Türkiye’nin gıda güvenliği yalnızca tarım politikalarının değil, köyün, üretimin ve kırsal yaşamın geleceğine bağlıdır.
Anadolu’da hasat mevsimi başladı. Bir yanda biçerdöverler tarlalara giriyor, diğer yanda saman balyaları tarlalardan toplanıyor. Kâğıt üzerinde bereket zamanı… Ancak insan ister istemez şu soruyu soruyor: Bu tarlaları on yıl sonra kim sürecek?
Çünkü mesele yalnızca bu yıl kaç ton buğday üretildiği değildir. Asıl mesele, Türkiye’nin üretim iradesini koruyup koruyamayacağıdır. Hasat mevsimi, yalnızca ürünün değil; tarım politikalarının da muhasebesinin yapılması gereken zamandır.
Hasat Yalnızca Ürünün Değil, Cumhuriyet’in de Muhasebesidir
Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye, savaşlardan çıkmış, sanayi altyapısı son derece sınırlı ve ağır dış borç yükü altında bir ülkeydi. Buna rağmen genç Cumhuriyet hem Osmanlı’dan devraldığı borçları ödedi hem de sanayileşme hamlesini başlattı. Bu başarının arkasındaki en önemli güç, toprağın sağladığı üretim kapasitesiydi.
İşte Atatürk’ün, “Köylü milletin efendisidir.” sözü de bu anlayışın ifadesidir. Bu söz romantik bir köy güzellemesi değildir. Övülen; toprağı işleyen, üreten ve ülkenin ekonomik bağımsızlığını ayakta tutan köylüdür. Çünkü Cumhuriyet’in kalkınma modeli tüketim değil, üretim üzerine inşa edilmiştir.
Tarımda Pazar Değil, Gıda Güvenliği Esastır
Bugün yaklaşık 90 milyonluk Türkiye için tarım artık yalnızca ekonomik bir sektör değildir. Bu mesele doğrudan gıda güvenliği ve milli güvenlik meselesidir.
Sanayide pazar bulamazsanız ekonomik zarar edersiniz. Tarımda üretmezseniz sofranız boş kalır.
Bu nedenle klasik destekleme politikaları artık yeterli değildir. Türkiye, destekleme anlayışından planlı üretime geçmek zorundadır. Tarım arazileri yalnızca özel mülkiyet konusu değil, aynı zamanda milli servettir. Mülkiyet hakkına dokunmadan, toprağın üretimde kalmasını sağlayacak kullanım esaslı mekanizmalar geliştirilmelidir.
Özellikle Serhat Havzası’ndan İç Anadolu’ya kadar birçok bölgede göç nedeniyle boş kalan her tarla yalnızca ekonomik değil, stratejik bir kayıptır. Sınır boylarında işlenmeyen her arazi, üretim kadar egemenlik açısından da düşünülmesi gereken bir meseledir.
Köy Boşalınca Anadolu Boşalıyor
Bugün köyler küçülüyor; ardından ilçeler küçülüyor. Okullar kapanıyor, sağlık hizmetleri zayıflıyor, gençler geri dönmüyor. Üretimin azalması yalnızca tarımı değil, kırsal hayatın tamamını etkiliyor.
Pandemi döneminde konuşulan “köye dönüş” büyük ölçüde emeklilerin memleketlerine dönüşüyle sınırlı kaldı. Kalıcı ve üretim odaklı bir kırsal dönüş gerçekleşmedi. Buna karşılık küçük ilçelerde yerel esnafın yerini zincir marketler aldı; kırsal ekonomi giderek dışa bağımlı hale geldi.
Köyün boşalması yalnızca nüfus kaybı değildir. Anadolu’nun üretim gücünün, sosyal dokusunun ve kültürel hafızasının da zayıflamasıdır.
Köy Mahalle Değildir
Son yıllarda yapılan en önemli hatalardan biri, köyü yalnızca idari bir statü değişikliği olarak görmek oldu.
Oysa mahalle şehir yaşamının bir parçasıdır; köy ise üretimin merkezidir. Ahırı, ağılı, merası, tarlası ve imece kültürü olan bir yerleşimi yalnızca “mahalle” olarak tanımlamak, kırsal gerçekliği eksik okumaktır.
Köyün tüzel kişiliğinin zayıflaması yalnızca hukuki bir değişiklik değildir. Aynı zamanda ortak üretim kültürünün, dayanışmanın ve Anadolu’nun yüzyıllar içinde oluşmuş toplumsal hafızasının aşınması anlamına gelmektedir.
Milli Tarım Kalkanı Zamanı
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey, üretimi, kırsalı ve gıda güvenliğini birlikte ele alan bir Milli Tarım Kalkanı anlayışıdır.
Üreten nüfus köyde tutulmalı, planlı üretim yaygınlaştırılmalı, kooperatifler güçlendirilmeli, temel gıda ürünlerinde üretici korunmalı ve köylerin ortak varlıkları yeniden güvence altına alınmalıdır. Gerçek kalkınma, insanı köyden şehre taşımak değil; şehirdeki imkânları köye ulaştırabilmektir.
Hasat mevsimi bize her yıl aynı gerçeği yeniden hatırlatıyor: Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca fabrikalarında değil, tarlalarında, meralarında ve onları işleyen insanlarında saklıdır.
Cumhuriyet’in kurucu kadroları bunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden tarımı yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, bağımsızlığın temel dayanaklarından biri olarak gördüler. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü bugün de aynı anlam ve ağırlığı taşımaktadır:
“Millî ekonominin temeli ziraattır.”
Aradan geçen bir asra rağmen değişen bir şey yok.
Toprak ekildiği sürece vatandır.
Köy ise yalnızca bir yerleşim birimi değil; bir milletin üretim hafızasıdır.
