Türkiye’de sendikacılığın tarihini anlamak için önce bir yanılsamayı dağıtmak gerekir: Bu ülkede sendikalar, Batı Avrupa’daki gibi aşağıdan gelen uzun bir sınıf mücadelesinin organik ürünü olarak doğmadı. Türkiye’de sendikacılık, devlet merkezli modernleşmenin kontrollü çerçevesi içinde gelişti.
Osmanlı’nın son dönemindeki grev dalgaları (1908 sonrası liman, tütün ve demiryolu grevleri) önemli olmakla birlikte süreklilik üretemedi. Cumhuriyet’in erken döneminde ise sanayileşme büyük ölçüde devlet eliyle yürütüldü. İşçi sınıfı özel sermayeye karşı değil, çoğu zaman devlet işletmelerinde ortaya çıktı. Bu, sınıf bilincinin gelişimini baştan şekillendiren bir faktördü.
1947 Sendikalar Kanunu işçilere sendika kurma hakkı tanıdı, ancak grev hakkını tanımadı. Bu kritik bir ayrıntıdır. Devlet, örgütlenmeyi kabul etti ama çatışmayı değil. İşçi temsil edilebilir ama üretimi durduramazdı. Bu durum sendikacılığın doğasına yerleştirilen ilk yapısal sınırdı.
1961 Anayasası ile grev ve toplu sözleşme hakkı tanındı. 1963’te yürürlüğe giren yasalarla birlikte işçi sınıfı tarihsel olarak en güçlü hukuki zemine kavuştu. 1960’ların sonunda yaklaşık 2 milyon sigortalı işçi vardı ve sendikalı oranı %40’lara yaklaşmıştı. Bugünkü %14–15 oranıyla kıyaslandığında bu dramatik bir farktır.
Ancak burada önemli bir nokta var: Hukuki genişleme, tam anlamıyla özerk bir sınıf siyaseti üretmedi. Sendikalar siyasal partilerle güçlü bağlar kurdu. Devletle mesafe hiçbir zaman tam anlamıyla inşa edilmedi. Bu durum 1970’lerde hem gücü hem kırılganlığı aynı anda taşıyan bir sendikal kültür yarattı.
1970 15–16 Haziran direnişi, işçi sınıfının kolektif gücünün en açık ifadesiydi. 1977 1 Mayıs’ında Taksim’de yaşanan katliam, bu gücün devletle çatışma noktasını gösterdi. 1970’lerin sonunda resmi üye sayıları 5 milyonlara yaklaşıyordu; akademik çalışmalar gerçek etkin üyeliğin 1,5–2 milyon bandında olduğunu gösterse de sendikalaşma oranı yüksekti.
Bu dönem sendikal hareketin zirvesiydi. Ama aynı zamanda bağımsız sınıf hattının kurumsallaşamamış olmasının da dönemiydi.
12 Eylül 1980 askeri darbesi geldiğinde yalnızca sendikalar kapatılmadı; sınıfın kolektif hafızası da kesintiye uğratıldı. 1982 Anayasası ve 1983 yasaları yetki barajları, grev sınırlamaları ve bürokratik engeller getirdi.
Bu noktadan sonra sendikacılık savunma pozisyonuna geçti.
Burada ilk büyük tespit şudur:
Türkiye’de sendikacılık hiçbir zaman tam özerk bir sınıf hareketi olarak kökleşemedi. Devletle ve siyasal sistemle kurduğu geçirgen ilişki, gücünü büyütürken kırılganlığını da büyüttü.
Bugünkü yapısal zayıflamanın ilk kökü burada yatıyor.
NEOLİBERAL RESTORASYON: ÖZELLEŞTİRME, TAŞERONLAŞMA VE SENDİKAL GÜCÜN SİSTEMATİK AŞINDIRILMASI
12 Eylül 1980 darbesi sendikal hareketi siyasal olarak bastırdı. Ancak sendikacılığı asıl zayıflatan şey askeri yasaklar değil, ardından kurulan neoliberal ekonomik düzendir. Çünkü baskı geçici olabilir; ama üretim rejiminin dönüşümü kalıcıdır.
1980’lerin ortasından itibaren Türkiye’de uygulanan neoliberal politikalar üç temel eksende sendikal gücü aşındırdı:
- Özelleştirme
- Taşeronlaşma
- Esnek ve güvencesiz istihdam modeli
Bu üçlü, sendikal hareketin tarihsel zeminini ortadan kaldırdı.
