HALKWEBYazarlarGelene Kapı Açık, Gidene Yol mu?

Gelene Kapı Açık, Gidene Yol mu?

Hoşgörü, sadece dışarıdan gelen için mi geçerli? Sadakat, içeride kalanın kaderi midir?

0:00 0:00

Siyasette bazı sözler vardır ki kulağa hoş gelir, geleneği çağrıştırır, toplumsal hafızaya hitap eder. “Gelene gelme denmez” de bunlardan biridir. Hoşgörü, kapsayıcılık ve davet… Hepsi bu cümlenin içinde saklıdır. Güzel, anlamlı, hatta gerekli.

Fakat mesele yalnızca geleni karşılamaksa, gidenle ne yapılacağı da en az o kadar önemlidir.

Bugün gelinen noktada ilginç bir tabloyla karşı karşıyayız: Kapılar ardına kadar açık tutuluyor, “Ne olursan ol yine gel” anlayışı yüksek sesle dillendiriliyor; fakat aynı anda yıllarını, hatta ömrünü bu yapıya adamış insanlar bir kalemde silinip atılabiliyor. İhraçlar, uzaklaştırmalar, sessiz tasfiyeler…

Burada ciddi bir çelişki yok mu?

Hoşgörü, sadece dışarıdan gelen için mi geçerli?
Sadakat, içeride kalanın kaderi midir?

Bir kurumu ayakta tutan şey sadece yeni katılanlar değildir. Asıl omurgayı, yıllar içinde o yapıyı taşıyan, yükünü çeken, bedel ödeyen insanlar oluşturur. Eğer o omurga zayıflatılırsa, dışarıdan gelen takviyeler ancak geçici bir pansuman görevi görür.

Durum tam da buna benziyor.

Bir ecza dolabını düşünün… İçine yeni bir sargı bezi koyuyorsunuz ama şırıngaları, tentürdiyotları, bandajları çöpe atıyorsunuz. Yani tedavinin asli unsurlarını yok edip, sadece yüzeysel bir çözümle yetiniyorsunuz. Bu bir strateji değil, olsa olsa bir yanılsamadır.

Siyaset de böyledir.
Gelen birse, gidenin kaç kişi olduğu daha önemlidir.

Eğer bir yapı sürekli kan kaybediyorsa, dışarıdan verilen desteklerle ayakta kalamaz. Serum takmak çözüm değildir; önce kanamanın nedenini bulup durdurmak gerekir. Aksi hâlde yapılan her müdahale, sadece süreci uzatır ama sonucu değiştirmez.

Peki burada sorun nerede?

Sorun, matematiğin inkâr edilmesinde.

Siyaset, duygular kadar sayılarla da ilgilidir. Gelen-giden dengesi, üye artışı, teşkilatın diri kalması… Bunların hepsi somut verilerle ölçülür. Eğer “gelen bir, giden bin” ise, burada bir başarı hikâyesi değil, açık bir erime vardır.

Bunu bir ticari işletmeye benzetelim.

Eğer kendi dükkânınızda müşteri kazanamıyor, mevcut müşterileri de kaybediyorsanız; üstüne üstlük bunu görmezden geliyorsanız, iflas kaçınılmazdır. Büyük bir zincir market olmanız, hatalarınızı bir süre gizleyebilir ama ortadan kaldırmaz. Bir noktadan sonra raflar boşalır, kasa susar ve tabelanın büyüklüğü kimseyi kurtarmaz.

Siyasette de durum farklı değil.

Tarihsel birikimi olan, köklü bir geçmişe sahip bir yapı; eğer büyüyemiyor, hatta mevcut kitlesini koruyamıyorsa, burada ciddi bir yönetim sorunu var demektir. Hele ki daha genç, daha yeni rakipler hızla büyürken, bu gerileme daha da dikkat çekici hâle gelir.

Bir başka mesele de yön duygusunun kaybıdır.

Eskiden Mehter için söylenen “iki ileri bir geri” metaforu, aslında ilerlemeyi anlatır. Geri adım, ileriye hazırlıktır. Fakat bugün gelinen noktada tablo tersine dönmüş gibi: iki geri, bir ileri…

Bu şekilde yol alınmaz.
Bu şekilde mesafe kat edilmez.

Zaman geçer, enerji harcanır, ama varılan yer değişmez.

Oysa büyüklerimiz ne demiş: “Zararın neresinden dönülürse kârdır.”
Burada ise zarar görülmesine rağmen ısrarla aynı yolda yürünmeye devam ediliyor.

Neden?

Bu sorunun cevabı verilmeden hiçbir şey değişmez.

Siyaset, inat kaldırmaz. Hele ki seçmen davranışının bu kadar hızlı değiştiği bir dönemde, yanlışta ısrar etmek, sadece mevcut tabanı daraltır. Rakipler yeni alanlar açarken, sizin elinizdeki alanı küçültmeniz strateji değil, geri çekilmedir.

Ve belki de en kritik soru şudur:

İnsanları küstürerek, dışlayarak, göndererek hangi desteği büyütebilirsiniz?

Dünün rakibiyle kurulan ilişkiler, bugünün dengelerini değiştirebilir; bu siyasetin doğasında var. Ancak kendi içindeki insanları kaybeden bir yapının, dışarıda güven inşa etmesi zordur. Çünkü güven, önce içeride başlar.

Bugün gelinen noktada tablo; yer yer komik, çoğu zaman dramatik, hatta bazı yönleriyle trajiktir.

Ama hâlâ geç değil.

Yol yakınken dönmek mümkündür.
Yeter ki hatanın farkına varılsın.
Yeter ki mesele kişiler değil, ilke ve akıl meselesi olarak görülsün.

Aksi hâlde…

Kapılar açık kalsa da, içeri girecek kimse kalmayabilir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI