Türkiye’de siyaset artık sadece seçimlerle yapılmıyor. Algıyla, itibarsızlaştırmayla, sosyal medya operasyonlarıyla, organize nefret kampanyalarıyla yapılıyor. Ve ne acıdır ki bugün bu çürümüş siyasi dil yalnızca iktidarın tekelinde değil. Muhalefetin içinde de aynı yöntemler dolaşıma sokuluyor. Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik son dönem saldırılar tam da bunun göstergesi.
Bir siyasi lider eleştirilebilir. Sert biçimde de eleştirilebilir. Bu demokrasinin doğal parçasıdır. Ama başka bir şey yaşanıyor burada. Sistematik biçimde hedef gösterilen, küçümsenen, itibarsızlaştırılan bir figür yaratılıyor. Ve bunu yapanların önemli bir kısmı, yıllarca iktidarın kurduğu propaganda mekanizmasının ürettiği dili bugün “değişim” etiketiyle yeniden servis ediyor.
İşin ironik tarafı şu: Dün Saray medyasının kullandığı cümleleri eleştirenler, bugün aynı cümleleri kendi parti genel başkanlarına yöneltiyor. “Kaybettiren lider”, “yük”, “tasfiye edilmesi gereken isim”… Siyasal tartışma artık fikirler üzerinden değil, kişisel imha üzerinden yürütülüyor. Çünkü Türkiye’de politika üretmek zor; linç etmek kolay.
Tam da burada Nazım Hikmet’in yıllar öncesinden gelen sesi bugünü tarif ediyor:
“Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla:
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Bu ülkede “hain” yaftası hiçbir zaman gerçek hainlere yapıştırılmadı. Bu ülkede “hain” denilenler çoğu zaman itiraz edenlerdi. Düzeni sorgulayanlardı. Yoksulluğu konuşanlardı. Adalet isteyenlerdi.
Kılıçdaroğlu’nun hikâyesi de biraz budur.
Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu sadece bir CHP genel başkanı değildi. Aynı zamanda Türkiye’de yıllardır konuşulamayan meseleleri siyasetin merkezine taşımaya çalışan bir figürdü. “Helalleşme” dediğinde saldırıya uğradı. Kürt meselesini konuştuğunda hedef gösterildi. Beşli çeteleri gündeme getirdiğinde kriminalize edildi. Yoksulluğu anlattığında küçümsendi. SADAT dediğinde alay edildi. Ama bugün o başlıkların tamamı Türkiye’nin ana gündemlerinden biri haline geldi.
Fakat Türkiye siyasetinde hafıza kısa, fırsatçılık büyüktür.
Bugün parti içinde “değişim” adına yürütülen tartışmaların önemli kısmı ideolojik değil psikolojiktir. Çünkü ortada yeni bir siyasal hat koymaktan çok, eskiyi günah keçisi ilan ederek alan açma çabası vardır. Bu yüzden bazı çevreler Kılıçdaroğlu’nu sadece eleştirmiyor; onu siyaseten yok etmeye çalışıyor.
Ve bunu yaparken kullandıkları yöntem son derece tanıdık:
Önce başarısızlığın bütün yükünü tek kişiye yık.
Sonra örgütlü sosyal medya hesaplarıyla itibarsızlaştır.
Ardından linç kalabalığını büyüt.
En sonunda da buna “yenilenme” adını ver.
Oysa gerçek değişim böyle olmaz.
Gerçek değişim; siyasi cesaretle olur.
İlke koyabilmekle olur.
Kendi mahallene rağmen doğruları söyleyebilmekle olur.
Popüler olana teslim olmamakla olur.
Bugün CHP içinde yaşanan tartışmanın önemli kısmı ne yazık ki fikir tartışması değil, iktidar mücadelesidir. Ve bu mücadelede kullanılan dil, Türkiye’de muhalefetin yıllarca şikâyet ettiği otoriter siyasetin küçük bir kopyasına dönüşmektedir.
Nazım Hikmet’in dizeleri bu yüzden hâlâ canlı:
“Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan…
…ben vatan hainiyim.”
Çünkü bu ülkede düzenin dışına çıkan herkes bir dönem mutlaka hedef olur. Dün Nazım’dı. Dün Uğur Mumcu’ydu. Dün barış isteyen akademisyenlerdi. Bugün ise kendi partisinin içinde siyasi linç kampanyasına maruz bırakılan bir muhalefet lideri.
Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek başka şeydir; onu bütün yenilgilerin sembolü haline getirip kolektif bir nefret nesnesine dönüştürmek başka.
Üstelik ortada kimsenin yüksek sesle sormadığı temel bir soru var:
Bu kadar “değişim” söylemine rağmen gerçekten ne değişti?
Ekonomik program mı değişti?
Devlet anlayışı mı değişti?
Emek politikası mı değişti?
Yoksulluğa dair somut bir hat mı kuruldu?
Laiklik konusunda daha net bir siyaset mi ortaya çıktı?
Yoksa değişen tek şey isimler ve koltuk dengeleri mi?
Türkiye’de muhalefetin en büyük sorunu tam da burada başlıyor. Politik mücadele giderek kişiselleşiyor, ideolojik zemin ise boşalıyor. Tartışmalar halkın geçim derdinden, işsizlikten, adaletsizlikten uzaklaşıp klik savaşlarına sıkışıyor.
Ve toplum bunu görüyor.
Çünkü yurttaşın derdi Twitter operasyonları değil. Halkın derdi market fiyatları, kiralar, güvencesizlik, geleceksizlik. Ama siyaset sınıfı birbirini tasfiye etmekle meşgul.
Belki de bu yüzden Nazım’ın öfkesi hâlâ güncel.
Çünkü bu ülkede halk adına konuştuğunu söyleyenlerin önemli bir kısmı, halktan çok iktidar oyunlarıyla ilgileniyor.
Ama tarih şunu defalarca gösterdi:
Linç kalıcı değildir.
Trol orduları kalıcı değildir.
Siyasi kariyer hesapları kalıcı değildir.
Geriye sadece şu soru kalır:
Zor zamanda kim hangi tarafta durdu?