Özelleştirme: Sendikal Kalelerin Dağıtılması
1986 sonrası hızlanan ve 2000’li yıllarda zirveye çıkan özelleştirme süreci yalnızca ekonomik bir tercih değildi; aynı zamanda sınıfsal bir yeniden yapılanmaydı.
2002–2020 arasında Türkiye’de özelleştirme gelirleri 60 milyar doların üzerine çıktı. TEKEL, TÜPRAŞ, PETKİM, TELEKOM, limanlar, şeker fabrikaları, SEKA, enerji dağıtım şirketleri ve daha birçok kamu işletmesi el değiştirdi.
Bu işletmelerin ortak özelliği neydi?
Yüksek sendikalaşma oranı.
Kamu işletmelerinde sendikalaşma oranı %70–80 bandındaydı. Toplu sözleşme kapsamı güçlüydü. İş güvencesi yüksekti.
Özelleştirme sonrası ne oldu?
- Kadrolu işçi sayısı azaldı.
- Taşeron zincirleri kuruldu.
- Parçalı istihdam yapısı oluştu.
- Sendikal sözleşme kapsamı daraldı.
Bu süreç sendikalı işçi oranını dramatik biçimde düşürdü.
1980’lerde sendikalaşma oranı %40’lara yaklaşırken, bugün %14–15 seviyesinde.
Bu düşüş doğal değil, yapısal bir tercihin sonucudur.
Taşeronlaşma: Parçalanmış Emek, Zayıflatılmış Pazarlık
Taşeron sistemi Türkiye’de 1990’larda yaygınlaştı, 2000’lerde norm haline geldi.
Taşeronlaşmanın sendikal etkisi nettir:
- İşçi ana işveren kadrosunda değildir.
- Sözleşmesi kısadır.
- İşten çıkarma kolaydır.
- İş yeri örgütlenme eşiği bölünür.
Bir işletmede 1.000 işçi varsa ve 600’ü taşeron ise, örgütlenme gücü fiilen parçalanmıştır.
Taşeron işçi sendikaya üye olduğunda ilk risk altındaki kişidir.
Bu korku bireysel değil, sistemiktir.
Hizmet Sektörü: Yeni Emek Alanı, Eski Sendika Modeli
Türkiye ekonomisi 1990’lardan itibaren sanayi ağırlıklı yapıdan hizmet ağırlıklı yapıya evrildi.
Bugün:
- Perakende
- Lojistik
- Depo
- Çağrı merkezleri
- AVM çalışanları
- Platform ekonomisi
toplam istihdam içinde ciddi paya sahiptir.
Ancak bu sektörlerde sendikalaşma oranı son derece düşüktür.
Neden?
Çünkü bu sektörler:
- Yüksek işçi sirkülasyonu içerir.
- Esnek sözleşmelerle çalışır.
- Performans baskısı altındadır.
- Sendika karşıtı refleksleri güçlüdür.
Klasik sanayi sendikacılığı modeli bu yeni emek rejimine uyum sağlayamadı.
Grev Erteleme ve Fiili Yasak Mekanizması
Neoliberal dönemin en kritik araçlarından biri grev erteleme mekanizmasının sistematik kullanımıdır.
Metal, cam, petrokimya, banka gibi stratejik sektörlerde birçok grev “milli güvenlik” veya “ekonomik istikrar” gerekçesiyle ertelendi.
Erteleme teknik olarak 60 gündür. Ancak 60 gün sonunda süreç Yüksek Hakem Kurulu’na gider ve grev fiilen sona erer.
Bu mekanizma şu mesajı verir:
“Üretim zinciri risk altına girdiğinde devlet devreye girer.”
Bu, pazarlık gücünü asimetrik hale getirir.
Reel Ücretlerin Gerilemesi
Türkiye’de son 10–15 yılda ücretlerin milli gelir içindeki payı düşüş göstermiştir.
Özellikle 2016 sonrası dönemde:
- Enflasyon yükselmiş,
- Reel ücret artışı sınırlı kalmış,
- Kar payları göreli olarak artmıştır.
Sendikalaşma oranı düşük olan ekonomilerde ücret payı düşer.
Bu bir ideolojik tez değil; ekonomi politiğin temel gözlemidir.
Neoliberal dönüşüm sendikacılığı ortadan kaldırmadı.
Ama onu etkisizleştirdi.
Sendika var.
Toplu sözleşme var.
Grev hakkı var.
