Bugün dönüp yetmişli yılların gençliğine baktığımızda, yalnızca bir dönemin siyasal mücadelesini değil, aynı zamanda insanlığa dair güçlü bir ahlaki mirası da görürüz. Aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen Deniz Gezmişler, Mazlum Doğanlar, Sakine Cansızlar ve farklı toplumsal mücadelelerin içinde yer alan daha birçok isim hâlâ konuşuluyor, tartışılıyor ve hatırlanıyor. Çünkü onlar yalnızca birer siyasi özne değil, yaşadıkları çağın vicdanını temsil eden insanlardı.
Peki onları bu kadar özel kılan neydi? O fedakâr, paylaşımcı ve adanmış ruhun kaynağı neydi? Ve bugün bizde eksik olan şey nedir?
Bu sorulara verilecek cevap, yalnızca geçmişe duyulan nostaljik bir özlemle açıklanamaz. Çünkü mesele, bir kuşağın taşıdığı derin ahlaki ve toplumsal değerlerle ilgilidir.
Yetmişli yılların gençliği büyük ölçüde “ben” merkezli değil, “biz” merkezli bir dünyada yetişti. Toplumsal eşitsizlikler, yoksulluk, baskılar ve adaletsizlikler yalnızca gazetelerde okunan haberler değildi; hayatın doğrudan kendisiydi. İnsanlar kendi yaşamlarını toplumun yaşamından ayrı görmüyordu. Bir işçinin yaşadığı sömürü, bir köylünün yoksulluğu, bir halkın inkârı ya da bir insanın uğradığı haksızlık, birçok genç için kişisel bir meseleye dönüşebiliyordu. Çünkü o dönemin önemli bir kısmı, “Ben nasıl kurtulurum?” sorusundan çok, “Toplum nasıl özgürleşir?” sorusunun peşinden gidiyordu.
Belki de onları özel kılan en önemli özelliklerden biri buydu: Kendilerini yalnızca bireysel varlıklarının sınırları içinde tanımlamıyorlardı. Yaşamlarını daha büyük bir anlamın, daha büyük bir idealin parçası olarak görüyorlardı. Kendi mutluluklarını toplumun mutluluğundan, kendi özgürlüklerini toplumun özgürlüğünden ayrı düşünmüyorlardı.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, yetmişli yıllar henüz tüketim kültürünün bugünkü kadar egemen olmadığı bir dönemdi. İnsanlar sahip olduklarıyla değil, inandıkları değerlerle tanımlanıyordu. Dayanışma, paylaşma, yoldaşlık, fedakârlık ve ortak yaşam kültürü toplumsal ilişkilerin önemli bir parçasıydı. Bugün ise piyasa kültürü ve bireysel başarı anlayışı, insan ilişkilerinin merkezine yerleşmiş durumda. İnsan, giderek tükettiği kadar değer gören bir varlığa dönüştürülüyor. Böyle bir ortamda fedakârlık, paylaşım ve adanmışlık gibi kavramların zayıflaması da kaçınılmaz hale geliyor.
Deniz Gezmişleri, Mazlum Doğanları, Sakine Cansızları ve benzer isimleri tarihsel olarak önemli kılan yalnızca cesaretleri değildi. Asıl belirleyici olan, cesaretlerini besleyen güçlü ahlaki zemindi. Onlar için adalet, özgürlük, eşitlik ve insan onuru sadece savunulan kavramlar değil, yaşamın içinde ete kemiğe bürünen değerlerdi. Bu nedenle fedakârlıkları yalnızca siyasal değil, aynı zamanda derin bir vicdani tercihti.
Felsefi açıdan bakıldığında ise bu kuşağın önemli bir özelliği, bireysel çıkarı aşabilme yeteneğiydi. Modern çağ insanı giderek kendi bireysel dünyasına kapanırken, yetmişlerin birçok genci kendi benliğini aşarak toplumsal bir hakikatle buluşmaya çalışıyordu. İnsanın yalnızca kendisi için yaşamasının eksik bir yaşam olduğuna inanıyorlardı. Belki de onları unutulmaz kılan şey tam da buydu.
Bugün ise daha fazla bilgiye, daha fazla iletişim aracına ve daha fazla teknik imkâna sahibiz. Ancak bütün bunlara rağmen daha yalnız, daha parçalanmış ve daha bireyselleşmiş bir toplum haline gelmiş durumdayız. Dijital çağ, insanları birbirine bağlamak yerine çoğu zaman birbirinden uzaklaştırıyor. Aynı evde yaşayan insanlar bile bazen birbirlerinin dünyasına yabancı hale gelebiliyor. Sosyal medya çağında binlerce takipçimiz olabilir; fakat derdimizi paylaşabileceğimiz, omuz omuza yürüyebileceğimiz gerçek insan sayısı giderek azalıyor.
Belki de başlığımızdaki “bugünün yalnızlığı” tam da burada anlam kazanıyor. Çünkü yalnızlık artık sadece fiziksel bir durum değil; aynı zamanda ahlaki, toplumsal ve ruhsal bir kopuş halidir. İnsan, toplumdan, doğadan, komşusundan ve hatta kimi zaman kendi vicdanından bile uzaklaşabiliyor.
Elbette geçmişi romantize etmek doğru değildir. Her dönemin kendi çelişkileri, eksiklikleri ve hataları vardır. Ancak geçmiş kuşakların taşıdığı ahlaki özü anlamak, bugünün sorunlarına ışık tutabilir. Çünkü tarih bize gösteriyor ki büyük insanlar tesadüfen ortaya çıkmaz. Onlar, toplumsal acıyı hissedebilen, güçlü bir vicdana sahip olan ve gerektiğinde kendi çıkarlarını aşabilen insanların içinden çıkar.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni kahramanlar değildir. Belki ihtiyaç duyduğumuz şey, yeniden güçlü bir vicdan, güçlü bir ahlak ve güçlü bir toplumsal sorumluluk duygusudur. Çünkü insanlık, ancak kendisi için değil, başkaları için de yaşayabilen insanlar çoğaldığında büyür ve güzelleşir.
Yetmişli yılların gençliğinin bize bıraktığı en değerli miras da budur: İnsanın yalnızca kendisi için değil, herkes için yaşayabileceğini göstermiş olmaları. Eğer bugün kaybolan o ruhu yeniden bulmak istiyorsak, işe önce birbirimizi yeniden duymakla, anlamakla ve paylaşmakla başlamalıyız. Çünkü insanı yalnızlıktan kurtaracak olan şey, yine insanın kendisidir.
