HALKWEBYazarlarSANDIK HER ŞEY DEĞİLDİR

SANDIK HER ŞEY DEĞİLDİR

Seçilmişlik Fetişizmi ve Meşruiyetin Gerçek Kaynağı

Son yıllarda siyasette giderek tehlikeli bir alışkanlık yaygınlaşıyor.

Ne zaman bir karar sorgulansa, ne zaman bir yönetimin meşruiyeti tartışılsa, ne zaman bir süreç hakkında soru sorulsa aynı cümle ezber gibi tekrarlanıyor:

“Seçilmiş genel başkan…”

“Seçilmiş il başkanı…”

“Seçilmiş kadın kolları başkanı…”

“Seçilmiş PM üyeleri…”

Sanki “seçilmiş” sıfatı tek başına bütün tartışmaları bitiren sihirli bir kelimeymiş gibi.

Sanki seçim kazanıldığı anda sorgulama hakkı ortadan kalkıyormuş gibi.

Sanki sandığa atılan oylar, siyasi aklı askıya alan kutsal bir mühür işlevi görüyormuş gibi.

Oysa demokrasi tarihinin tamamı bunun tam tersini söyler.

Çünkü seçim ile meşruiyet aynı şey değildir.

Seçilmek ile haklı olmak aynı şey değildir.

Çoğunluğu elde etmek ile demokratik olmak aynı şey değildir.

Demokratik meşruiyet yalnızca sonucun değil, sonuca götüren sürecin de ürünüdür.

Sandıktan kaç oy çıktığı kadar, o oyun hangi koşullarda çıktığı da önemlidir.

Çünkü meşruiyet yalnızca rakamlardan doğmaz.

Güvenden doğar.

Şeffaflıktan doğar.

Adaletten doğar.

Kurallardan doğar.

Toplum vicdanından doğar.

Eğer seçim sonucu tek başına meşruiyet üretseydi insanlık tarihinin en karanlık rejimlerini demokrasi örneği olarak kabul etmek zorunda kalırdık.

Ama insanlık böyle yapmadı.

Çünkü tarih, sandığın varlığı ile demokrasinin varlığının aynı şey olmadığını defalarca gösterdi.

Demokrasi yalnızca kazananla ilgilenmez.

Yarışın nasıl yapıldığıyla da ilgilenir.

Yalnızca çoğunluğa bakmaz.

Azınlığın haklarına da bakar.

Yalnızca sonuca bakmaz.

Sürece de bakar.

Yalnızca yetkiye bakmaz.

Yetkinin nasıl kullanıldığına da bakar.

Tam da bu nedenle gerçek demokratların ilk sorusu hiçbir zaman:

“Kim seçildi?”

olmamıştır.

Asıl soru her zaman şudur:

Nasıl seçildi?

Bugün CHP içinde yaşanan tartışmanın merkezinde de tam olarak bu soru bulunmaktadır.

Tartışma yalnızca bir isim tartışması değildir.

Bir koltuk tartışması değildir.

Bir hizip kavgası değildir.

Tartışma, seçim ile meşruiyet arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı tartışmasıdır.

Çünkü eğer bir siyasi hareket seçim süreçleri hakkında soru sorulmasını ihanet olarak görmeye başlıyorsa, hukuki itirazları darbe olarak tanımlıyorsa, denetim taleplerini düşmanlık olarak yorumluyorsa, orada savunulan şey demokrasi değil pozisyondur.

Demokrasinin özü sorgulanabilir olmaktır.

Sorgulanamayan şey demokrasi değil dogmadır.

Ve siyasetin en büyük hastalıklarından biri de tam burada başlar:

Seçilmişlik fetişizmi.

Yani sandığı amaç olmaktan çıkarıp kutsal nesneye dönüştürmek.

Yani seçim kazanmayı siyasi ahlakın yerine koymak.

Yani meşruiyeti süreçlerden değil sonuçlardan üretmeye çalışmak.