Ama fiili güç sınırlı.
Bu, sistematik bir yeniden yapılanmadır.
YENİ EMEK ALANLARINDA DİRENİŞ: MİGROS DEPO İŞÇİLERİ, DGD-SEN VE LOJİSTİK KAPİTALİZMİN ÇATLAKLARI
Neoliberal dönüşüm yalnızca eski sanayi kalelerini dağıtmadı; aynı zamanda yeni bir emek haritası yarattı. Bugün Türkiye’de üretimin kalbi çoğu zaman fabrikada değil, depoda atıyor. Tedarik zincirleri, e-ticaret platformları, lojistik merkezleri ve dağıtım ağları, modern kapitalizmin sinir sistemi haline gelmiş durumda. Ve bu alanlarda çalışan yüz binlerce işçi, klasik sendikal modelin dışında kalmış durumda.
Ama burada bir yanılgıyı düzeltmek gerekir: Örgütsüzlük, itirazın olmadığı anlamına gelmez.
Migros Depo İşçileri: Perakendenin Görünmeyen Yüzü
2022’de İstanbul Esenyurt’taki Migros deposunda çalışan işçilerin başlattığı direniş, yeni dönemin emek gerilimini görünür kıldı. İşçilerin temel talebi, yüksek enflasyon karşısında ücret artışlarının yetersiz kalmasına itirazdı.
O dönem resmi enflasyon %36 civarındaydı; gıda enflasyonu daha yüksekti. Depo işçilerine önerilen zam oranı ise bu artışı telafi etmiyordu. İşçiler eyleme geçti. Sonuç?
- İşten çıkarmalar
- Gözaltılar
- Polis müdahalesi
- Güvenlik bariyerleri
Burada mesele yalnızca ücret pazarlığı değildi. Mesele, lojistik sektörünün “stratejik” konumuydu. Çünkü depo, modern kapitalizmin üretim hattıdır. Depo durursa raflar boşalır. Raflar boşalırsa marka zarar görür.
Bu nedenle bu sektörlerde sendikal hareketlere karşı refleks daha serttir.
DGD-SEN ve Alternatif Örgütlenme Denemesi
Dağıtım, depo ve lojistik işçileri arasında örgütlenmeye çalışan DGD-SEN gibi yapılar, klasik konfederasyon modelinin dışında bir arayışı temsil ediyor. Bu sendikalar genellikle:
- Kuryeler
- Depo çalışanları
- Lojistik işçileri
- Esnek sözleşmeli emekçiler
arasında faaliyet yürütüyor.
Bu alanların ortak özelliği şudur:
- Yüksek işçi sirkülasyonu
- Kısa süreli sözleşmeler
- Taşeron zincirleri
- Sendika karşıtı işveren refleksi
Bu koşullarda örgütlenme, 1970’lerin metal fabrikasından çok daha zor.
Ama aynı zamanda sınıf gerilimi en yoğun alan da burası.
Lojistik Kapitalizmi: Yeni Fabrika
Türkiye’de perakende ve lojistik sektörü son 15 yılda katlanarak büyüdü. E-ticaret hacmi milyarlarca dolara ulaştı. Depo ve dağıtım işçileri yeni proletaryayı oluşturuyor.
Ancak sendikal koruma son derece sınırlı.
Burada iki kritik mesele var:
- Kimlik
Depo çalışanı kendini “işçi” olarak görmeyebilir. Kendini “operasyon personeli” ya da “uzman” olarak tanımlar. - Geçicilik
Ortalama işte kalma süresi düşüktür. “Zaten geçiciyim” psikolojisi örgütlenmeyi zorlaştırır.
Bu psikoloji rastlantısal değil; sistem tarafından üretilmiştir.
Devlet-Sermaye Ekseninde Güvenlik Refleksi
Lojistik ve dağıtım zinciri modern ekonominin hassas noktasıdır. Bu nedenle bu alanda ortaya çıkan her kolektif hareket, hızla “kamu düzeni” meselesi haline getirilebilir.
Bu durum, sendikal hareketin hukuki çerçevesi ile güvenlik mekanizmasının iç içe geçtiğini gösterir.
Yeni Kuşak, Yeni Dil
Genç işçiler klasik sendikal bürokrasiye mesafelidir. Onlar:
- Şeffaflık ister
- Dijital iletişim ister
- Hızlı sonuç ister
- Hiyerarşi istemez
Klasik model dönüşmezse, yeni örgütlenme biçimleri doğar.
