Türkiye’nin İstiklal Mücadelesi savaşla şekillenmiştir. Borç batağı dolayısıyla üzere bağımsızlığını yitiren bir ülkenin, yeniden istiklalini kazanması Kurtuluş Savaşı sayesinde olmuştur. Bu kurtuluşun elbette birinci dereceden muhatapları Duyun-u Umumiye güçleri, işgal devletleridir. Onlara karşı tavır koyma imkan ve kabiliyetini yitirmiş yönetim kadrosu karşısında, umut ve inançla, bağımsızlığın gerçekleşebileceğine inananlar, savaşı organize etmiştir. Askeri sivil bürokrasi, eydınlar, inanç ve kanaat önderleri, bu savaşın aktif dinamik örgütleyicileri olmuştur. Peki yüzyıl sonra tartışmamız gereken konu, bu savaşın kimden ve kime karşı “Kurtuluş Savaşı” olduğu mudur ?
Oysa artık yapmamız gereken, bu tartışmayı ortak akıl ve hakkaniyetli bir okumayla aşıp, içinde bulunduğumuz dönemin barışının nasıl kurulacağına odaklanmaktır.
Hayatın olağan akışı içerisinde, toplumsal ilişkiler barış üzerine bina edilmiştir. Savaşlar, bir istisna olarak uzlaşmazlığın sonucunda gelişir. Her ne kadar, tarihin bazı dönemlerinde, on yıllarca bitmeyen uzun savaşlar, sanki olağan durumu ifade ediyor gibi bir algı oluştursa da, biz savaşın istisna olduğu varsayımıyla hareket edebiliriz. Savaş, günümüz dünyasında son derece farklı araç ve yöntemlerle devam etmektedir. Biyolojik silahlardan, kültür savaşına, son derece farklı teknolojiler savaşın aracı haline gelmiştir. Hibrit savaş diye tarif edilen son örnekler, ayrı bir özgünlük taşır. Fiziki ve fiili sıcak çatışma dışındaki, soğuk savaş yöntemleri, bazen çok daha yaygın ve etkin hale gelebilir.
Savaşın meşruiyeti konusunda en temel ölçü müdafaa konusudur. Yani savunma savaşı meşru görülürken, saldırı savaşları, hak ihlali ve işgal olarak tarif edilir. Özellikle ateşkesler, çatışmasızlık hali, kalıcı bir barışı değil, belki barışa giden yolun inşasını ifade eder. Uluslararası hukuk ve mekanizmalar, barışı güvenceye almaya yöneliktir. Güvenlik eksenli ittifaklar ise, sadece savunmayı değil, bazen korunma amaçlı saldırıyı da hedef haline getirir. Son dönemde çokça tartışılan NATO’nun genişlemesi konsepti, bu bağlamda ele alınabilir. Bir uygarlığın insanlığa vaadi, barış üzerine bina edilebilir. Diğer toplumları, ulusları, uygarlıkları, yok etmeye odaklanmış bir sosyal sistemin, tüm insanlık için umut alternatifi olması düşünülemez. Savaşlara romantik biçimde tümden karşı çıkış da, gerçek hayatta çok anlamlı ve sonuç doğurucu değildir. Saldırı tehdidi altında ya da doğrudan saldırıya uğranıldığında, kendini korumak, savunmak için tedbirler almak son derece anlaşılır, kabul edilebilir bir ihtiyaçtır.
Gerek iç barış, gerekse bölgesel ve küresel barış için, Türkiye’yi bekleyen sorumluluk nedir ?
Toplumsal barışı tesis etmeden, bölgesel barış için iddia sahibi olmak nasıl mümkün değilse, küresel barışa dair doğru yerde durmadan da, bölgesel barışı güvenceye almak söz konusu değildir. Yüzyıl önceki savaşı yöneten unsurların içerisinde yer alan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve sonrasında Cumhuriyet Halk Fırkası’na dönüşecek kadroların devamı olma iddiasını taşıyan Cumhuriyet Halk Partisi, bugün nasıl bir barış sorumluluğu taşımaktadır ?
Çok açık biçimde ifade edelim ki, hem ülkenin bağımsızlığını ve birliğini koruyan bir siyaset üretmek, hem de sorunu barışçı yöntemlerle kalıcı barışa dönüştürmek, tek çıkış yolumuzdur.
Bu bakış açısı yerine, Batı hegomanyasına teslim olmuş, işbirlikçi politikalar ya da iç cephenin güçlenmesini önemsemeyen yaklaşımlar, kabul edilebilir ve savunulabilir değildir. Bugün itibarıyla mecliste gündeme gelmesi beklenen yasa karşısında, takınılacak tavır ve sonrasında demokratikleşme adımlarının öncülüğünü yapmak, yarınların Türkiye’sinde de söz sahibi olmak demektir. Batının Türkiye’ye müdahale ederek demokrasiye balans ayarı yapmasını isteyen eğilimlerin, Türkiye’nin bağımsızlığı ve barışı adına söz söyleme imkanı olmayacaktır.
Sadece oy arttırma ve seçime odaklanarak büyük resmi ıskalayan, popülist siyaset girdabında sürüklenen partiler yarınlarda eriyip kaybolacaktır. Öncelikli sorun alanlarını doğru belirleyip, özgül ağırlığı artıracak bir siyasete odaklanma, yarınların kuruluşunda söz sahibi olmayı sağlayacaktır.
Cumhuriyet tecrübesini doğru okumak, kültürel ve inançsal zenginliği çatışma konusu olmaltan çıkarmak, ayrımcılığı sonlandıracak bir “milliyetçilik ve laiklik” yorumu ortaya koymak, Cumhuriyeti demokratik zeminle taçlandıracaktır.