Ve tarihin gösterdiği gibi, demokratik çürümenin ilk adımı da çoğu zaman tam burada atılır.

ÇOĞUNLUĞUN ZORBALIĞI

Sandık Diktatörlüğünün Teorisi ve Tarihi

Demokrasiyi yalnızca sandığa indirgeyenlerin görmezden geldiği temel gerçek şudur:

Çoğunluk her zaman haklı değildir.

Hatta insanlık tarihindeki birçok büyük felaket, kendisini tam da çoğunluğun desteğiyle meşrulaştırmıştır.

Bugün kulağa rahatsız edici gelebilir.

Ama siyaset teorisinin iki yüz yılı aşkın süredir tartıştığı en önemli meselelerden biri budur:

Çoğunluk ne kadar güçlü olmalıdır?

Daha da önemlisi;

Çoğunluğun gücü sınırlandırılmalı mıdır?

Modern demokrasilerin tamamı bu soruya aynı cevabı vermiştir:

Evet.

Çünkü sınırsız çoğunluk gücü demokrasiyi korumaz.

Demokrasiyi yok eder.

Bu nedenle demokrasi tarihi aynı zamanda çoğunluğun yetkilerini sınırlama tarihidir.

Bugün anayasal düzenler varsa…

Kuvvetler ayrılığı varsa…

Bağımsız yargı varsa…

Temel haklar varsa…

Özgür basın varsa…

Denetim kurumları varsa…

Bunun nedeni sandığa duyulan güvensizlik değildir.

Gücün doğasına duyulan güvensizliktir.

Çünkü kontrol edilmeyen güç yozlaşır.

Sınırlandırılmayan güç tahakküm üretir.

Denetlenmeyen güç kendisini hukukun yerine koymaya başlar.

Alexis de Tocqueville bundan yaklaşık iki asır önce bu nedenle “çoğunluğun zorbalığı” kavramını ortaya attı.

Tocqueville’in korkusu son derece basitti:

Bir gün insanlar demokrasiyi yalnızca rakamlara indirgerse, çoğunluk gücünü ele geçirenler her türlü hukuksuzluğu meşru göstermeye başlayabilir.

O gün geldiğinde sandık, demokrasiyi koruyan araç olmaktan çıkıp demokrasiyi yok eden bir silaha dönüşebilir.

Tarih onun ne kadar haklı olduğunu defalarca gösterdi.

Demokratik sistemlerin en büyük başarısı seçim yapmak değildir.

Seçimi sınırlayabilmektir.

Çünkü gerçek demokrasi çoğunluğun istediği her şeyi yapabilmesi değildir.

Çoğunluğun bile yapamayacağı şeylerin var olmasıdır.

İnsan hakları bunun içindir.

Anayasalar bunun içindir.

Bağımsız yargı bunun içindir.

Kurumsal denetim bunun içindir.

Hukuk devleti bunun içindir.

Aksi halde demokrasi değil, sandık diktatörlüğü ortaya çıkar.

Ve tarihin gösterdiği üzere sandık diktatörlükleri çoğu zaman darbelerden bile daha tehlikeli hale gelir.

Çünkü darbeler zor kullanır.

Sandık diktatörlükleri ise meşruiyet görüntüsü kullanır.

Ve görüntü bazen gerçeğin kendisinden daha aldatıcıdır.

Tam da bu nedenle seçilmişlik sıfatı hiçbir zaman dokunulmazlık üretmez.

Seçilmiş olmak sorgulanamaz olmak değildir.

Seçilmiş olmak hata yapmaz olmak değildir.

Seçilmiş olmak hesap vermez olmak değildir.

Ve en önemlisi;

Seçilmiş olmak kimseyi kral yapmaz.

Bugün CHP içerisinde yaşanan tartışmanın özünde de tam olarak bu mesele bulunmaktadır.