Bugün Türkiye’de sendikacılık ölmedi.
Ama yeni emek alanlarında henüz kurumsallaşmadı.
Migros depo direnişi ve DGD-SEN gibi örnekler şunu gösteriyor:
Sınıf gerilimi canlıdır.
Ama örgüt kanalı zayıftır.
Bu alan, geleceğin kırılma potansiyelini taşır.
ANAYASAL HAKKIN SİSTEMATİK DARALTILMASI: GREV HAKKI MI, GREV ERTELEME REJİMİ Mİ?
Türkiye’de grev hakkı anayasal bir haktır. 1982 Anayasası’nın 54. maddesi açıkça grev hakkını tanır. Hukuki metne bakarsanız sorun yoktur. Fakat mesele metin değil, uygulamadır. Türkiye’de grev hakkı vardır ama stratejik sektörlerde fiilen sınırlıdır. İşte sendikacılığın kalbini zayıflatan nokta burasıdır.
Bir sendikanın gerçek gücü nedir?
Toplu sözleşme masasında grev tehdidi.
Eğer grev tehdidi inandırıcı değilse, pazarlık simetrik değildir.
Grev Erteleme Mekanizması: Teknik Araç, Siyasal Sonuç
Türkiye’de hükümet, “milli güvenlik” veya “genel sağlık” gerekçesiyle grevleri 60 gün süreyle erteleyebilir. Kağıt üzerinde bu bir “erteleme”dir. Pratikte ise çoğu zaman fiili yasaktır.
Çünkü:
- Grev ertelenir.
- 60 gün sonra uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulu’na gider.
- Hakem Kurulu bağlayıcı karar verir.
- Grev fiilen ortadan kalkar.
Bu mekanizma son 20 yılda birçok kez kullanılmıştır.
Metal, cam, banka ve petrokimya gibi sektörlerde grevlerin ertelenmesi, sendikal pazarlık gücünü zayıflatmıştır.
“Milli Güvenlik” Gerekçesi
Burada sorulması gereken temel soru şudur:
Bir işçinin ücret talebi milli güvenliği nasıl tehdit eder?
Grev erteleme kararlarının büyük bölümü ekonomik istikrar ve üretim zinciri gerekçesiyle alınmıştır. Bu da şunu gösterir:
Stratejik sektörlerde üretim sürekliliği, kolektif pazarlık hakkının önüne konmuştur.
Bu durum, sendikal gücü teknik olarak var ama stratejik olarak sınırlı hale getirir.
Grev Ertelemenin Psikolojisi
Bu mekanizma yalnızca hukuki bir sınırlama değildir; aynı zamanda psikolojik bir caydırıcılıktır.
İşçi tarafında şu algı oluşur:
“Nasıl olsa grev ertelenecek.”
İşveren tarafında şu algı oluşur:
“Devlet gerektiğinde devreye girer.”
Bu asimetri pazarlık masasında hissedilir.
Uluslararası Karşılaştırma
OECD ülkelerinde sendikalaşma oranı ortalama %15–20 civarındadır. Türkiye de benzer oranlara sahiptir. Ancak fark şudur:
Birçok Avrupa ülkesinde sektörel sözleşme sistemi vardır.
Grev hakkı fiilen uygulanabilir.
Hakem mekanizması istisnai kullanılır.
Türkiye’de ise:
- Yetki barajı yüksektir.
- Grev erteleme yaygındır.
- Taşeron zincirleri örgütlenmeyi zorlaştırır.
Dolayısıyla oran benzer olsa da güç benzer değildir.
Reel Ücret ve Grev İlişkisi
Son 10–15 yılda Türkiye’de reel ücret artışı sınırlı kalmıştır. Enflasyon özellikle 2021 sonrası dönemde ücretleri ciddi biçimde aşındırmıştır.
Grev tehdidinin zayıf olduğu bir ekonomide ücret payı düşer.
Bu yalnızca teorik bir önerme değildir; verilerle gözlemlenebilir bir eğilimdir.
Türkiye’de grev hakkı vardır ama stratejik alanlarda fiilen sınırlıdır.
Bu durum sendikayı:
- Pazarlık prosedürü yöneten bir kurum,
- Basın açıklaması yapan bir yapı,
- Sembol üreten bir organizasyon
haline getirme riskini taşır.
Oysa sendika üretimi durdurabilen bir güç olmalıdır.
