeaks belgeleri, Türkiye’de kimin mutlak olarak haklı veya haksız olduğunu gösteren nihai hükümler değildir.

Bu belgeler daha çok, ABD’nin Türkiye’ye hangi kavramlarla baktığını ve hangi güç merkezlerini önemli gördüğünü ortaya koyan diplomatik bir aynadır.

Bu aynada AKP, yalnızca seçim kazanmış bir siyasi parti değil; geleneksel devlet yapısını dönüştürme kapasitesi bulunan, reformcu ve aynı zamanda otoriterleşme riski taşıyan bir iktidar hareketidir.

Türk Silahlı Kuvvetleri yalnızca güvenlik sağlayan bir kurum değil; kendi iç dengeleri, kuşakları ve siyasi etkisi bulunan ayrı bir güç merkezidir.

Devlet”, hükümetten farklı kurumsal reflekslere ve tarihsel hafızaya sahip bir yapıdır.

Muhalefet, sadece iktidarın karşısındaki aktör değil; gelecekteki iktidar ihtimalidir.

Toplum ise yalnızca seçimlerde oy kullanan bir kitle değil; dış politikanın ve iç iktidar dengesinin sınırlarını belirleyen temel unsurdur.

Aradan geçen yıllarda kurumların güçleri değişmiş, bazı aktörler gerilemiş, bazıları merkezîleşmiş olabilir. Fakat ABD’nin Türkiye’yi iktidar, muhalefet, devlet bürokrasisi, Türk Silahlı Kuvvetleri, ekonomik çevreler ve toplumsal eğilimlerden oluşan çok katmanlı bir yapı olarak değerlendirme ihtiyacı ortadan kalkmamıştır.

Bu nedenle Türkiye’de yalnızca iktidarın ne yaptığı değil, iktidara alternatif olabilecek yapıların kimler tarafından, hangi ilişkiler içinde ve hangi yöntemlerle yönetildiği de dış aktörlerin sürekli ilgi alanındadır.

CHP’nin yönetim değişikliğine ilişkin menfaat temini ve parti iradesinin sakatlanması iddialarının yabancı bir müdahaleyle bağlantılı olduğu somut delil olmadan ileri sürülemez. Ancak Türkiye’de iktidara en güçlü alternatiflerden birinin yönetiminin nasıl şekillendiğinin, hangi siyasi çizgiye yöneldiğinin ve kimlerle ilişki kurduğunun Washington’ın ilgi alanının dışında kaldığını düşünmek de WikiLeaks belgelerinin gösterdiği gerçeklikle bağdaşmaz.

Özgür Özel’in uluslararası basında yayımlanan yazısı da bu açıdan yalnızca bir demokrasi çağrısı değil; Özel CHP’sinin dış dünyaya kendisini iktidara hazır, Batı’yla daha öngörülebilir ve daha uyumlu çalışabilecek bir alternatif olarak sunma girişimi şeklinde okunabilir. Bu okuma, doğrudan yabancı müdahale iddiası değildir; kullanılan mecra, hedef kitle ve verilen siyasi mesaj üzerinden yapılan bir dış politika değerlendirmesidir.

Sonuçta WikiLeaks’in açığa çıkardığı asıl gerçek belki de şudur:

Büyük devletler başka ülkeleri sadece mevcut iktidarlar üzerinden okumazlar. İktidarın karşısındaki alternatifleri, devlet içindeki direnç noktalarını, askerî kapasiteyi, toplumsal fay hatlarını ve liderlik mücadelelerini birlikte analiz ederler.

Türkiye açısından önemli olan, başkalarının bu haritayı çıkarmasını engellemeye çalışmak değil; kendi siyasi ve kurumsal yapısını dış etkiler karşısında şeffaf, demokratik ve dayanıklı hâle getirmektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI