HALKWEBYazarlarDeğişim Diye Sunulan Şey; Samsun'da Doğan Tarihsel İradenin Crowne Plaza Konforuna Teslimidir

Değişim Diye Sunulan Şey; Samsun’da Doğan Tarihsel İradenin Crowne Plaza Konforuna Teslimidir

Bugünkü CHP’nin yönünü belirleyen Ekrem İmamoğlu ve bu yönü kurumsallaştıran Özgür Özel, ortaya çıkan tablonun doğrudan sahibidir.

0:00 0:00

Cumhuriyet Halk Partisi üzerine yapılacak her ciddi analiz, öncelikle bu partinin kendisini nasıl konumlandırdığı gerçeğiyle yüzleşmek zorundadır. Çünkü CHP, Türkiye’de hiçbir zaman sadece bir siyasi parti olmadı; kendisini bir siyasal ahlak projesi, bir rejim kurucu özne ve toplumsal vicdanın temsilcisi olarak tanımladı. Bu iddia, sıradan bir politik rekabetin ötesine geçer ve doğrudan bir “farklılık” vaadine dayanır. Yani CHP seçmenden sadece oy istemez; aynı zamanda “biz diğerlerinden farklıyız” inancını talep eder.

İşte tam da bu yüzden bugün yaşananları basit hatalar, münferit olaylar ya da geçici krizler olarak açıklamak mümkün değildir. Çünkü burada mesele performans değil, doğrudan doğruya inandırıcılıktır. Bir siyasi hareket, kendi iddiasıyla çelişmeye başladığı anda, sorun artık teknik değil varoluşsaldır.

  1. Kurultay bu varoluşsal krizi çözme iddiasıyla ortaya çıktı. “Değişim” söylemi, yalnızca lider değişimini değil, aynı zamanda siyasal reflekslerin, kurumsal davranış kalıplarının ve etik sınırların yeniden tanımlanacağını vaat ediyordu. Ancak siyaset teorisinin en sert gerçeklerinden biri şudur: Değişim, söylemle değil, kriz anında verilen tepkiyle ölçülür.

Ve bugün o ölçüm yapılmıştır.

Ortaya çıkan sonuç nettir: Değişim gerçekleşmemiştir. Daha da ötesi, değişim iddiası yeni bir çelişki üretmiştir. Çünkü yeni yönetim, eski refleksleri aşmak bir yana, onları daha hızlı, daha sert ve daha kontrolsüz biçimde yeniden üretmektedir.

Bu noktada ortaya çıkan tabloyu anlamak için tek tek olaylara değil, tekrar eden örüntüye bakmak gerekir. Kuşadası, Marmaris, Uşak… Farklı şehirler, farklı aktörler, ama aynı içerik, aynı savunma dili, aynı refleks.

Siyasette tekrar tesadüf değildir.
Tekrar, karakterdir.

Eğer benzer krizler farklı zamanlarda ve farklı yerlerde aynı şekilde ortaya çıkıyorsa, bu artık “istisna” değildir. Bu bir yapıdır. Ve bu yapı, artık bireysel hataların ötesinde kurumsal bir soruna işaret eder.

Ancak asıl kırılma noktası burada bile değildir.

Asıl kırılma, bu olaylara verilen tepkidedir.

Bugün CHP’nin verdiği tepki, neredeyse mekanik bir biçimde tekrar eden bir savunma refleksine dönüşmüştür: Daha olayın ne olduğu netleşmeden sahiplenme, eleştiriye kapalı bir hizalanma ve tek tip açıklamalarla kurulan bir “kolektif savunma duvarı”. Bu refleks, siyaset açısından sadece hatalı değil, aynı zamanda tehlikelidir. Çünkü bu noktada siyaset, ilke üretme kapasitesini kaybeder ve yerini aidiyet ilişkilerine bırakır.

“Bizden olanı savunma” refleksi, siyasetin en ilkel formudur. Modern siyaset, tam da bu refleksi aşmak üzerine kuruludur. Ancak bugün CHP’de ortaya çıkan tablo, bu ilkel refleksin yeniden merkezileştiğini göstermektedir.

Bu noktadan sonra artık şu sorular anlamını yitirir:

Bu doğru mu?
Bu yanlış mı?

Onların yerini tek bir soru alır:

Bu bizden mi?

İşte bu, bir siyasi hareketin çözülmeye başladığı andır.

Türkiye’de siyasetin en kolay kaçış yolu bellidir: Her şeyi dışsal faktörlerle açıklamak. “Saldırı altındayız” söylemi de bu kaçışın en klasik örneğidir. Elbette Türkiye’de yargı tartışmalıdır, siyasi müdahaleler gerçektir ve güç ilişkileri siyasetin doğasını belirler. Ancak tam da bu nedenle, muhalefetin en büyük sorumluluğu iç denetimi kaybetmemektir.

Bugün CHP’nin yapamadığı şey budur.

Her şeyi dışarıyla açıklayan bir yapı, bir süre sonra içeride olup biteni göremez. Görmeyen bir yapı ise kendini düzeltemez. Ve kendini düzeltemeyen bir siyasi hareket, rakipleri tarafından değil, kendi iç çelişkileri tarafından yıkılır.

Bugün gelinen nokta tam olarak budur.

Çünkü artık mesele tek tek olaylar değildir.
Mesele, o olaylara verilen tepkinin standart hale gelmesidir.

Ve bu standart, bir siyasi partinin karakterini ele verir.

KRİZLER, YOLSUZLUK İDDİALARI VE YENİ YÖNETİMİN DOĞRUDAN SORUMLULUĞU

Teorik tartışmayı bir kenara bırakalım ve somut olana bakalım. Çünkü siyaset, eninde sonunda teoriyle değil, gerçek olaylarla sınanır.

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin karşı karşıya olduğu tablo, artık inkâr edilemeyecek kadar açıktır: farklı şehirlerde ortaya çıkan, benzer içerik taşıyan ve giderek yoğunlaşan yolsuzluk iddiaları, etik krizler ve kurumsal itibar aşınması.

Kuşadası, Marmaris, Uşak…

Bunları hâlâ birbirinden bağımsız olaylar gibi okumaya çalışmak, ya bilinçli bir manipülasyondur ya da siyasal aklın iflasıdır. Çünkü burada mesele tek tek dosyalar değil, bu dosyaların yarattığı bütünlüklü tablodur.

Özellikle Uşak örneği, bu tablonun en çıplak halidir.

Ortaya atılan iddialar sıradan değil:

  • Kamu kaynaklarının kişisel çıkar için kullanılması,
  • İhaleye fesat karıştırma,
  • Belediye imkanlarının özel ilişkiler ağına dönüştürülmesi,
  • Mal varlığını gizleme girişimleri…

Bunlar Türkiye siyasetinin yıllardır eleştirilen klasik hastalıklarıdır. Ve CHP’nin varlık iddiası tam da bu hastalıklarla mücadele etmek üzerine kuruluydu.

Ama bugün ne oluyor?

Bu iddialar karşısında ortaya çıkan refleks, beklenenin tam tersidir. Soruşturmanın şeffaf biçimde yürütülmesini talep etmek, kurumsal mesafe koymak ya da “bekleyelim, görelim” demek yerine, doğrudan sahiplenme refleksi devreye giriyor. Belediye önünde “demokrasi nöbeti” tutuluyor, sanki ortada tartışılması gereken bir durum yokmuş gibi kolektif bir savunma dili kuruluyor.

Bu, siyaset değildir.

Bu, refleksif bir korunma içgüdüsüdür.

Ve bu içgüdü, CHP’yi diğerlerinden ayıran çizgiyi ortadan kaldırır.

Daha da önemlisi, bu noktada artık sorumluluk bireysel değildir.

Bu noktadan sonra sorumluluk doğrudan yönetimdedir.

