HALKWEBYazarlarKADIN ÖLÜR, NAMUS YAŞAR MI?

KADIN ÖLÜR, NAMUS YAŞAR MI?

Namus: Bir Cinayetin Gerekçesi

NAMUSUN SOYKÜTÜĞÜ: KADINI İNSAN DEĞİL, MÜLK SAYAN MEDENİYET

Bu ülkede namus denildiğinde aklınıza ne geliyor?

Dürüstlük mü?

Emeğe saygı mı?

Kul hakkı yememek mi?

Yoksulun hakkını korumak mı?

Rüşvet almamak mı?

Devlet malını çalmamak mı?

Yalan söylememek mi?

Hayır.

Bu ülkede namus denildiğinde akla önce kadın gelir.

Daha doğrusu kadının kendisi değil, bedeni gelir.

Çünkü yüzyıllardır bu coğrafyada namus bir ahlak kategorisi olmaktan çıkarılmış, kadının bedeni üzerine kurulmuş bir mülkiyet sistemine dönüştürülmüştür.

Sorulması gereken ilk soru budur:

Neden bir erkeğin şerefi kendi davranışlarında değil de bir kadının hayatında aranır?

Neden bir adamın namusu kendi vicdanında değil de kızının, eşinin, kız kardeşinin ya da sevgilisinin bedeninde saklanır?

Bu sorunun cevabı bizi doğrudan tarihin karanlık dehlizlerine götürür.

Çünkü namus cinayetleri bireysel öfke patlamalarının değil, mülkiyet kültürünün ürünüdür.

Kadın birey olarak görülmediği için namus cinayetleri vardır.

Kadın insan olarak görülmediği için namus cinayetleri vardır.

Kadın özgür iradesi olan bir yurttaş değil de ailenin taşıdığı bir “değer” olarak görüldüğü için namus cinayetleri vardır.

İşte bütün trajedi burada başlıyor.

Bir kız çocuğu daha doğduğu gün kendi hayatının öznesi olarak değil, ailenin koruması gereken bir emanet olarak tanımlanıyor.

Sonra bu emanetin sahibi değişiyor.

Önce baba.

Sonra ağabey.

Sonra koca.

Sonra oğul.

Kadın değişmiyor.

Sadece sahibi değişiyor.

Tam da bu nedenle birçok insanın bilinçaltında kadın hâlâ birey değil, devredilen bir mülk olarak duruyor.

Bu yüzden sevdiği insanı seçmesi suç sayılıyor.

Bu yüzden boşanması isyan sayılıyor.

Bu yüzden “hayır” demesi tahrik sayılıyor.

Bu yüzden öldürülmesi ise bazı vicdanlarda hâlâ açıklanabilir bulunuyor.

Peki o zaman dürüstlüğün adı neden namus değil?

Rüşvet almamanın adı neden namus değil?

Yetim hakkı yememenin adı neden namus değil?

Bir belediyeyi soymamanın, bir ihaleye fesat karıştırmamanın, bir kamu malına el uzatmamanın adı neden namus değil?

Neden bütün namus tartışmaları dönüp dolaşıp kadının hayatına geliyor?

Çünkü burada korunan şey ahlak değil.

Korunan şey iktidardır.

Kadın üzerindeki erkek iktidarı.

Namus cinayetleri de işte bu iktidarın en kanlı tezahürüdür.

Ortada namus yoktur.

Ortada sahiplik iddiası vardır.

Ve bir insanın başka bir insan üzerinde sahiplik iddiasında bulunduğu her yerde özgürlük ölür.

Özgürlüğün öldüğü yerde ise er ya da geç insanlar da ölür.

KUTSAL KILIFLAR FABRİKASI: GELENEK, TÖRE VE İTAATİN SİYASETİ

Tarihte hiçbir baskı düzeni kendisini baskı olarak tanıtmamıştır.

Hiçbir zorbalık çıkıp da “Ben zorbalığım” dememiştir.

Her dönem kendi zulmüne bir ahlak kılıfı bulmuştur.

Kölelik düzeni medeniyet adına konuşmuştur.

Sömürgecilik uygarlık götürdüğünü iddia etmiştir.

Diktatörlükler millet adına hareket ettiğini söylemiştir.

Kadın üzerindeki tahakküm de yüzyıllardır aynı yöntemi kullanmaktadır.

Kendisine “gelenek” demektedir.

Kendisine “töre” demektedir.

Kendisine “ahlak” demektedir.

Kendisine bazen de “din” demektedir.

Oysa bir şeyi kutsal ilan etmek, onu doğru yapmaz.

Sorgulanamaz hale getirir.

İşte namus cinayetlerinin en büyük gücü de buradan gelir.

Çünkü birçok insan bir kadının öldürülmesini savunamaz.

Ama o cinayeti doğuran zihniyeti savunabilir.

Cinayeti lanetler.

Fakat cinayetin dayandığı kültürü korur.

Katile öfkelenir.

Ama katilin zihnini üreten sistemi sorgulamaz.

Asıl mesele de budur.

Bir kadın boşanmak istediğinde sorun çıkar.

Bir kadın kendi hayatına karar vermek istediğinde sorun çıkar.

Bir kadın kendisine çizilen sınırları reddettiğinde sorun çıkar.

Neden?

Çünkü geleneklerin büyük bölümü erkeklerin özgürlüğünü değil, kadınların sınırlarını tarif etmek için yazılmıştır.

Erkeğe hak tanıyan birçok alışkanlık, kadına görev olarak sunulmuştur.

Erkeğe özgürlük veren birçok uygulama, kadına itaat olarak dayatılmıştır.

Ve bu eşitsizlik yüzyıllar boyunca “doğal düzen” diye anlatılmıştır.

Oysa doğal olan hiçbir şeyde bu kadar korku yoktur.

Doğal olan hiçbir şey bu kadar baskıya ihtiyaç duymaz.

Bir düşünceyi yaşatmak için sürekli tehdit gerekiyorsa, orada hakikat değil korku vardır.

Bir düzeni korumak için sürekli şiddet gerekiyorsa, orada ahlak değil tahakküm vardır.

Bir kültürü sürdürmek için kadınların susturulması gerekiyorsa, orada gelenek değil baskı vardır.

Sorulması gereken soru şudur:

Eğer namus gerçekten bu kadar kutsalsa neden yalnızca kadınların omzuna yükleniyor?

Neden erkeklerin sadakatsizliği kültürel bir mesele olmuyor da kadınların tercihleri ölüm sebebi haline getiriliyor?

Neden namus adına konuşanlar yolsuzluk karşısında aynı öfkeyi göstermiyor?

Neden kamu malını çalanlar için töre toplantıları yapılmıyor?

Neden kul hakkı yiyenler için aile meclisleri kurulmuyor?

Neden yalan söyleyenler, rüşvet alanlar, yetim hakkı yiyenler toplumun namus tehdidi olarak görülmüyor?

Çünkü burada mesele hiçbir zaman ahlak olmadı.

Mesele kontrol oldu.

Mesele iktidar oldu.

Mesele kadın üzerinde söz sahibi olma hakkını kaybetmek istemeyen bir zihniyetin kendisini koruma refleksi oldu.

Ve bu refleks, zamanla kutsal bir hikâyeye dönüştürüldü.

Bugün artık cesaretle söylemek gerekiyor:

Bir insanın yaşam hakkını tehdit eden hiçbir gelenek saygıyı hak etmez.

Bir insanın özgürlüğünü yok eden hiçbir töre masum değildir.

Ve bir insanın ölümüne gerekçe yapılan hiçbir yorum, hiçbir inanç, hiçbir kültürel alışkanlık ahlaki meşruiyet taşımaz.

Çünkü hayatı korumayan bir ahlak, ahlak değildir.

İnsanı yaşatmayan bir gelenek, gelenek değildir.

Cinayeti doğuran her düşünce, hangi kılığa girerse girsin sorgulanmak zorundadır.

Aksi halde değişen sadece katiller olur.

Mezarlar aynı kalır.

KADIN ÖLÜR, NAMUS YAŞAR MI?

Şimdi yeniden en baştaki soruya dönelim.

Bir kadın öldürüldüğünde gerçekten ne korunmuş olur?

Hangi değer kurtarılmıştır?

Hangi ahlak zafer kazanmıştır?

Hangi vicdan rahatlamıştır?

Bir mezar taşının başında durup da “Namusumuzu kurtardık” diyebilen bir zihniyet varsa, orada çok daha büyük bir sorun vardır.

Çünkü insan hayatını koruyamayan hiçbir değer sistemi ahlaki üstünlük iddiasında bulunamaz.

Bir insanın ölümüne ihtiyaç duyan hiçbir gelenek meşru sayılamaz.

Bir kadının yaşam hakkını elinden alan hiçbir anlayış namus adına konuşamaz.

Aslında namus cinayetleri üzerine kurulan bütün söylem büyük bir çelişkinin ürünüdür.

Çünkü namus denilen kavram yıllardır ahlakla değil, kadın bedeniyle ilişkilendirildi.