Büyük Çelişki
Anayasal hak ile fiili uygulama arasındaki mesafe açıldıkça sendikal güven zayıflar.
Bu yalnızca işçinin değil, demokrasinin de sorunudur.
Çünkü grev hakkı ekonomik demokrasinin temel araçlarından biridir.
MEMUR SENDİKACILIĞI: YÜKSEK ÜYELİK ORANI, SINIRLI GREV HAKKI VE SİYASALLAŞMA DÜĞÜMÜ
Türkiye’de sendikacılık denildiğinde çoğu zaman özel sektör işçileri konuşulur. Oysa kamu çalışanları, nicelik olarak sendikal alanın en örgütlü kesimidir. Ancak burada büyük bir paradoks vardır: Üyelik oranı yüksek, ama pazarlık gücü sınırlıdır.
Bugün Türkiye’de yaklaşık 5 milyon civarında kamu çalışanı bulunmaktadır. Resmi verilere göre memur sendikalaşma oranı %60’ın üzerindedir. Bu oran özel sektörün dört katına yakındır.
Kağıt üzerinde tablo güçlüdür:
- Büyük konfederasyonlar
- Yüksek üyelik oranı
- Kurumsallaşmış toplu sözleşme süreci
Ancak burada kritik soru şudur:
Bu örgütlenme gerçek bir pazarlık gücü üretmekte midir?
Memur sendikalarının en temel yapısal sorunu şudur:
Grev hakları yoktur.
Toplu sözleşme süreci vardır. Ancak uyuşmazlık durumunda son söz hakem mekanizmasına gider. Bu durum kamu sendikacılığını işçi sendikacılığından ayırır.
Grev hakkı olmadan pazarlık masasında gerçek bir yaptırım gücü sınırlıdır.
Bu nedenle memur sendikacılığı niceliksel olarak güçlü görünse de stratejik olarak kısıtlıdır.
Enflasyon ve Kamu Maaşları
Son yıllarda kamu çalışanlarının maaşları yüksek enflasyon karşısında ciddi biçimde aşınmıştır.
2021 sonrası dönemde:
- Maaş artışları enflasyonun gerisinde kalmıştır.
- Seyyanen artışlar gündeme gelmiştir.
- Reel alım gücü düşmüştür.
Bu tablo, yüksek üyelik oranına rağmen pazarlık gücünün sınırlı olduğunu göstermektedir.
Siyasallaşma ve Aidiyet
Memur sendikacılığında ikinci temel mesele siyasallaşmadır.
Kamu çalışanlarının önemli bir kısmı sendika tercihini ideolojik ve siyasal aidiyet üzerinden yapmaktadır.
Bu durum şu sonuçları doğurur:
- Sınıfsal bilinç ikinci plana düşer.
- Sendika tercihi ekonomik değil kimlik temelli olur.
- Pazarlık süreci teknik değil siyasal atmosfer üzerinden şekillenir.
Bu yapı bağımsız sınıf hattını zayıflatır.
Kurumsal Konfor ve Eylem Kültürü
Grev hakkı olmadığı için memur sendikalarında kitlesel eylem kültürü zayıftır. Eylemler çoğunlukla basın açıklaması veya miting formatındadır.
Bu durum sendikayı bir müzakere kurumu haline getirir; mücadele kurumu değil.
Uzun süreli yöneticilik ve merkezileşmiş karar süreçleri de taban katılımını sınırlar.
Çelişki
Özel sektörde:
- Sendikalaşma düşük
- Grev hakkı var ama fiilen sınırlı
Kamuda:
- Sendikalaşma yüksek
- Grev hakkı yok
Her iki model de tam güç üretmiyor.
Bu durum sendikal alanın bütünsel zayıflamasına katkıda bulunuyor.
Memur sendikacılığı Türkiye’de niceliksel olarak güçlü ama yapısal olarak sınırlıdır.
Grev hakkı olmadan sendika eksiktir.
Siyasal aidiyet ağır bastığında sınıf kimliği zayıflar.
Bu nedenle kamu sendikacılığı da temsil krizi yaşamaktadır.
SENDİKA BÜROKRASİSİ, SARI SENDİKACILIK VE TEMSİL KRİZİ: İÇERİDEN ÇÖZÜLME
Şimdi daha rahatsız edici bir alana giriyoruz.
Türkiye’de sendikacılığın zayıflamasını yalnızca devlete, yalnızca neoliberal politikalara ya da yalnızca işveren baskısına bağlamak kolaydır. Ama eksiktir. Çünkü içeride de bir çözülme var: bürokratikleşme ve temsil krizi.
Eğer sendika tabanıyla bağını kaybederse, dış baskı olmasa bile zayıflar.
Bürokratikleşme: Mücadeleden Kuruma
Birçok sendikada yönetici kadrolar uzun yıllar boyunca değişmeden kalmaktadır. Genel başkanlık, genel sekreterlik ve merkez yönetim pozisyonları fiilen meslek haline gelmiştir.
Bu durum üç sonuç doğurur:
- Sendikacılık, geçici temsil değil kalıcı kariyer alanına dönüşür.
- Taban ile merkez arasındaki mesafe açılır.
- Karar süreçleri dar kadrolar tarafından alınır.
Bu yapı mücadele dinamizmini köreltir.
Sendika bir sınıf örgütü olmaktan çıkar, bir kurumsal aygıta dönüşür.
Sarı Sendikacılık: Sloganın Ötesi
“Sarı sendika” kavramı Türkiye’de çok kullanılır. Ama içini doldurmak gerekir.
Sarı sendikacılık şudur:
- İşverenle çatışmadan kaçınan,
- Grev tehdidini kullanmayan,
- Asgari artışı “büyük kazanım” olarak sunan,
- Tabanı karar sürecine dahil etmeyen yapı.
Bu her zaman açık işbirliği anlamına gelmez. Çoğu zaman uyumculuk biçiminde ortaya çıkar.
Eğer toplu sözleşme sonucu enflasyonun birkaç puan üzerindeyse ama reel alım gücü düşüyorsa, o sözleşme güçlü değildir.
Tabanın Güven Kaybı
En tehlikeli aşama şudur:
İşçi sendikayı kendinden görmemeye başlar.
Bu noktada:
- Üyelik formaliteye dönüşür.
- Katılım düşer.
- Aidat ödemek bir alışkanlık olur ama mücadele bilinci zayıflar.
Bu durum sendikanın görünür varlığını sürdürmesine engel olmaz; ama etkisini azaltır.
1 Mayıs ve Sembol Siyaseti
Alanlar dolabilir.
Mitingler yapılabilir.
Sloganlar atılabilir.
Ama ertesi gün işyerinde ücret artışı yoksa, çalışma saatleri düşmüyorsa, güvencesizlik sürüyorsa sembolizm sınırlı kalır.
Sendikanın gücü kürsüde değil, sözleşmede ölçülür.
Mali Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik
Birçok sendikada mali şeffaflık sınırlıdır. Aidatlar toplanır, merkez yönetir, raporlar dar çevrede kalır.
Yeni kuşak çalışanlar şeffaflık talep etmektedir.
Dijital çağda kapalı yapı sürdürülebilir değildir.
Türkiye’de sendikacılık dış baskı kadar iç durağanlıkla da zayıfladı.
Eğer sendika:
- Taban referandumu yapmıyorsa,
- Yöneticilere süre sınırı koymuyorsa,
- Mali şeffaflık sağlamıyorsa,
- Yeni sektörlere ulaşamıyorsa,
O sendika mücadele örgütü değil, idari yapıdır.
Bu eleştiri düşmanlık değil; dönüşüm çağrısıdır.
YENİ EMEK REJİMİ: PLATFORM ÇALIŞANLARI, BEYAZ YAKALI GÜVENCESİZLİK VE SINIF KİMLİĞİNİN EROZYONU
Türkiye’de sendikacılığın krizini yalnızca hukuki kısıtlarla ya da bürokratik sorunlarla açıklamak eksik kalır. Asıl büyük kırılma üretim ve emek rejiminin dönüşümünde yatıyor. 20. yüzyılın fabrika merkezli işçi sınıfı ile 21. yüzyılın dağınık, dijitalleşmiş ve güvencesiz emek kitlesi arasında yapısal bir fark var.
Ve sendikal model hâlâ büyük ölçüde eski rejime göre tasarlanmış durumda.
Platform Ekonomisi: İşçi Kimliğinin Bulanıklaştırılması
Son on yılda Türkiye’de platform ekonomisi hızla büyüdü.
- Yemek ve market dağıtım kuryeleri
- E-ticaret lojistik çalışanları
- Uygulama üzerinden çalışan sürücüler
- Freelance dijital emekçiler
Bu kesim sayıca artıyor. Ancak hukuki statüleri çoğu zaman gri alanda tutuluyor.
Temel strateji şu:
Çalışanı “işçi” değil, “partner” ya da “bağımsız çalışan” olarak tanımla.
Bu tanımın sonucu:
- Kıdem yok
- Sendikal hak yok
- İş güvencesi yok
- Sosyal güvence sınırlı
Bu model küresel kapitalizmin yeni normudur. Türkiye’de ise düzenleyici denetimin zayıflığı nedeniyle daha sert uygulanır.
Kuryeler: Yeni Fabrikanın İşçileri
Bugün Türkiye’de on binlerce kurye çalışıyor. Bu işçiler:
- Uzun saatler çalışıyor
- Prim sistemiyle performans baskısı altında
- Trafik ve iş kazası riski yüksek
- Gelir dalgalanması yaşıyor
Ama önemli bir kısmı kendini “işçi” olarak değil “bağımsız çalışan” olarak görüyor.
Kimlik ile maddi gerçek arasındaki bu çelişki sendikal örgütlenmenin önünde psikolojik bir bariyer oluşturuyor.
Ancak zam oranı düştüğünde, komisyon oranı arttığında ya da yakıt maliyeti yükseldiğinde kolektif tepki ortaya çıkıyor.
Bu da şunu gösteriyor: Sınıf gerilimi ortadan kalkmadı; biçim değiştirdi.
Beyaz Yakalıların Sessiz Güvencesizliği
Türkiye’de üniversite mezunu nüfus hızla arttı. Hizmet sektörü genişledi. Beyaz yakalı çalışan sayısı yükseldi.
Ancak:
- Reel ücret artışı sınırlı
- İş güvencesi zayıf
- Performans baskısı yüksek
- Sözleşmeli çalışma yaygın
Birçok beyaz yakalı kendini “orta sınıf” olarak tanımlamaya devam ediyor. Ama gelir seviyesi ve borçluluk düzeyi klasik işçi sınıfına yaklaşıyor.
Bu bilinç gecikmesi sendikal örgütlenmeyi zorlaştırıyor.
“Ben işçi değilim” algısı, kolektif eşiği yükseltiyor.
Geçicilik ve Sirkülasyon Rejimi
Yeni emek rejiminin en belirgin özelliği geçiciliktir.
- Ortalama işte kalma süresi kısa
- Sözleşmeler esnek
- İşten çıkarma kolay
Bu koşullarda işçi şunu düşünür:
“Zaten geçiciyim. Sendika için risk almaya değmez.”
Bu psikoloji tesadüfi değil; üretim modelinin sonucudur.
Kültürel Bireyselleşme ve Sınıfın Silinmesi
Son 30 yılda Türkiye’de bireysel başarı anlatısı güçlendi.
- Girişimcilik miti
- Kişisel kariyer vurgusu
- Rekabet kültürü
Bu kültürel atmosfer kolektif bilinci zayıflattı.
Ancak ekonomik gerçek değişmedi:
- Kira/gelir oranı arttı
- Borçluluk yükseldi
- Genç işsizlik yüksek
Maddi gerçek ile ideolojik anlatı arasındaki çelişki derinleşiyor.
Sendikaların Uyum Sorunu
Klasik sendikal yapı:
- Fabrika merkezli
- Uzun süreli istihdam varsayımına dayalı
- Hiyerarşik
Yeni emek rejimi:
- Dijital
- Dağınık
- Esnek
- Hızlı
Bu uyumsuzluk giderilmezse sendikal hareket yeni emek alanlarında kök salamaz.
Türkiye’de sendikacılığın krizi yalnızca siyasal değil; sosyolojik ve kültüreldir.
Sınıf kimliği çözülmüştür.
Emek yapısı parçalanmıştır.
Bilinç dağılmıştır.
Ama çelişki ortadan kalkmamıştır.
Emek-sermaye gerilimi sürmektedir.
Bu gerilim ya yeni örgütlenme formu üretir ya da uzun süreli apatiye yol açar.
TÜRKİYE’DE SENDİKACILIĞIN EŞİĞİ VE SERT GERÇEK: YAPISAL ZAYIFLAMA MI, YENİ SINIF HAREKETİNİN DOĞUMU MU?
Şimdi tabloyu bütün çıplaklığıyla koyalım.
Türkiye’de:
- 17 milyona yaklaşan kayıtlı işçi var.
- Sendikalı işçi sayısı yaklaşık 2,4 milyon.
- Oran %14–15.
- Özel sektörde oran çok daha düşük.