Çünkü bir siyasi partide krizlerin nasıl yönetileceğini belirleyen şey, liderliktir. Liderlik, sadece iyi günlerde konuşmak değil, kötü günlerde sınır çizebilmektir. Kim savunulacak, kimden mesafe konulacak, hangi durumda susulacak, hangi durumda açık tavır alınacak—bunların hepsi liderlik meselesidir.

Ve bugün bu liderlik açıkça yoktur.

Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu “belediye başkanlarının hatası” olarak okumak, gerçeği bilinçli olarak çarpıtmaktır. Çünkü bu tabloyu mümkün kılan şey, yukarıdan aşağıya doğru yayılan siyasal iklimdir.

Bu iklimin merkezinde ise iki isim vardır:

Ekrem İmamoğlu
Özgür Özel

Biri bu sürecin siyasi yönünü belirleyen iradedir.
Diğeri bu iradeyi kurumsallaştıran ve uygulayan figürdür.

Dolayısıyla bugün ortaya çıkan her kriz, her çelişki ve her savunma refleksi doğrudan bu yönetim anlayışının ürünüdür.

Bu noktada “saldırı altındayız” söylemi devreye sokuluyor.

Peki gerçekten öyle mi?

Bir ülkede yargının siyasallaşmış olması ihtimali, her iddiayı otomatik olarak geçersiz mi kılar? Her dosya “operasyon” mudur? Her eleştiri “saldırı” mıdır?

Eğer öyleyse, o zaman siyaset tamamen anlamsız hale gelir. Çünkü hiçbir şey tartışılamaz, hiçbir şey sorgulanamaz.

Ama gerçek şu ki, bu söylem bir savunma değil, bir kaçıştır.

Çünkü dış baskı ihtimali, iç sorumluluğu ortadan kaldırmaz.

Tam tersine, daha fazla sorumluluk yükler.

Bugün CHP’nin yapmadığı şey tam olarak budur: sorumluluk almak.

Bu sorumsuzluk sadece Uşak’la sınırlı değildir. Benzer biçimde, Tanju Özcan örneğinde görülen siyasal üslup da aynı sorunun başka bir yüzüdür. Popülizm, sertlik ve kontrolsüz çıkışlar üzerinden kurulan bu siyaset tarzı, kısa vadede alkış alabilir ama uzun vadede kurumsal ciddiyeti aşındırır.

CHP gibi tarihsel iddiası olan bir partinin, bu tür bireysel çıkışlar üzerinden tanımlanır hale gelmesi, doğrudan bir kalite düşüşüdür.

Ama asıl mesele şu:

Bütün bu örnekler tek tek sorunlar değil, aynı zihniyetin farklı tezahürleridir.

Ve bu zihniyetin adı nettir:

İlke değil aidiyet.

Sorgulama değil savunma.

Mesafe değil sahiplenme.

İşte bu nedenle bugün yaşananlar bir kriz değil, bir yönelimdir.

Ve bu yönelimin siyasi sorumluluğu da tartışmasızdır.

Artık bu tabloyu geçmişe yüklemek mümkün değildir.
Artık “eski yönetimden kaldı” demek mümkün değildir.

Çünkü yönetim değişti.

Ama sorunlar bitmedi.

Aksine, daha görünür hale geldi.

Bu da bize tek bir gerçeği gösterir:

Sorun kişiler değil, yönetim anlayışıdır.

KAYBOLAN DENGE, KILIÇDAROĞLU GERÇEĞİ VE KAÇINILMAZ SON

Bir siyasi hareketin gerçek değeri, çoğu zaman o hareket ortadan kalktığında ya da değiştiğinde anlaşılır. Çünkü bazı liderlik biçimleri, varlıkları sırasında değil, yokluklarıyla kendilerini gösterir.

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan tam olarak budur.

Kemal Kılıçdaroğlu dönemi, yıllarca eleştirildi. Yavaş olmakla, fazla temkinli davranmakla, krizleri yeterince sert yönetememekle suçlandı. Ancak bugün ortaya çıkan tablo, o dönemin asıl değerini çok daha net biçimde ortaya koymaktadır: Denge.