Oysa gerçek ahlakın ölçüsü bir insanın başkasına nasıl davrandığıdır.

Gerçek namusun ölçüsü güçsüz karşısındaki tutumdur.

Gerçek namusun ölçüsü adalettir.

Vicdandır.

Merhamettir.

Emanete sahip çıkmaktır.

Kul hakkı yememektir.

Yalan söylememektir.

İnsan onuruna saygı göstermektir.

Fakat bu ülkede yıllardır çok tuhaf bir tabloyla karşı karşıyayız.

Milyonlarca liralık yolsuzluk haberleri çıkar.

Toplum birkaç gün konuşur geçer.

Rüşvet iddiaları gündeme gelir.

Kimsenin namusu kirlenmez.

Yetim hakkı yenir.

Kimsenin şerefi zedelenmez.

İnsanlar kamu kaynaklarını yağmalar.

Kimse aile meclisi toplamaz.

Kimse töre toplantısı yapmaz.

Kimse “namusumuz lekelendi” diye ayağa kalkmaz.

Ama bir kadın kendi hayatına dair karar verdiğinde, birileri birden bire namus muhafızı kesilir.

İşte bu yüzden namus cinayetleri yalnızca bir güvenlik sorunu değildir.

Bir zihniyet sorunudur.

Bir ahlak sorunudur.

Bir medeniyet sorunudur.

Ve belki de en önemlisi bir iktidar sorunudur.

Çünkü namus adına kurulan düzenin merkezinde ahlak değil, denetim vardır.

Kadını kontrol etme arzusu vardır.

Kadının iradesinden duyulan korku vardır.

Kadının özgürlüğü karşısında hissedilen güvensizlik vardır.

Bu nedenle namus cinayetleriyle mücadele etmek, yalnızca katilleri cezalandırmakla mümkün değildir.

Asıl mücadele, o katilleri üreten düşünce dünyasıyla verilmelidir.

Çocuklara daha küçük yaşta öğretilen “erkeklik” anlayışıyla verilmelidir.

Kadını birey değil, aile şerefinin taşıyıcısı gibi gören kültürel kodlarla verilmelidir.

“El âlem ne der?” korkusuyla verilmelidir.

Mahalle mahkemeleriyle verilmelidir.

Çünkü mesele yalnızca kadınların öldürülmesi değildir.

Mesele, kadınların yaşamalarının şartlı hale getirilmesidir.

İtaat edersen yaşarsın.

Susarsan yaşarsın.

Boyun eğersen yaşarsın.

Kabul edersen yaşarsın.

Bu görünmez sözleşmeye itiraz ettiğin gün ise tehdit başlar.

İşte namus cinayetlerinin gerçek anlamı budur.

Bir insanı öldürmekten çok, yaşayanlara gözdağı vermektir.

Fakat burada tarihsel bir kırılma yaşanmaktadır.

Yüzyıllardır kadın adına konuşanlar, artık kadınların kendileri tarafından sorgulanmaktadır.

Yüzyıllardır kadın adına karar verenler, artık kadınların kendi kararlarıyla karşılaşmaktadır.

Ve tam da bu yüzden eski düzen daha fazla öfkelenmektedir.

Çünkü her tahakküm düzeni çözülürken önce saldırganlaşır.

Her ayrıcalık sistemi çökerken önce bağırır.

Her iktidar alanı daralırken önce tehdit üretir.

Fakat hiçbir toplum kadınlarını korkutarak ilerleyemez.

Hiçbir medeniyet kadınlarını susturarak yükselemez.

Hiçbir ülke nüfusunun yarısını denetim altında tutmaya çalışırken özgür olduğunu iddia edemez.

Bu yüzden bugün sorulması gereken soru artık şudur:

Kadın ölürken gerçekten namus mu yaşıyor?

Yoksa kadın ölürken insanlık mı ölüyor?

Çünkü namusu kadınlar kirletmedi.

Namusu; bir kadının hayatını kendi mülkü gibi görenler kirletti.

Namusu; cinayete gerekçe üretenler kirletti.

Namusu; adaleti değil tahakkümü savunanlar kirletti.

Ve belki de bu yüzden artık namusu yeniden tarif etmek gerekiyor.

Namus, bir insanın hayatı üzerinde hüküm kurmak değildir.

Namus, o hayatın yaşama hakkına saygı göstermektir.

Namus, korkutmak değildir.

Yaşatmaktır.

Çünkü kadın ölürken namus yaşamaz.

Kadın ölürken yalnızca bir insan ölmez.

Bir toplumun vicdanı da biraz daha toprağa gömülür.

YAZARIN DİĞER YAZILARI