- Grevler erteleniyor.
- Kamu sendikalarında grev hakkı yok.
- Lojistik ve platform sektörleri büyük ölçüde örgütsüz.
- Sendika bürokrasisi güven kaybı yaşıyor.
- Reel ücretler uzun süredir baskı altında.
Bu tabloyu hafife almak, bilinçli bir inkâr olur.
Bu bir konjonktürel dalgalanma değil.
Bu, yapısal zayıflamadır.
Ama burada asıl mesele şudur:
Zayıflama kalıcı mı, yoksa yeni bir dönüşümün sancısı mı?
1. Emek Rejimi Sertleşti, Gelir Rejimi Bozuldu
Son on yılda Türkiye’de ücretlerin milli gelir içindeki payı dalgalanmalı ama genel olarak baskı altında seyretmiştir. Yüksek enflasyon dönemlerinde reel ücretler aşınmıştır. Asgari ücret artışları nominal olarak yüksek görünse de enflasyon karşısında hızla erimiştir.
Kira fiyatları artmış, hanehalkı borçluluğu yükselmiş, gençlerin konut ve gelecek beklentisi zayıflamıştır.
Bu tablo sendikaların zayıflığıyla doğrudan ilişkilidir.
Çünkü örgütsüz emek, pazarlık gücü zayıf emektir.
2. Sessiz Yoksullaşma mı, Toplumsal Kırılma mı?
Bugün Türkiye’de en tehlikeli senaryo ani bir patlama değil; uzun süreli sessiz aşınmadır.
Toplum:
- Daha uzun çalışıyor
- Daha az tasarruf edebiliyor
- Daha güvencesiz yaşıyor
Ama kolektif kanallar zayıf olduğu için tepki dağınık kalıyor.
Bu durum iki sonuç doğurur:
- Siyasal popülizmin güçlenmesi
- Toplumsal apati
Her ikisi de sendikal hareketin güçlenmesi anlamına gelmez.
3. Yeni Sınıf Hareketi Nereden Çıkabilir?
Eğer dönüşüm olacaksa üç alandan doğabilir:
- Lojistik ve kuryeler: hızlı ve görünür mobilizasyon
- Beyaz yakalılar: kültürel kırılma yaratabilecek potansiyel
- Sanayi: ekonomik etkisi yüksek sektör
Ama bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi için üç şart gerekir:
- Güven
- Şeffaflık
- Gerçek grev gücü
Bunlar olmadan örgütlenme kalıcı olmaz.
4. Reform mu, Basınç mı?
Türkiye gibi merkeziyetçi siyasal sistemlerde yukarıdan reform kolay gelmez. Aşağıdan basınç olmadan mevzuat değişmez.
Ama basınç örgütsüz olursa dağılır.
Bu nedenle dönüşüm ancak iki yönlü olur:
- Aşağıdan örgütlü talep
- Yukarıdan hukuki reform
Birinin yokluğu diğerini etkisizleştirir.
Türkiye’de sendikacılık krizi yalnızca sendikaların sorunu değildir. Bu, ekonomik demokrasinin krizidir.
Eğer emek milli gelirden daha az pay alıyorsa,
eğer grev hakkı fiilen sınırlıysa,
eğer yeni emek alanları örgütsüzse,
bu durum yalnızca ücret meselesi değildir.
Bu, güç meselesidir.
Ve güç boşluk kabul etmez.
Eğer sendikalar bu boşluğu dolduramazsa,
ya otoriter düzen güçlenir
ya da kontrolsüz toplumsal kırılmalar ortaya çıkar.
Türkiye’de sendikacılık zayıfladı.
Evet, yapısal olarak zayıfladı.
Ama emek-sermaye çelişkisi ortadan kalkmadı.
Bu çelişki ya örgütlü bir dönüşüm üretir
ya da uzun süreli sessiz yoksullaşmayı normalleştirir.
Bugün eşikteyiz.
Ya sendikalar kendini dönüştürecek:
- Dijitalleşecek
- Taban demokrasisini güçlendirecek
- Grev hakkı için mücadele edecek
- Yeni sektörlere açılacak
ya da tarihsel rolünü başka kolektif formlara bırakacak.
Sert gerçek şu:
Sınıf mücadelesi bitmez.
Sadece örgüt biçimi değişir.
Eğer örgüt değişmezse,
örgütsüzlük kalıcılaşır.
Ve örgütsüz emek, en pahalı bedeli öder.