Bir grup insan sürekli olarak “seçilmiş yönetim”, “seçilmiş genel başkan”, “seçilmiş kurultay iradesi” diyerek tartışmayı kapatmaya çalışıyor.

Oysa demokratik kültür bunun tam tersini söyler.

Eğer bir seçim gerçekten meşruysa, sorgulanmaktan korkmaz.

Eğer bir süreç gerçekten temizse, incelenmekten korkmaz.

Eğer bir sonuç gerçekten sağlam zeminde duruyorsa, denetlenmekten korkmaz.

Çünkü meşruiyet baskıyla korunmaz.

Güvenle korunur.

Sorular susturularak korunmaz.

Cevap verilerek korunur.

Tam da bu nedenle demokratik siyasetin temel ölçütü seçim kazanmak değil, seçim sonrasında hesap verebilmektir.

Çünkü sandık yetki verir.

Ama meşruiyet vermez.

Meşruiyet; hukukun, şeffaflığın, denetimin ve toplum vicdanının ortak üretimidir.

Ve tarih boyunca hiçbir siyasi hareket yalnızca kazandığı seçimlerle meşru olmamıştır.

Meşruiyetlerini koruyabilenler, kazandıktan sonra da sorgulanabilenler olmuştur.

İşte bu yüzden asıl mesele sandık değildir.

Asıl mesele, sandıktan çıkan yetkinin hangi anlayışla kullanıldığıdır.

Ve tam da burada karşımıza şu soru çıkar:

Bir siyasi hareketi ayakta tutan şey seçim sonucu mudur, yoksa güven duygusu mudur?

Bunun cevabı ise meşruiyet tartışmasının merkezinde saklıdır.

CHP TARTIŞMASININ ANATOMİSİ

Demokrasiyi Savunmak mı, Koltuğu Savunmak mı?

Bütün otoriter eğilimlerin ortak bir özelliği vardır.

Kendilerini hiçbir zaman demokrasi karşıtı olarak tanıtmazlar.

Tam tersine.

Demokrasinin sahibi olduklarını iddia ederler.

Halk adına konuştuklarını söylerler.

Milli iradeyi temsil ettiklerini söylerler.

Sandığı savunduklarını söylerler.

Fakat dikkatle bakıldığında savundukları şeyin demokrasi değil, çoğu zaman kendi siyasi pozisyonları olduğu görülür.

Çünkü demokrasi sorgulanmaktan korkmaz.

Demokrasi denetlenmekten korkmaz.

Demokrasi eleştirilmekten korkmaz.

Demokrasi itirazdan korkmaz.

Korkan şey demokrasi değil, hesap vermek istemeyen güçtür.

Bugün CHP içerisinde yaşanan tartışmaların merkezinde de tam olarak bu çelişki bulunmaktadır.

Bir tarafta sürekli olarak “kurultay iradesi”, “seçilmiş yönetim”, “seçilmiş genel başkan” söylemi üzerinden tartışmayı kapatmaya çalışan bir yaklaşım vardır.

Diğer tarafta ise çok daha temel bir soru bulunmaktadır:

Bir seçim yapılmış olması, o seçim hakkında hiçbir soru sorulamayacağı anlamına mı gelir?

Eğer öyleyse hukuk yolları neden vardır?

Mahkemeler neden vardır?

İtiraz mekanizmaları neden vardır?

Denetim neden vardır?

Demokratik sistemler neden yalnızca seçim sonucuna değil süreçlere de bakmaktadır?

Çünkü demokrasi yalnızca sandık günü değildir.

Demokrasi, sandıktan sonra başlayan hesap verme sorumluluğudur.

Tam da bu nedenle bugün CHP’de yaşanan tartışmayı yalnızca bir genel başkan tartışması olarak görmek büyük bir hata olur.

Mesele kişiler değildir.

Mesele ilkedir.

Çünkü yarın aynı durum başka bir genel başkanın başına geldiğinde de aynı ilkenin savunulması gerekecektir.

Gerçek demokratlar kişiler değişse bile aynı ilkeyi savunurlar.

Çünkü onların bağlılığı şahıslara değil kurallara yöneliktir.

Bugün dikkat çekici olan nokta şudur:

Yıllarca hukuk, demokrasi, şeffaflık ve hesap verebilirlik söylemi kullanan bazı çevreler, konu kendi siyasi pozisyonlarına geldiğinde bir anda farklı bir dil kullanmaya başlamaktadır.

Mahkeme kararları başka dosyalarda kutsanırken burada yok sayılabilmektedir.

Hukuki süreçler başka meselelerde demokrasinin gereği sayılırken burada darbe olarak tanımlanabilmektedir.

Şeffaflık talepleri başka olaylarda alkışlanırken burada ihanet olarak sunulabilmektedir.

Oysa hukuk kişiye göre değişmez.

Demokrasi kişiye göre değişmez.

Meşruiyet kişiye göre değişmez.

İlke dediğimiz şey zaten tam da bunun için vardır.

İşimize geldiğinde değil, işimize gelmediğinde de savunuluyorsa ilkedir.

Aksi halde ilke değil pozisyondur.

Bugün CHP içinde asıl tartışılması gereken mesele de budur.

Gerçekten demokrasi mi savunulmaktadır?

Yoksa yalnızca mevcut siyasi denge mi?

Gerçekten kurultay iradesi mi savunulmaktadır?

Yoksa kurultay sonucunda elde edilen koltuklar mı?

Gerçekten hukuk mu savunulmaktadır?

Yoksa hukukun yalnızca işimize gelen kısmı mı?

Çünkü demokratik siyasetin en büyük sınavı kazandığınız gün değil, kaybetme ihtimali ortaya çıktığında verdiğiniz tepkidir.

Kazandığında demokrasi isteyen herkes demokrat olabilir.

Asıl mesele kaybettiğinde de aynı demokratik ilkeleri savunabilmektir.

Tarih boyunca kurumları ayakta tutan şey liderler olmamıştır.

Kurallar olmuştur.

Partileri ayakta tutan şey kişiler olmamıştır.

İlkeler olmuştur.

Meşruiyet üreten şey sloganlar olmamıştır.

Güven olmuştur.

Bu nedenle bugün yaşanan tartışmanın özü aslında son derece basittir:

Bir siyasi hareket, seçim sonucunu tartışılmaz ilan ederek mi güçlenecektir?

Yoksa süreçleri açıklayarak, soruları cevaplayarak, şeffaf davranarak mı güçlenecektir?

Çünkü gerçek meşruiyet sandıktan çıkmaz.

Sandıktan çıkan yetkinin nasıl kullanıldığından doğar.

Gerçek meşruiyet oy pusulasında değil, toplumun vicdanında üretilir.

Ve tarihin verdiği hüküm her dönemde aynı olmuştur:

Sandık önemlidir.

Ama sandık her şey değildir.

Çünkü demokrasi sandıkla başlar.

Fakat hukukla, şeffaflıkla, hesap verebilirlikle ve güvenle yaşar.

Bunlar yoksa geriye demokrasi değil, yalnızca seçilmişlik fetişizmi kalır.

Ve siyasetin en tehlikeli yanılsaması da tam olarak budur:

Seçilmiş olmayı meşruiyetin kendisi sanmak.

Oysa meşruiyetin gerçek kaynağı ne sandıktır, ne koltuktur, ne de çoğunluktur.

Meşruiyetin gerçek kaynağı; hukukun üstünlüğü, demokratik usuller, kurumsal güven ve toplum vicdanıdır.

Tarih değişir.

Liderler değişir.

Yönetimler değişir.

Fakat değişmeyen tek soru hep aynı kalır:

Kim seçildi?

değil…

O yetkiyi kim, hangi ahlakla, hangi hukuk anlayışıyla ve hangi demokratik olgunlukla kullandı?

YAZARIN DİĞER YAZILARI