Kılıçdaroğlu’nun liderliği, hızlı ve sert refleksler üretmeyen ama partiyi kontrolsüz savrulmalardan koruyan bir denge siyasetine dayanıyordu. Bu denge, çoğu zaman görünmezdi; çünkü krizleri büyümeden absorbe ediyor, tartışmaları ani patlamalara dönüşmeden sönümlendiriyordu.

Bugün o denge yok.

Bugün CHP’de krizler yönetilmiyor, krizler büyüyor.
Sorunlar çözülmüyor, sorunlar üst üste biniyor.
Ve en önemlisi, hatalar düzeltilmiyor, savunuluyor.

İşte asıl fark burada.

Eğer bugün CHP’nin başında Kemal Kılıçdaroğlu olsaydı, bu krizlerin bu ölçekte ve bu hızda yaşanması büyük ölçüde engellenirdi. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun siyaset tarzı, refleksif sahiplenmeye değil, kontrollü mesafeye dayanıyordu. Her olayda hemen saf tutmak yerine, süreci soğutmayı, kurumu korumayı ve bireyi gerektiğinde geri çekmeyi bilen bir liderlik anlayışı vardı.

Bugün ise tam tersi bir tabloyla karşı karşıyayız.

Yeni yönetim, yani Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel ekseninde şekillenen yapı, siyaseti denge üzerinden değil, hız ve refleks üzerinden kurmaktadır. Bu ise kısa vadede “dinamik” gibi görünse de uzun vadede kontrol kaybı üretir.

Ve bugün yaşanan tam olarak budur:

Kontrol kaybı.

Zihniyet değişmiştir.
Ama olması gereken yönde değil.

Refleksler değişmiştir.
Ama ilkeye değil, konfora doğru.

Çünkü bugün CHP’de hâkim olan şey siyasal rekabet değil, siyasal konfor alanıdır. Kimse risk almak istemiyor. Kimse farklı bir şey söylemek istemiyor. Kimse “yanlış” deme cesareti göstermiyor.

Bunun yerine ne var?

Hizalanma var.
Tek tip açıklamalar var.
Ve en önemlisi, sessiz bir sadakat yarışı var.

Bu, bir siyasi partinin en tehlikeli halidir.

Çünkü bu noktada artık düşünce yoktur.
Sadece pozisyon vardır.

Ve pozisyon siyaseti, eninde sonunda çürümeyi getirir.

Bugün CHP’de yaşanan şey tam olarak budur:

Yozlaşma.

Bu kelime ağırdır ama gerçektir. Çünkü yozlaşma büyük skandallarla başlamaz. Küçük çelişkilerin normalleşmesiyle başlar. Önce savunulur, sonra alışılır, sonra sorgulanmaz hale gelir.

Bugün gelinen nokta, bu sürecin tamamlandığını göstermektedir.

Artık mesele tek tek olaylar değildir.
Mesele, o olaylara verilen tepkinin standart hale gelmesidir.

Ve bu standart nettir:

Mesafe yok.
Sorgulama yok.
Farklı ses yok.

Bunun yerine:

Kopya açıklamalar,
merkezi hizalanma,
ve koşulsuz sahiplenme vardır.

Bu, değişim değildir.
Bu, geriye gidiştir.

Ve bu geriye gidişin sorumluluğu açıktır.

Bugünkü CHP’nin yönünü belirleyen Ekrem İmamoğlu ve bu yönü kurumsallaştıran Özgür Özel, ortaya çıkan tablonun doğrudan sahibidir.

Artık bu tabloyu geçmişe yüklemek mümkün değildir.
Artık “eski yönetimden kaldı” demek mümkün değildir.

Çünkü değişimi siz istediniz.
Yetkiyi siz aldınız.
Kararları siz veriyorsunuz.

O halde sonuç da size aittir.

Ve siyaset eninde sonunda şunu yapar:

Yanlış yönde değişenleri,
rakipleriyle değil,
kendi yarattıkları düzenin içinde yıkar.

İşte bugün yaşanan tam olarak budur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI